Şimdi bizzat kamu çalışanları mücadelesinin kendi fiili, meşru, militan ve kitlesel mücadelesinin, Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol ve Tahrir meydanlarına sığmayan emekçilerin öğrettiklerinin ışığında, sermayenin ve hükümetin “toplu sözleşme tezgahını” tanımama, teşhir etme ve gerçek toplu sözleşme masalarını sokağa kurma zamanıdır
AKP hükümeti 12 Eylül Referandumu ile başlattığı “kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı” yaygarasını, yandaş konfederasyon Memur-Sen’in de katkılarıyla 4688 Sayılı Yasa’da yaptığı uyum değişiklikleri ile tamamladı. Ülkenin her köklü sorununda devreye sokulan neoliberal “kırıntı demokrasisi” kamu çalışanları için de uygulama alanı bulabildi. Kamu çalışanlarına grev hakkını yasaklayan, güdümlü Memur-Sen’i tek inisiyatif sahibi yapan, toplu görüşmeden bile geri özellikler taşıyan sahte bir toplu sözleşme sürecini ciddi bir gelişmeymiş gibi sunulabildi.
Bugün, AKP’nin çizgisinin Kamu Çalışanları Hareketini bastırma, sisteme entegre etme ve TÜRK-İŞ benzeri bir yapıyla yedekleme stratejisinin devamı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sahte Toplu Sözleşme Yasasıyla, 1998 yılındaki ilk girişimin ardından, AKP 2001 yılında başlatılan kamu çalışanları hareketini bastırma ve sisteme yedekleme stratejisini, ustaca sonuçlandırmayı başarmıştır. Şimdi kamu çalışanları, işbirlikçi Memur-Sen’in sahte toplu sözleşme sürecindeki şovunu izlemektedir.
AKP’nin stratejisi net
AKP hükümetinin neoliberal politikaların aktif uygulayıcısı olarak stratejisi, başından itibaren netti ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve tüm emekçilerin güvencesizleştirilmesi amacını taşıyordu. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve sermayenin talanına açılması süreci, özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, kamu hizmetlerinin paralılaştırılması ve piyasa fiyatlarıyla eşitlenmesi, son olarak da kamu kurumlarının piyasacı bir anlayışla yapılandırılması politikalarıyla hayat buldu. Sermaye birikiminin vazgeçilmez aracı olan emeğin ucuzlatılması, güvencesizleştirme politikasına bağlıydı ve güvencesiz çalıştırmanın önündeki tüm engeller öncelikle özel sektörde sonra da kamuda teker teker ortadan kaldırıldı, kaldırılmaya devam ediyor.
90’lı yılların başından itibaren yoğunlukla uygulanan, halkı yoksullaştıran emekçileri köleleştiren bu saldırı stratejisi ile kamu çalışanları hareketinin tarihsel paralelliği bir avantaj olarak değerlendirilememiştir. Bizzat kendisi neoliberalizmin işçileştirme ve yoksullaştırma politikalarına karşı doğan kamu çalışanları hareketi, yoksullaştırılan halk kesimleri, güvencesizleştirilen emekçilerle bir türlü buluşturulamadı. Devletin kamu çalışanlarına profesyonelce müdahalesi olan 4688 Sayılı Yasa gereğince yürütülen toplu görüşme düzeneği KESK’i, “memur sendikasına” dönüştürdü.
Kamu çalışanları hareketi yeni bir kırılma noktasında
Gelinen noktada 20 yıllık kamu çalışanları hareketinin yeni bir kırılma noktasında olduğu tespitini yapmak kaçınılmazdır. Kamu çalışanları hareketi bir kez daha yol ayrımında bulunmaktadır. Hareketin zirve yaptığı andan itibaren egemenlerin yukarıda belirttiğimiz stratejiye bağlı olarak çeşitli müdahalelerine maruz kalan KESK’in neden bir karşı strateji oluşturamadığı ve devlet tarafından oluşturulan düzlemlere sıkıştırıldığı tartışılmak zorundadır. Sahte Toplu Sözleşme Yasasının yürürlüğe girdiği bugünlerde hiçbir şey olmamış gibi yeni duruma eskisi gibi uyum sağlayacak adımlar atmak, grevsiz bir Toplu Sözleşme Yasasına tabi hale gelmek, KESK’i daha büyük yenilgilerle karşı karşıya bırakacaktır. Dolayısıyla tartışma “Toplu sözleşmeye katılalım mı, katılmayalım mı?” ikilemine sıkıştırılamayacak kadar önemlidir.
KESK 4688 sayılı “Sahte Sendikalar Yasasındaki değişikliğe” karşı mücadeleyi yasanın meclis gündemine gelmesine indirgeyerek, 21 Aralık’ta sağlık örgütlerimizin yaptığı greve başka taleplerle eklemlenerek, ardından 28-29 Mart’ta Eğitim Sen’in 4+4+4 Eğitim Yasasına karşı gerçekleştirdiği grevin yanına 4688’e karşı talepleri yerleştirerek strateji yoksunu bir çizgiyle süreci yönetmeye çalıştı. Başarılı gibi görünen bu sürecin devamında Grevsiz Toplu Sözleşme Yasası TBMM’den geçerken “KESK izledi” dersek abartı olmaz kanaatindeyiz. Yaşanan, yeni bir yenilgiden başka bir şey değildi.
20 Aralık 1994’ü hatırlamak…
KESK açısından Aralık 1995 ve Temmuz 2001 tarihleri ne kadar önemliyse Nisan 2012 tarihi de en az o kadar önemlidir, önemli olmalıydı. Bu tarihler, Kamu Çalışanları Hareketinin yönelimini belirlemede ve devletin müdahaleleri karşısında nasıl bir strateji yaratılması gerektiği konularında önemli tarihi fırsatlar sunmuştur. Grevsiz sahte toplu sözleşmenin yürürlüğe girdiği, kamu çalışanlarının temsiliyetinin yandaş Memur-Sen’in eline geçtiği bugünlerden düne bakıldığında tarihi kırılmaları ifade eden bu tarihlerdeki kararlaşmaların ve yapılan tercihlerin yaşadığımız yenilgilerdeki payı ortadadır. Kamu çalışanları sendikal hareketinin ilk yıllarında başka tarihsel kırılma anlarına denk gelen tersi örnekler de mevcuttur. Devlet “memurun sendikası mı olur” diyerek kamu sendikalarını mühürlediğinde fiili ve kitlesel biçimlerde mühürlerin kırılarak sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinin sürdürülmesi, 20 Aralık 1994’teki geniş katılımlı bir grevle örgütlenen fiili toplusözleşme süreci farklı tarihsel kırılmalardır. Formel olarak bakıldığında kurumsallaşmanın çok daha geri olduğu o dönemlerde, en geniş kitle iradesi ekseninde yine hareketin önder kadrolarının aldığı kararlar ve yaptıkları tercihler belirleyici olmuştur.
Aralık 1995, Kamu Çalışanları Sendikalarının Konfederasyonlaştığı ve KESK’in kurulduğu tarihtir. Ve gerek 2001 gerekse 2012 yenilgilerinin temeli bu tarihte ortaya çıkmıştır. Kabına sığmayan, devlete kafa tutan, fiili, meşru, militan ve kitlesel olarak hareket eden ve tüm ezilenlerin sempatisini kazanan hareket, KESK’in kuruluş kongresinde iş kollarına ve 657 Sayılı Yasa sınırlarına çekilmiş, neoliberalizmin yıkıma uğratmaya başladığı, yoksullaştırdığı kitlelerle bağları kesilmiştir.
Sadece “devlet memurları”nı örgütlemek?
Oysa tüm işçi ve emekçiler güvencesizleştirilirken, taşeron ve farklı statülerde çalışma biçimleri yaygınlaştırılırken, işyerlerine olduğu kadar emekçilerin yaşam alanlarına da saldırılar artarken; eğitim, sağlık, ulaşım hakları gasp edilirken ve hizmeti üretenlerle tüketenlerin kaderleri ortaklaşırken sadece “Devlet Memurlarını” kapsayan bir örgütlenme stratejisinin yenileceği öngörülemeyecek kadar çetrefilli bir durum arz etmiyordu. Kaldı ki başta KESK’in kuruluş kongresi olmak üzere Devrimci Kamu Çalışanlarının uyarıları hep bu doğrultuda olmuştur.
2001 yılında çıkarılan 4688 Sayılı Yasa, özellikle 1990-1996 yılları arasında neoliberal yoksullaştırma ve işçileştirme programına karşı “Grevli ve Toplu Sözleşmeli Sendika” talebiyle örgütlenen, tüm ezilenler için umut olan ve bir “toplumsal hareket” olma özelliği taşıyan kamu çalışanları hareketinin düzeniçileştirilmesi operasyonudur. Sahte toplu sözleşme süreci ise kamu çalışanlarının temsiliyet sorunun egemenler lehine çözüldüğü ve kamu çalışanlarının büyük oranda yedeklendiği bir durum yaratmaktadır. Temmuz 2001 toplantısında yapılması gereken şey, Aralık 1995 toplantısında yapılan stratejik yanlışı düzeltmekti. Nisan 2012 toplantısında yapılması gereken de buydu.
Reddetmek yetmez, işlevsizleştirme hedeflenmeli
KESK bir kez daha yol ayrımında bulunmaktadır. Geçmişi aşan birleşik bir emek hareketi için KESK, toplu görüşme düzeneğinden bile geri; yandaş Memur-Sen’i tek inisiyatif sahibi yapan; imza ve itiraz yetkisini ona veren, grev hakkını yasaklayan, hükümet olarak AKP’nin siyasal sorumluluğunu ortadan kaldıran(!) (son karar verici Kamu Görevlileri Hakem Kurulu) sahte toplu sözleşme sürecini tanımadığını beyan etmeli, sahte toplu sözleşmeyi reddetmelidir. Reddetmekle kalmayıp işlevsiz hale getirmeyi hedef haline getirmeli ve bunun programını oluşturmak için adım atmalıdır.
Ekonomik ve sosyal hakların sermaye tarafından metalaştırılmasıyla yurttaşlar müşteriye dönüşürken bu durum ücret sendikacılığının da sonuna gelindiğinin ilanı anlamına geliyor. İşçi sınıfı hareketinin yeniden kurulduğu içinden geçtiğimiz günlerde yapılması gereken, kamu çalışanları hareketini, devletin hapsettiği, gerici ve ırkçı, güdümlü sendikaların kuşattığı alandan çıkararak özgürleştirmektir. Kendi belirlediği alanda ilerleyen, kendi mecrasında akan kamu çalışanları hareketi, özgür akan derelerle; gerici eğitimin çocuk işçiliğine ve çocuk gelinliğe ittiği öğrenci ve velileriyle; artık intihar aşamasına gelen ataması yapılmayan-ücretli öğretmenlerle; iş cinayetlerine kurban giden, sefalet ücretine, köleliğe mahkum edilen güvencesiz emekçilerle; sağlık-ulaşım-barınma hakları ellerinden alınanlarla buluşmak için fazla beklemeyecektir. Çünkü neoliberalizme karşı açığa çıkan itirazlar ve kitlesel tepkiler giderek yaygınlaşmakta, mağdurlar mücadelenin öznesi haline gelmektedir. Yönünü hak mücadelelerine çeviren sendikal hareket birleşik emek hareketinin zeminini kurabilecektir.
Topyekûn saldırı, mücadelenin zeminini de ortaklaştırıyor
Bugün neoliberal yoksullaştırma ve güvencesizleştirme programı kamu çalışanları ile diğer emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin taleplerini hiç olmadığı kadar ortaklaştırmaktadır. Kamu hizmetlerini üreten kamu çalışanları ile halk birlikte yoksullaştırılırken, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması okulları, hastaneleri ticarethane haline getirmiştir. Güvence ve insanca çalışma koşulları artık tüm emekçilerin özlemini duyduğu talepler haline gelmiştir. Sağlık Hakkı Meclisi, Eğitim Hakkı Meclisi gibi halkın öz savunma örgütleriyle bütünleşen bir çizgi sendikaları kendi ayrıcalıklı kitlesinin haklarını koruyan dar çıkar örgütü görünümünden çıkarıp toplumsallaşmasını sağlayacaktır. Kamu emekçileri hareketinin militanları halkın öğretmeni, halkın doktoru kimliğini taşıdığında emekçilerin kamusal alanı inşa edilmeye başlanacak ve sistemin işleyişine ciddi darbeler vuracaktır.
Bir kez daha greve hazırlanan KESK için bugün yapılması gereken, kontra ve işbirlikçi sendikalarla yan yana gelmek, geleneksel sendikal zemin üzerinden 4688’le uyumlulaşmak değil, halkın ve emekçilerin haklarına yönelik saldırılara “Halk Grevleri” ve “hak grevleri” ile cevap vermektir.
Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol, Tahrir gibi…
Şimdi hak mücadelelerini büyütme, halkın ve emekçilerin hak mücadeleleriyle bağ kurma zamanıdır. Şimdi HES karşıtı su ve çevre hakkı mücadeleleriyle; eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, enerji hakkı mücadeleleriyle, güvenceli iş mücadeleleriyle buluşma, yoksul halkla kucaklaşma zamanıdır. Şimdi bizzat kamu çalışanları mücadelesinin kendi fiili, meşru, militan ve kitlesel mücadelesinin, Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol ve Tahrir meydanlarına sığmayan emekçilerin öğrettiklerinin ışığında, sermayenin ve hükümetin “toplu sözleşme tezgahını” tanımama, teşhir etme ve gerçek toplu sözleşme masalarını sokağa kurma zamanıdır. Bu hiç de öyle afaki, ütopik ya da soyut bir şey değildir.
Neoliberal gericilik politikalarının her alanda yıkıcı sonuçlarının ortaya çıktığı ve başta 1 Mayıs olmak üzere emekçilerin AKP karşısında örgütlü ya da örgütsüz tepkilerinin büyüyerek kendisini ifade ettiği bugün, kamu çalışanları sendikal hareketini toplumsallaştırmak ve toplu sözleşme masalarını sokağa kurmak, bir gereklilik olmanın ötesinde olanaklıdır. Artık iki yılda bir yapılacak olan kamu çalışanlarının toplusözleşme süreci tıpkı asgari ücretin belirlenmesi gibi devletin toplumla yaptığı bir toplumsal sözleşmedir. Tıpkı asgari ücretin belirlenmesinde olduğu gibi kapalı kapılar arkasında ve bir ortaoyununa çevrilmek istenmektedir. Şimdi, hafızasında fiili mücadele tarihi çok daha taze olan kamu çalışanlarının bu oyunu bozma zamanıdır. Şimdi, tüm halkın hakları için halk grevi, hak grevi zamanıdır.
15 Mayıs 2012
15 Mayıs 2012 Salı
27 Aralık 2011 Salı
Geçmişi aşan bir yarın için, yeni bir strateji! -Devrimci Büro Emekçileri
AKP hükümetinin işçi ve emekçilere, Kürtlere, öğrencilere, aydınlara, gazetecilere, Halkın Hakları Mücadelesi yürütenlere karşı faşist baskı politikalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte, BES kongre süreçlerinin bu saldırılara karşı birlikte göğüs germe zeminlerinin artırılmasına hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz
Büro emekçileri, geçmiş sürecin değerlendirileceği, önümüzdeki iki yıllık mücadele programının tartışılacağı yeni bir kongre sürecinin öngününde bulunuyor. Yaşam alanlarımıza, işyerlerimize ve demokratik haklarımıza saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde yapılacak olması, Genel Kurul süreçlerini daha da anlamlı hale getirmektedir.
AKP hükümeti, kamunun neoliberal dönüşüm sürecini hız kesmeden devam ettirmektedir. Genel seçim öncesinde başlatılan KHK furyası, devletin yapılandırılmasında çığır açmış bulunmaktadır! Yarım kalan tüm işler hızla bitirilmektedir. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması son sürat devam etmektedir. Elektrik ve doğalgaza ait tüm özelleştirmeleri tamamlayan, ulaşımda belediye ile özel araç fiyatını eşitleyen AKP, yaptığı zamlarla halkı soymaktadır. Suyun piyasalaştırılması adına sıra derelerin satışına gelmiştir. Eğitimde ve sağlıkta katkı payı ile başlatılan süreç 2012 yılı sonunda hastane satışlarıyla, bir süre sonra da okul satışlarıyla devam ettirilecektir. İnsanca yaşamın vazgeçilmez unsurları olan temel kamu hizmetleri ve doğa, sermayenin azgın talanına açılmakta; halkın hakları açıkça gasp edilmektedir.
Ulusal İstihdam Stratejisi doğrultusunda “işgücü piyasasının” “katılıklarından” arındırılarak, güvencesiz çalıştırmanın tam olarak hayat bulması için adımlar da atılmaya devam ediyor. Torba Yasanın güvencesizleştirmeye dönük bazı “açılımlarını” bölgesel asgari ücret, özel istihdam büroları ve kıdem tazminatının kaldırılması gibi adımlar izleyecek.
666 Sayılı KHK ile “eşit işe eşit ücret” yalanıyla başlayan sürecin performans ücreti ve 657 Sayılı Yasa değişikliği ile sonlandırılacağı; öngörülen esnekleştirmenin kamuda da genelleştirileceği gün gibi ortadadır. 4688 Sayılı Yasa değişikliği ile gündeme getirilen “Sahte Toplu Sözleşme” yasasıyla kamu çalışanlarına grev yasaklanmaya, kamu çalışanları hareketi daha da etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır.
Demokratik hak kullanımlarına AKP’nin faşist uygulamaları da hız kesmeden devam ediyor. Hopa’da, Gerze’de, Çaykara’da derelerine ve doğaya sahip çıkanlara, öğrencilere, depremzedeye, direnişteki sağlık işçisine, barınma hakkına sahip çıkanlara, halkın hakları mücadelesinin öncülerine saldırıyor. Düzmece operasyonlarla, gözaltı ve tutuklamalarla gözdağı vermeye çalışıyor. Kürt sorununda demokratik çözümü, barışı savunanlar; gazeteciler, aydınlar, kamu çalışanları tutuklanarak sindirilmeye çalışılıyor.
Kabaca özetlemeye çalıştığımız bu süreç, kongre süreçlerini “her zamanki gibi” ele alamayacağımızı yeterince ortaya koymaktadır. Büro Emekçileri Sendikası’nın kongre sürecinin, ciddi altüst oluşların yaşandığı bu günlerde, tüm aşamaları, büro emekçileri hareketine yeniden ivme kazandıracak tüm bu politikalara yanıt üretecek yeni, devrimci bir strateji yaratma fırsatı olarak değerlendirilmelidir.
Büro emekçileri hareketinin ciddi anlamda daraldığı, büro işkolunda bulunan yaklaşık kırk kurumun neredeyse hepsinde yetkinin kaybedildiği, hareketin işbirlikçi ve güdümlü sendikalar tarafından kuşatıldığı, her geçen gün yeni hak kayıpları yaşanmasına rağmen hak alıcı, etkili mücadele süreçlerinin örgütlenemediği koşullarda böyle bir stratejinin aciliyeti mutlaka görülmelidir. Büro iş kolundaki değişim sürecinin geldiği son nokta, artık kaybedilecek her anın hak elde etmeyi, hareketin yeniden ivme kazanmasını daha da zorlaştıracağını göstermektedir.
Yeni bir strateji ihtiyacı, büro emekçilerine yönelik saldırılara hâlihazırda verilen yanıtların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Büro emekçileri her geçen gün daha fazla “eskiyi” arar hale gelmektedir.
Daralma, tıkanma, kriz, iş yerlerinde hegemonyanın kaybedilmesi adına ne dersek diyelim bugün büro emekçileri hareketi açısından yaşanan durum, hiç kuşku yok ki bir sonuçtur. Bu sonucun ortaya çıkmasında genelde kamu emekçileri özelde ise büro emekçileri hareketine özellikle 95’ten itibaren önderlik yapan siyasal yapıların gündelik, savunmacı ve belli bir stratejiden yoksun yönetim anlayışlarının payı yadsınmamalıdır.
90’dan itibaren yoksullaştırılan kamu emekçilerinin “grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı” talebi üzerine inşa edilen kamu çalışanları hareketinin Konfederasyonlaşma süreci ile birlikte “fiili, meşru, militan ve kitlesel” özelliklerinin zamanla silikleşmesi, politik bir hareket olarak toplumun tüm kesimleri tarafından sempati toplayan hareketin “memur sendikasına” dönüştürülmesi, “gerçek bir eksen kayması” olarak bugün yaşanan sorunlarda önemli paya sahiptir. Buradan bakıldığında kısa bir süre önce yürütülen “eksen” tartışmalarının ne kadar suni olduğu da görülmektedir.
Neoliberal saldırı programına karşı özgün hareketlerden biri olarak doğan kamu çalışanları hareketi yönetimlerdeki anlayışların, emperyalizmin yeni stratejisi olan neoliberalizme karşı bütünlüklü bir emek stratejisi geliştiremeyişi, neoliberal stratejinin gereği olarak güvencesizleştirilen emekçilerle ve yoksullaştırılan, hakları gasp edilen yoksul halk kesimleriyle araya mesafe koyması, kamu çalışanları hareketinin önce 657 ve 4688 Sayılı Yasaların sonra da devlet ve hükümet güdümlü sendikaların düzlemine yaklaşmasıyla sonuçlanmıştır. “Birleşik Emek Konfederasyonu” “ortak örgütlenme” “ortak mücadele” “mahalle örgütlenmesi” gibi önerilerse “ütopik ve anarko sendikalist yaklaşımlar” olarak nitelendirilmiş, dikkate alınmamıştır. Tren kaçtıktan sonra yapılan tüzük değişiklikleri ise anlamlı olmakla birlikte giden 16 yılı geri getirmeye yetmiyor!
Neoliberal saldırıya karşı strateji yoksunluğuna zaman içerisinde ortaya çıkan düzen içi hareket etme, bürokratikleşme, benmerkezcilik, tabanın karar süreçlerinden koparılması ve merkezileşme, mücadeleyi “yetki” üzerinden 4688 Sayılı Yasa düzleminde Devlet ve Hükümet güdümlü sendikalarla rekabete indirgeme, dar grupçuluk ve tasfiyecilik, toplumsal sorunları dışsal olgular olarak değerlendirme gibi yaklaşımlar hareketin bu noktaya gelmesinde önemli paya sahiptir.
Birtakım istisnaları saymazsak tüm bu süreçte KESK Yönetimini oluşturan siyasal yapılar bağlı tüm sendikalara damgasını vurmuş, belirleyen olmuştur. Kamu Çalışanları Hareketinin bir bileşeni olarak büro emekçileri hareketi de bu süreçte stratejik yönelim açısından hareketin genel karakteriyle uyumlu bir seyir izlemiştir. Yönetimlerin aynı anlayışlardan oluşması büro emekçileri hareketinin farklı bir strateji geliştirmesi önündeki en büyük engel olmuştur. (Kaldı ki farklı bir strateji yaratma çabasına giren, 657’nin dışına çıkarak yüzlerce taşeron işçiyi örgütleyen Enerji Yapı-Yol-Sen’e yönelik KESK’in “kötü çocuk” muamelesi ise “yörüngeden” çıkanların işinin ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir deneyimdir.)
Genel olarak Kamu Çalışanları Hareketinin gelişim seyriyle paralellik taşıyan büro emekçileri hareketinin kendi özgünlükleri açısından bazı önemli kırılma noktalarının ve hatalı yaklaşımlarının da vurgulanmasında yarar görüyoruz.
Bunlardan ilki 1998 yılında KESK’in kararı ve 2001 yılında ise 4688 Sayılı Yasa gereğince gündeme getirilen sendika birleşmeleridir. Büro iş kolunda birliği esas alan her iki birleşmede de ciddi zafiyetler ortaya çıkmış, tepeden inmeci bir yaklaşımla yeterince tartışılmadan bir oldubittiyle sendikaların birleşmesi sağlanmıştır.
Yaklaşık 40 kurumu kapsayan büro işkolunda birliğin bu kadar kolay olamayacağı ta o günden belliydi. Bugün halen kurumlar üzerinden politika üretilmesi, üyelerin eski sendikalarına özlem duyması, büro emekçisi kavramının ve BES’in içselleştirilememiş olması ve çok sayıda sendika birleşmiş olmasına rağmen tek başına Tüm Maliye-Sen’in bile üye sayısına ulaşılamamış olması durumu çok açık ortaya koymaktadır.
Oysa çeşitli mücadele geleneklerine ve dinamizmine sahip sendikaların birleşmesinden daha büyük bir dinamizm, daha güçlü bir mücadele çıkarılabilirdi. İşyerlerinden başlayacak ve sindirilerek yapılacak bir tartışma büro emekçileri hareketini farklı bir düzleme sıçratabilirdi.
İkincisi, 90’lı yılların ortalarından itibaren yoğunlaşan kamu hizmetlerinin taşeronlaştırılması politikası büro iş kolunda diğer iş kollarına nazaran geç uygulanmaya başlamasına ve taşeron sisteminin kamu hizmetlerini parçalama, emekçileri güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve ücretleri baskı altına alma aracı olarak kullanıldığı bilinmesine rağmen ilk uygulanmaya başladığı andan itibaren karşı çıkılmayışı, mücadele konusu yapılmayışı işkolumuzdaki güvencesizleştirme adımlarını kolaylaştırmış, güvencesiz çalıştırmayı yaygınlaştırmıştır. Bugünse taşeron sisteminin engellenmesinde sergilenmeyen ısrar, taşeron işçilerin BES’te örgütlenmesine karşı rahatlıkla sergilenebilmektedir.
Üçüncüsü, performans değerlendirmesi ve uzmanlaştırma gibi ücret farklılıkları ve rekabet yaratan uygulamaların engellenememesidir. Bugün özellikle Sosyal Güvenlik Kurumunda uygulanan ama bir süre sonra tüm kamuya yaygınlaşacak olan performans ücreti daha şimdiden büro emekçilerinde ciddi şikayet konusu haline gelmiş durumdadır. Ücret kısmı bir yana performans hedeflerinin belirlenmesi, çalışanları bu hedefe kilitleyerek birimler, müdürlükler, iller arası yarıştıran; ayın-yılın memurunu belirleyerek ödüllendiren sistemin altyapısı Toplam Kalite Yönetimi anlayışlıyla yerleştirilmeye başlanmıştır. Sermayenin neoliberal stratejisinin işçi sınıfına ideolojik saldırısının aracı olarak TKY’ye karşı da net ve engelleyici bir mücadele ortaya koyulamamıştır.
Eşit işe eşit ücret ilkesinin pervasızca çiğnendiği ve büro emekçilerinin ücret farkı yaratılarak parçalandığı Maliye Bakanlığı ve Gelir İdaresi Başkanlığında -ki BES’in omurgasını oluşturmaktadır- “eşitlik” mücadelesi, uzmanlaştırma politikasının yarattığı eşitsizliği ortadan kaldıracak, bu eşitsizliğe son verecek tarzda yürütülememiştir. Geldiğimiz noktada yapılan işin niteliği üzerinden değil ünvanlar üzerinden de eşitliği savunma yönelimi ise bu konudaki kafa karışıklığını gözler önüne sermektedir.
Dördüncüsü, devletin neoliberal dönüşümünün en açık görüldüğü işkolumuzda toplumun tamamını ilgilendiren vergi, yargı, sosyal güvenlik, nüfus, istatistik gibi kamu hizmetlerinin piyasacı örgütlenmesinde son noktaya gelinmiş olmasına rağmen bu hizmetlerin piyasalaştırılması süreçlerine müdahale edilemeyişidir. Dolaylı vergilerin bütçe gelirleri içindeki payı yüzde 70’lerin üzerine çıkarken, vergi yükü küçük esnafın ve emekçilerin üzerine yıkılırken, mahkeme harçlarına yapılan zamlarla halkın ve emekçilerin dava açma hakkı elinden alınırken, sağlık ve sosyal güvenlik hak olmaktan çıkarılırken, istatistik hizmetleri hükümetin enflasyon oyunlarının parçası, İş ve İşçi Bulma Kurumu “özel istihdam bürosu” haline getirilirken, işsizlik fonu sermayeye peşkeş çekilirken, bu hizmetleri üreten kurumlarda örgütlü olan BES, susmuştur, susmaktadır.
Gelinen son aşamada politika üretme konusundaki yetersizliklere paralel olarak mücadele içinde yarattığımız ilkelerimizin tartışılır hale getirilmesi de hangi noktada olduğumuzu ortaya koymaktadır. Tabanın karar süreçlerine katılımının organları olan MTK ve Başkanlar Kurulunun işlevsizleştirilmesi, görevlerinin MYK tarafından fiilen devralınması, MTK’ya sorulmadan, 8 yıldır görev yapan sendika çalışanı avukatın işten çıkarılması, kürsülerden “fazla mesai hakkımızdır” diyerek 10 yıldır alınmayan fazla mesainin alınmaya başlanması, şube başkanlarına ve il temsilcilerine “telefon ücreti” adı altında para ödenmeye başlanması vb. gibi yaklaşımlar üzerine gidilmesi gereken zafiyetli yaklaşımlardır.
Geçmişten bugüne sergilenen bu hatalı yaklaşımların Büro Emekçileri Hareketi açısından bedeli oldukça ağır olmuştur. Büro emekçileri hareketinin kendine özgü dinamizmi, coşkusu, militanlığı sönümlenmektedir. İşin acı yanı bu bedel ortadayken sanki bir şey yokmuş gibi davranılmaktadır. Hiçbir anlayış çıkıp “biz bu işten şu kadar sorumluyuz” diyerek “özeleştirel” tutum sergileyememektedir.
Devrimci Büro Emekçileri olarak AKP hükümetinin işçi ve emekçilere, Kürtlere, öğrencilere, aydınlara, gazetecilere, Halkın Hakları Mücadelesi yürütenlere karşı faşist baskı politikalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte, BES kongre süreçlerinin bu saldırılara karşı birlikte göğüs germe zeminlerinin artırılmasına hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Ancak böyle bir hareket noktası yaratmak, Büro Emekçileri Sendikasını geleceğe taşımak; büro emekçilerine güven verecek, onları yeniden mücadelenin öznesi haline getirecek yeniden güçlü bir mücadele için, yaşanan tüm bu süreci samimiyetle değerlendirmek, özeleştirel bir tutum sergilemek yeni adımları birlikte atabilmek açısından önem taşımaktadır.
Diğer taraftan neoliberal gerici dönüşüm sürecinin sonuçlarına göre acilen yeni, devrimci bir strateji oluşturulmalıdır. Böyle bir strateji açısından eğitim, sağlık, ulaşım, su gibi temel kamu hizmetlerinin hak olmaktan çıkarılmasına; büro iş kolundaki vergi, yargı, sosyal güvenlik, istatistik, iş ve işçi bulma gibi kurumların halkın değil, sermayenin çıkarına hizmet eder hale getirilmesine; büro iş kolunda güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılmasına ve büro emekçilerinin güvencesiz çalıştırılmasına; Toplam Kalite Yönetimi, performans ücreti, uzman-memur ayrımının büro emekçileri arasında yarattığı eşitsizliğe; devlet güdümlü sendikaların da çabasıyla işyerlerinin kardeşçe yaşam düşüncesinden uzaklaştırılmasına karşı mücadele önem arz etmektedir. Kuşkusuz böyle bir strateji açısından yeni bir örgütlenme perspektifine olan ihtiyaç da ortadadır.
BES 6. Olağan Genel Kurul sürecinin sunduğu fırsat, geçmişi aşan bir yarını nasıl kuracağımızı ortaya koyduğumuz bir zemin olarak değerlendirilmelidir.
27 Aralık 2011
Büro emekçileri, geçmiş sürecin değerlendirileceği, önümüzdeki iki yıllık mücadele programının tartışılacağı yeni bir kongre sürecinin öngününde bulunuyor. Yaşam alanlarımıza, işyerlerimize ve demokratik haklarımıza saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde yapılacak olması, Genel Kurul süreçlerini daha da anlamlı hale getirmektedir.
AKP hükümeti, kamunun neoliberal dönüşüm sürecini hız kesmeden devam ettirmektedir. Genel seçim öncesinde başlatılan KHK furyası, devletin yapılandırılmasında çığır açmış bulunmaktadır! Yarım kalan tüm işler hızla bitirilmektedir. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması son sürat devam etmektedir. Elektrik ve doğalgaza ait tüm özelleştirmeleri tamamlayan, ulaşımda belediye ile özel araç fiyatını eşitleyen AKP, yaptığı zamlarla halkı soymaktadır. Suyun piyasalaştırılması adına sıra derelerin satışına gelmiştir. Eğitimde ve sağlıkta katkı payı ile başlatılan süreç 2012 yılı sonunda hastane satışlarıyla, bir süre sonra da okul satışlarıyla devam ettirilecektir. İnsanca yaşamın vazgeçilmez unsurları olan temel kamu hizmetleri ve doğa, sermayenin azgın talanına açılmakta; halkın hakları açıkça gasp edilmektedir.
Ulusal İstihdam Stratejisi doğrultusunda “işgücü piyasasının” “katılıklarından” arındırılarak, güvencesiz çalıştırmanın tam olarak hayat bulması için adımlar da atılmaya devam ediyor. Torba Yasanın güvencesizleştirmeye dönük bazı “açılımlarını” bölgesel asgari ücret, özel istihdam büroları ve kıdem tazminatının kaldırılması gibi adımlar izleyecek.
666 Sayılı KHK ile “eşit işe eşit ücret” yalanıyla başlayan sürecin performans ücreti ve 657 Sayılı Yasa değişikliği ile sonlandırılacağı; öngörülen esnekleştirmenin kamuda da genelleştirileceği gün gibi ortadadır. 4688 Sayılı Yasa değişikliği ile gündeme getirilen “Sahte Toplu Sözleşme” yasasıyla kamu çalışanlarına grev yasaklanmaya, kamu çalışanları hareketi daha da etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır.
Demokratik hak kullanımlarına AKP’nin faşist uygulamaları da hız kesmeden devam ediyor. Hopa’da, Gerze’de, Çaykara’da derelerine ve doğaya sahip çıkanlara, öğrencilere, depremzedeye, direnişteki sağlık işçisine, barınma hakkına sahip çıkanlara, halkın hakları mücadelesinin öncülerine saldırıyor. Düzmece operasyonlarla, gözaltı ve tutuklamalarla gözdağı vermeye çalışıyor. Kürt sorununda demokratik çözümü, barışı savunanlar; gazeteciler, aydınlar, kamu çalışanları tutuklanarak sindirilmeye çalışılıyor.
Kabaca özetlemeye çalıştığımız bu süreç, kongre süreçlerini “her zamanki gibi” ele alamayacağımızı yeterince ortaya koymaktadır. Büro Emekçileri Sendikası’nın kongre sürecinin, ciddi altüst oluşların yaşandığı bu günlerde, tüm aşamaları, büro emekçileri hareketine yeniden ivme kazandıracak tüm bu politikalara yanıt üretecek yeni, devrimci bir strateji yaratma fırsatı olarak değerlendirilmelidir.
Büro emekçileri hareketinin ciddi anlamda daraldığı, büro işkolunda bulunan yaklaşık kırk kurumun neredeyse hepsinde yetkinin kaybedildiği, hareketin işbirlikçi ve güdümlü sendikalar tarafından kuşatıldığı, her geçen gün yeni hak kayıpları yaşanmasına rağmen hak alıcı, etkili mücadele süreçlerinin örgütlenemediği koşullarda böyle bir stratejinin aciliyeti mutlaka görülmelidir. Büro iş kolundaki değişim sürecinin geldiği son nokta, artık kaybedilecek her anın hak elde etmeyi, hareketin yeniden ivme kazanmasını daha da zorlaştıracağını göstermektedir.
Yeni bir strateji ihtiyacı, büro emekçilerine yönelik saldırılara hâlihazırda verilen yanıtların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Büro emekçileri her geçen gün daha fazla “eskiyi” arar hale gelmektedir.
Daralma, tıkanma, kriz, iş yerlerinde hegemonyanın kaybedilmesi adına ne dersek diyelim bugün büro emekçileri hareketi açısından yaşanan durum, hiç kuşku yok ki bir sonuçtur. Bu sonucun ortaya çıkmasında genelde kamu emekçileri özelde ise büro emekçileri hareketine özellikle 95’ten itibaren önderlik yapan siyasal yapıların gündelik, savunmacı ve belli bir stratejiden yoksun yönetim anlayışlarının payı yadsınmamalıdır.
90’dan itibaren yoksullaştırılan kamu emekçilerinin “grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı” talebi üzerine inşa edilen kamu çalışanları hareketinin Konfederasyonlaşma süreci ile birlikte “fiili, meşru, militan ve kitlesel” özelliklerinin zamanla silikleşmesi, politik bir hareket olarak toplumun tüm kesimleri tarafından sempati toplayan hareketin “memur sendikasına” dönüştürülmesi, “gerçek bir eksen kayması” olarak bugün yaşanan sorunlarda önemli paya sahiptir. Buradan bakıldığında kısa bir süre önce yürütülen “eksen” tartışmalarının ne kadar suni olduğu da görülmektedir.
Neoliberal saldırı programına karşı özgün hareketlerden biri olarak doğan kamu çalışanları hareketi yönetimlerdeki anlayışların, emperyalizmin yeni stratejisi olan neoliberalizme karşı bütünlüklü bir emek stratejisi geliştiremeyişi, neoliberal stratejinin gereği olarak güvencesizleştirilen emekçilerle ve yoksullaştırılan, hakları gasp edilen yoksul halk kesimleriyle araya mesafe koyması, kamu çalışanları hareketinin önce 657 ve 4688 Sayılı Yasaların sonra da devlet ve hükümet güdümlü sendikaların düzlemine yaklaşmasıyla sonuçlanmıştır. “Birleşik Emek Konfederasyonu” “ortak örgütlenme” “ortak mücadele” “mahalle örgütlenmesi” gibi önerilerse “ütopik ve anarko sendikalist yaklaşımlar” olarak nitelendirilmiş, dikkate alınmamıştır. Tren kaçtıktan sonra yapılan tüzük değişiklikleri ise anlamlı olmakla birlikte giden 16 yılı geri getirmeye yetmiyor!
Neoliberal saldırıya karşı strateji yoksunluğuna zaman içerisinde ortaya çıkan düzen içi hareket etme, bürokratikleşme, benmerkezcilik, tabanın karar süreçlerinden koparılması ve merkezileşme, mücadeleyi “yetki” üzerinden 4688 Sayılı Yasa düzleminde Devlet ve Hükümet güdümlü sendikalarla rekabete indirgeme, dar grupçuluk ve tasfiyecilik, toplumsal sorunları dışsal olgular olarak değerlendirme gibi yaklaşımlar hareketin bu noktaya gelmesinde önemli paya sahiptir.
Birtakım istisnaları saymazsak tüm bu süreçte KESK Yönetimini oluşturan siyasal yapılar bağlı tüm sendikalara damgasını vurmuş, belirleyen olmuştur. Kamu Çalışanları Hareketinin bir bileşeni olarak büro emekçileri hareketi de bu süreçte stratejik yönelim açısından hareketin genel karakteriyle uyumlu bir seyir izlemiştir. Yönetimlerin aynı anlayışlardan oluşması büro emekçileri hareketinin farklı bir strateji geliştirmesi önündeki en büyük engel olmuştur. (Kaldı ki farklı bir strateji yaratma çabasına giren, 657’nin dışına çıkarak yüzlerce taşeron işçiyi örgütleyen Enerji Yapı-Yol-Sen’e yönelik KESK’in “kötü çocuk” muamelesi ise “yörüngeden” çıkanların işinin ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir deneyimdir.)
Genel olarak Kamu Çalışanları Hareketinin gelişim seyriyle paralellik taşıyan büro emekçileri hareketinin kendi özgünlükleri açısından bazı önemli kırılma noktalarının ve hatalı yaklaşımlarının da vurgulanmasında yarar görüyoruz.
Bunlardan ilki 1998 yılında KESK’in kararı ve 2001 yılında ise 4688 Sayılı Yasa gereğince gündeme getirilen sendika birleşmeleridir. Büro iş kolunda birliği esas alan her iki birleşmede de ciddi zafiyetler ortaya çıkmış, tepeden inmeci bir yaklaşımla yeterince tartışılmadan bir oldubittiyle sendikaların birleşmesi sağlanmıştır.
Yaklaşık 40 kurumu kapsayan büro işkolunda birliğin bu kadar kolay olamayacağı ta o günden belliydi. Bugün halen kurumlar üzerinden politika üretilmesi, üyelerin eski sendikalarına özlem duyması, büro emekçisi kavramının ve BES’in içselleştirilememiş olması ve çok sayıda sendika birleşmiş olmasına rağmen tek başına Tüm Maliye-Sen’in bile üye sayısına ulaşılamamış olması durumu çok açık ortaya koymaktadır.
Oysa çeşitli mücadele geleneklerine ve dinamizmine sahip sendikaların birleşmesinden daha büyük bir dinamizm, daha güçlü bir mücadele çıkarılabilirdi. İşyerlerinden başlayacak ve sindirilerek yapılacak bir tartışma büro emekçileri hareketini farklı bir düzleme sıçratabilirdi.
İkincisi, 90’lı yılların ortalarından itibaren yoğunlaşan kamu hizmetlerinin taşeronlaştırılması politikası büro iş kolunda diğer iş kollarına nazaran geç uygulanmaya başlamasına ve taşeron sisteminin kamu hizmetlerini parçalama, emekçileri güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve ücretleri baskı altına alma aracı olarak kullanıldığı bilinmesine rağmen ilk uygulanmaya başladığı andan itibaren karşı çıkılmayışı, mücadele konusu yapılmayışı işkolumuzdaki güvencesizleştirme adımlarını kolaylaştırmış, güvencesiz çalıştırmayı yaygınlaştırmıştır. Bugünse taşeron sisteminin engellenmesinde sergilenmeyen ısrar, taşeron işçilerin BES’te örgütlenmesine karşı rahatlıkla sergilenebilmektedir.
Üçüncüsü, performans değerlendirmesi ve uzmanlaştırma gibi ücret farklılıkları ve rekabet yaratan uygulamaların engellenememesidir. Bugün özellikle Sosyal Güvenlik Kurumunda uygulanan ama bir süre sonra tüm kamuya yaygınlaşacak olan performans ücreti daha şimdiden büro emekçilerinde ciddi şikayet konusu haline gelmiş durumdadır. Ücret kısmı bir yana performans hedeflerinin belirlenmesi, çalışanları bu hedefe kilitleyerek birimler, müdürlükler, iller arası yarıştıran; ayın-yılın memurunu belirleyerek ödüllendiren sistemin altyapısı Toplam Kalite Yönetimi anlayışlıyla yerleştirilmeye başlanmıştır. Sermayenin neoliberal stratejisinin işçi sınıfına ideolojik saldırısının aracı olarak TKY’ye karşı da net ve engelleyici bir mücadele ortaya koyulamamıştır.
Eşit işe eşit ücret ilkesinin pervasızca çiğnendiği ve büro emekçilerinin ücret farkı yaratılarak parçalandığı Maliye Bakanlığı ve Gelir İdaresi Başkanlığında -ki BES’in omurgasını oluşturmaktadır- “eşitlik” mücadelesi, uzmanlaştırma politikasının yarattığı eşitsizliği ortadan kaldıracak, bu eşitsizliğe son verecek tarzda yürütülememiştir. Geldiğimiz noktada yapılan işin niteliği üzerinden değil ünvanlar üzerinden de eşitliği savunma yönelimi ise bu konudaki kafa karışıklığını gözler önüne sermektedir.
Dördüncüsü, devletin neoliberal dönüşümünün en açık görüldüğü işkolumuzda toplumun tamamını ilgilendiren vergi, yargı, sosyal güvenlik, nüfus, istatistik gibi kamu hizmetlerinin piyasacı örgütlenmesinde son noktaya gelinmiş olmasına rağmen bu hizmetlerin piyasalaştırılması süreçlerine müdahale edilemeyişidir. Dolaylı vergilerin bütçe gelirleri içindeki payı yüzde 70’lerin üzerine çıkarken, vergi yükü küçük esnafın ve emekçilerin üzerine yıkılırken, mahkeme harçlarına yapılan zamlarla halkın ve emekçilerin dava açma hakkı elinden alınırken, sağlık ve sosyal güvenlik hak olmaktan çıkarılırken, istatistik hizmetleri hükümetin enflasyon oyunlarının parçası, İş ve İşçi Bulma Kurumu “özel istihdam bürosu” haline getirilirken, işsizlik fonu sermayeye peşkeş çekilirken, bu hizmetleri üreten kurumlarda örgütlü olan BES, susmuştur, susmaktadır.
Gelinen son aşamada politika üretme konusundaki yetersizliklere paralel olarak mücadele içinde yarattığımız ilkelerimizin tartışılır hale getirilmesi de hangi noktada olduğumuzu ortaya koymaktadır. Tabanın karar süreçlerine katılımının organları olan MTK ve Başkanlar Kurulunun işlevsizleştirilmesi, görevlerinin MYK tarafından fiilen devralınması, MTK’ya sorulmadan, 8 yıldır görev yapan sendika çalışanı avukatın işten çıkarılması, kürsülerden “fazla mesai hakkımızdır” diyerek 10 yıldır alınmayan fazla mesainin alınmaya başlanması, şube başkanlarına ve il temsilcilerine “telefon ücreti” adı altında para ödenmeye başlanması vb. gibi yaklaşımlar üzerine gidilmesi gereken zafiyetli yaklaşımlardır.
Geçmişten bugüne sergilenen bu hatalı yaklaşımların Büro Emekçileri Hareketi açısından bedeli oldukça ağır olmuştur. Büro emekçileri hareketinin kendine özgü dinamizmi, coşkusu, militanlığı sönümlenmektedir. İşin acı yanı bu bedel ortadayken sanki bir şey yokmuş gibi davranılmaktadır. Hiçbir anlayış çıkıp “biz bu işten şu kadar sorumluyuz” diyerek “özeleştirel” tutum sergileyememektedir.
Devrimci Büro Emekçileri olarak AKP hükümetinin işçi ve emekçilere, Kürtlere, öğrencilere, aydınlara, gazetecilere, Halkın Hakları Mücadelesi yürütenlere karşı faşist baskı politikalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte, BES kongre süreçlerinin bu saldırılara karşı birlikte göğüs germe zeminlerinin artırılmasına hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Ancak böyle bir hareket noktası yaratmak, Büro Emekçileri Sendikasını geleceğe taşımak; büro emekçilerine güven verecek, onları yeniden mücadelenin öznesi haline getirecek yeniden güçlü bir mücadele için, yaşanan tüm bu süreci samimiyetle değerlendirmek, özeleştirel bir tutum sergilemek yeni adımları birlikte atabilmek açısından önem taşımaktadır.
Diğer taraftan neoliberal gerici dönüşüm sürecinin sonuçlarına göre acilen yeni, devrimci bir strateji oluşturulmalıdır. Böyle bir strateji açısından eğitim, sağlık, ulaşım, su gibi temel kamu hizmetlerinin hak olmaktan çıkarılmasına; büro iş kolundaki vergi, yargı, sosyal güvenlik, istatistik, iş ve işçi bulma gibi kurumların halkın değil, sermayenin çıkarına hizmet eder hale getirilmesine; büro iş kolunda güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılmasına ve büro emekçilerinin güvencesiz çalıştırılmasına; Toplam Kalite Yönetimi, performans ücreti, uzman-memur ayrımının büro emekçileri arasında yarattığı eşitsizliğe; devlet güdümlü sendikaların da çabasıyla işyerlerinin kardeşçe yaşam düşüncesinden uzaklaştırılmasına karşı mücadele önem arz etmektedir. Kuşkusuz böyle bir strateji açısından yeni bir örgütlenme perspektifine olan ihtiyaç da ortadadır.
BES 6. Olağan Genel Kurul sürecinin sunduğu fırsat, geçmişi aşan bir yarını nasıl kuracağımızı ortaya koyduğumuz bir zemin olarak değerlendirilmelidir.
27 Aralık 2011
29 Temmuz 2011 Cuma
Büro emekçileri hareketi nereye gidiyor?
Geçtiğimiz günlerde, sekiz yıldır görev yapan sendika avukatımızın işine son verilmesiyle birlikte yaşanan tartışmalar, farklı bir düzlemde devam ettirilmeli, güçlenen bürokratik, liberal ve pasifist eğilimleri geriletecek ve yok edecek bir tarzın egemen hale getirilmesi hedeflenmelidir. Çünkü işten atma kararı, güçlenen bürokratik ve liberal anlayışın su yüzüne vurmuş halidir. Daha derinlere inildiğinde birçok konuda büro emekçileri hareketinin devrimci ilkeleriyle kurulan bağın ne kadar zayıfladığı görülecektir. Bugün, büro emekçileri hareketinin yaratılmasında ve bugünlere taşınmasında katkısı olan tüm üye, temsilci ve yöneticilerin önyargısız böyle bir tartışmaya müdahil olması; ciddi bir tıkanma ve daralma yaşayan mücadelemizin yeniden ivme kazanabilmesi açısından anlamlı olacaktır. Böyle bir tartışmanın şakülü şüphesiz hareketin başlarken oluşturduğu ilkeler olacaktır.
BES MYK’sının işten atma kararı sonrasında Ankara 2 No’lu Şube Temsilciler Kurulunun, Şube Yönetimine rağmen karara itiraz etmesi; kısa bir süre içerisinde ulaşılan 250’ye yakın büro emekçisinin yayımladığı deklarasyon birlikte yarattığımız değerleri ve hukuku ne olursa olsun savunacak bir duyarlılığın mevcut olduğunu da göstermektedir. Şimdi büro emekçilerinin; özellikle yetkili organ üyelerinin (ŞTK, MTK, Genel Kurul) bürokratik, liberal yaklaşımlara karşı örgütümüzü sahiplenme; söz, yetki ve karar haklarını sahip çıkma zamanıdır.
Öncelikle belirtmek isteriz ki; Devrimci Büro Emekçileri olarak avukatımızın işten atılması kararını öğrendiğimiz andan itibaren sorunun “kullanılması” değil, çözülmesi adına çaba sarf etmeyi görev edindik. Türkiye yürütme kurullarından da birer temsilcinin katılmasını istediğimiz ilk görüşme, DSD Grubu ile gerçekleştirildi. Yapılan görüşmede “işten atma kararının yanlış olduğu, bir emek örgütünde haklı ve meşru bir gerekçe olmaksızın işten atma olgusunun gündeme getirilemeyeceği ve kararın gözden geçirilerek iptal edilmesi gerektiği” ifade edilmiş, DSD Grubu temsilcileri ise iki gün içerisinde değerlendirerek cevap vereceklerini ifade etmişlerdir. Nihayetinde iki gün sonra MYK’da bulunan diğer gruplarla görüştüklerini, hiçbirinin karardan dönmek istemediklerini, karardan dönülse bile bu saatten sonra avukatla birlikte çalışmanın zor olacağını dolayısıyla kararı uygulayacaklarını ifade etmişlerdir. Yine Emek Hareketi Grubuyla görüşülerek aynı şekilde aktarımlarda bulunulmuş; Emek Hareketi Grubu temsilcileri ise DSD Grubunun söylediğiyle çelişik bir şekilde “konunun tarafı olmadıklarını, işten atma önerisini getirenlerin tekrar gündeme getirmeleri durumunda üzerlerine düşeni yapacaklarını” ifade ederek “sorumsuzluğunu” ortaya koymuştur. HÖC Grubu ise temsilcilerinin il dışında olduğunu bildirmiş ancak bir hafta sonra arayarak görüşebileceklerini ifade etmiş fakat DSD Grubunun cevabı doğrultusunda görüşmenin anlamsız olacağı düşünülerek bu grupla görüşülmemiştir. Her haliyle çelişkili açıklamalar samimiyetsizliğin ve ciddiyetsizliğin boyutlarını ortaya koymakla birlikte, tüm çabalarımıza rağmen kararı “oy birliği” ile alan DSD, Emek Hareketi ve HÖC, “birliklerindeki” ısrarı ortaya koyarak kararı uygulamışlardır. Görüşmeler sonrasında yaklaşık 250 BES üye, temsilci ve yöneticisinin imza koyduğu deklarasyonu, dikkate alma erdemini göstermeyecekleri ise zaten anlaşılmıştı!
Sorun münferit olmuş olsaydı, tahribat, bir emekçinin (üstelik hiç hak etmemişken yetersizliklerinden dem vurularak) işinden olmasının yaratacağı tahribatla sınırlı kalabilirdi! Ama sorun münferit değil! Oy birliği ile bir emekçinin işine son veren anlayışların süreç içinde oluşan çarpık yaklaşımları, üzerine gidilmediği takdirde normalleşme ve içselleştirilme riski taşımaktadır.
Devrimci büro emekçileri genel olarak kamu çalışanları ve büro emekçileri hareketindeki tıkanma ve daralmayı neoliberal politikaların kamuyu alt üst edişi karşısında sendikal hareketin politikasız kalışına bağlamaktadır. Yani büro emekçilerinin güvencesizleştirilmesi, farklı ücret politikaları ile parçalanması, kurumların piyasa merkezli yeniden yapılandırılması ve tasfiyesi gibi yapısal sorunlara devrimci çözümler üretememek temel neden olarak ele alınmaktadır.[1] Tabii ki bu yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişinde sendikal önderliğin devrimci mücadeleyle, devrimci ilkelerle kurduğu bağın önemi de ortadadır. Yapısal sorunlar karşısındaki tutum alıştan ziyade burada daha çok bürokratik, liberal ve pasifist yaklaşımların sonucu olarak ortaya çıkan çarpıklıklar ele alınacaktır.
Devrimci söylemlerin havada uçuştuğu bir süreçte pratik mücadelenin ve davranışların önemi üzerinde durulmalıdır. Hareketin gerilediği, denetimin, sorgulamanın ve eleştirinin en aza indiği bir ortamda ileri laflar insanı vezir yapmaktadır. Bilinmektedir ki devrimci anlayış söylemin değil mücadele içindeki pratik davranışların üzerine inşa edilmektedir. Hal böyleyken devrimci olmayan bir dizi yaklaşımın görünmez hale getirilebilmesi, üstünün örtülebilmesi başarı olarak değerlendirilmelidir(!)
Örneğin “söz yetki karar çalışanlara” sloganını kürsülerde şiar edinen BES MYK’sının pratikte ortaya koyduğu tutum aslında gerçeği ilan etmektedir. Genel Kuruldan sonra mücadele programı konusunda karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu (MTK) (Şube Yönetim Kurullarından seçimle gelen 1 ve Şube Temsilciler Kurullarından seçimle gelen her 1000 üyeye bir temsilciyle oluşur) iki yılda bir yapılan iki genel kurul arasında en az 4 defa olağan toplanması gerekirken bir önceki dönemde 2, içinde bulunduğumuz dönemde ise 16 ay geçmesine rağmen 1 kez toplanabilmiştir. Yine danışma kurulu organı olan Başkanlar Kurulu 16 ayda bir kez toplanmıştır.
Karar organı olan MTK’nın, içi Merkez Yürütme Kurulu tarafından boşaltılmaya çalışılmakta; işlevsiz hale getirilmektedir. Çünkü temsilcileri seçimle 2 yıllığına belirlenmesine rağmen kurul toplantısına gelemeyen temsilcisinin yerine başka “taraftarlar” yazılmakta, tıpkı toplanma zamanında olduğu gibi birçok konuda MTK yönetmeliği ihlal edilmektedir. Bir dizi eylem ve etkinlik kararlarının zaten yeteri kadar yapılmayan organ toplantılarının hemen öncesinde alınmış olması bu organları yok saymak anlamına gelmektedir. Yine en yetkili organımız olan Genel Kurulumuzda alınan birçok kararın uygulanmayışı da bu organa verilen önemi ortaya koymaktadır.
Şimdi şu soruları sormak gerekiyor. Çalışanların merkezi anlamda söz yetki ve karar sahibi olduğu iki organdan biri olan MTK’ya, Merkez Yürütme Kurulunun yaklaşımı “söz yetki karar çalışanlara” sloganıyla ne kadar bağdaşmaktadır? MYK’nın karar organı MTK’yı yok sayarak geliştirdiği merkezi anlayış eleştirdiğimiz TÜRK-İŞ’teki bürokratik merkeziyetçi anlayışa doğru giden bir yol değil midir?
4688 Sayılı sahte sendika yasası Merkez Yönetim Kurulunu karar organı olarak tarif etmiş olabilir. Ancak dişimizle tırnağımızla bedel ödeyerek yarattığımız mücadele hukukumuz MYK’yı, “merkez yürütme kurulu” olarak görevlendirmiştir. Tabanın sesi olan MTK’nın görev ve yetkileri MYK tarafından fiilen devralınmaktadır. Örneğin Hukuk ve TİS Sekreterliğinin liberal ağızla (MYK böyle tariflemiştir) “yeniden yapılandırılmasında” ya da işten atma gibi kritik konularda yetkili organ çok açık ki Merkez Temsilciler Kuruludur.
Mali konularda kolaycı, idameci ve grup çıkarları doğrultusunda olukça rahat davranan “yürütme kurulumuz” mali işlerle ilgili MTK’nın yetki ve görevlerini de uhdesinde toplamaktadır.
10 yıldır hak ediş olarak tarif edilmeyen fazla mesailer bu MYK tarafından hak olarak görülmüş ve sendikada geçirdikleri “fazla zamanlar” ücretlendirme yoluna gidilmiştir. Oysa MYK’ya seçildiklerinde fazla mesai almayacakları gün gibi ortadaydı. Eğer MYK üyelerinin 10 yıl sonra fazla mesai ücretlerini hak ediş olarak değerlendirme kararı doğruysa neden internet sitesinden de bunu yayınlama gereği duymadıkları da ayrı bir sorun olarak durmaktadır!
Diğer taraftan sendikal hareketimizde bir ilke de imza atan MYK’mız il temsilcilerine ve şube başkanlarına telefon ücreti adı altında para ödemeyi karar altına alarak sadece kendine bonkör olmadığını da göstermiştir. Bizce bu tür ödemeler doğru olmamakla birlikte bu kararların alınacağı yer ya genel kurul ya da MTK’dır.
Büro emekçilerinin eşit işe eşit ücret ilkesi ihlal edilerek parçalanmasına karşı ciddi mücadeleler sergileyen BES’te, MYK’nın sendika çalışanlarına yönelik benzer bir politikayı hayata geçirmesi çarpıklığın daniskasıdır. İki kişinin işini yapıyor diye bir sendika çalışanına fazla mesai adı altında “performans ücreti” ödenmesi hangi “iyi niyet”le açıklanabilir? Asıl olarak bu duruma itiraz eden sendika çalışanlarının toplu sözleşme sürecinde grev noktasına gelmelerini anlayamamak ve siyasi olarak gerekçelendirmek; emekçilerin grev haklarına saldırmak, en az sayıda emekçinin greve çıkmasını sağlamak için Çalışma Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunmak, toplu sözleşme sürecinde hakkını aradığı için bir emekçiyi işten atmak ne kadar da tanıdık geliyor! Bu durum ideolojik çarpıklığın nelere kadir olduğunun açık göstergesidir.
İşyerlerinde sıkça karşılaşmaya başladığımız ve karşı mücadele ettiğimiz mobbingin BES’te de hayat buluyor olması enteresandır. Sorarsanız asla ve kat’a böyle bir şey yoktur. Ancak sizinle dünyaya aynı gözle bakan emekçilere aynı ortamı paylaşmanıza rağmen selam verilmeyişi, savunma dahi alınmadan sürekli sözlü ve yazılı uyarı verilmesi psikolojik taciz değil de nedir?
Mücadeleyi basın açıklamaları, uygulanmayacağı belli saatlik iş bırakma eylemleri, dilekçe kampanyaları ve kurum yetkilileriyle görüşmeler kıskacında ele alan MYK’mız literatürümüze “molalı ve taşımalı eylem” kavramlarını sokmayı da başarmıştır. Öngörüsü yüksek MYK’mız, polis barikatına yüklenmeksizin barikatın aşılamayacağını görebilmiş, mola vererek, Maliye Bakanlığı önüne ayrı ayrı gitme ve orada toplanma kararı verebilmiştir. Yine MTK üyeleriyle 7 Ekim 2011 de yapılacak eylem YKM önünden başlayacakken her nedense yürüyüş iptal edilerek yine GİB önüne otobüslerle gitme kararı alınabilmiştir. Meclis koridorlarında yana yakıla milletvekili peşinde koşarak soru önergesi verdirme çabaları da taktirle karşılanması gereken yeni bir mücadele biçimi olsa gerek!
Büro emekçileri hareketinin tarihinde önemli direnişler vardır halbuki. Kamu çalışanları hareketinin Kızılay’a girme ve Kızılay’ı zaptetme teşebbüslerinde büro emekçilerinin payı reddedilemez. Fiili meşru ve militan bir çizgiden kopuştur hak etmediğimiz halde bizleri yeni kavramlarla buluşturan. Birlikte yarattığımız bu tarih bu kadar kolay unutulmamalıdır. Bizlerin görevi yarattığımız tarihi ve mücadele birikimini korumak, geliştirmek, yarına aktarmak ve tabi ki yeni tarihler yazmaktır.
Çünkü önemli bedeller ödemiştir devrimci emek hareketimiz. Sürgünler, soruşturmalar, işten atılmalar bile şehitlerimizin ödediği bedel yanında hafif kalmaktadır. Unutmak felakettir bizim için. Devraldığımız devrimci mirası tüketmektir hoyratça. Bu ortak mirası, kültürü hiçbirimizin hoyratça kullanma; tüketme hakkı yoktur.
Bu durum herkesçe veri olarak kabul ediliyorsa, BES Genel Başkanın “kafasına almış olduğu darp” üzerinden kendi reklamını yapması nasıl ele alınmalıdır. Bu olayın gerçekten vuku bulduğunu kabul etsek bile mücadele içindeki bir insanın hele de bu Genel Başkansa, sayfalar dolusu yazı yazarak kendini övmesi, kendi adına ve BES adına ayrı ayrı sms ve e-mail yağdırması en azından Hopa’da öldürülen Metin Lokumcu’ya ve günlerce tutuklu kalarak işkence gören BES üyelerine karşı ayıptır. Tarihi kahramanların değil, örgütlü halkın ve emekçilerin yazdığı gerçeğinin Marksizmi okumaya yeni başlayanların ilk öğrendiği şeylerden biri olduğunu Genel Başkanın da bilmesinde fayda olduğunu düşünmekteyiz. Aksi halde peşinden gideceğimiz kahraman kendisi olmazdı zaten! Ancak açıklanması gereken diğer mesele ise MYK’nın diğer üyelerinin buna nasıl göz yumduğudur.
Devrimci büro emekçileri olarak büro emekçileri hareketinin gerileme, daralma ve etkisizleşmesinin birçok nedeni olmakla birlikte temel nedenin yukarıda değindiğimiz yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişi olduğunu belirtmiştik. Bilinmelidir ki hayata, işyerlerindeki ve yaşam alanlarındaki çatışmalara her zaman devrimci bakabilmek ancak yapısal sorunlara devrimci çözümler ürettirebilecektir. Sendikal bürokrasinin, gerici ve ırkçı sendikaların, liberalizmin, AKP’nin kuşatması altındayken bu kuşatmayı yarabilmenin yolu devrimci ilkelerimize daha sıkı sarılmaktan geçmektedir. Tüm büro emekçilerini son yıllarda silikleşen bu ilkelerimizin üzerindeki tozu silmeye, davet ediyoruz.
Başta Şube Temsilciler Kurulu ve Merkez Temsilciler Kurulu üyelerimiz olmak üzere tüm büro emekçilerini birlikte yarattığımız hukuk ve değerler adına kurulları işleterek ilerleten tartışmalar yapmaya; MYK’yı acilen Merkez Temsilciler Kurulunu toplamaya davet ediyoruz.
29 Temmuz 2011
BES MYK’sının işten atma kararı sonrasında Ankara 2 No’lu Şube Temsilciler Kurulunun, Şube Yönetimine rağmen karara itiraz etmesi; kısa bir süre içerisinde ulaşılan 250’ye yakın büro emekçisinin yayımladığı deklarasyon birlikte yarattığımız değerleri ve hukuku ne olursa olsun savunacak bir duyarlılığın mevcut olduğunu da göstermektedir. Şimdi büro emekçilerinin; özellikle yetkili organ üyelerinin (ŞTK, MTK, Genel Kurul) bürokratik, liberal yaklaşımlara karşı örgütümüzü sahiplenme; söz, yetki ve karar haklarını sahip çıkma zamanıdır.
Öncelikle belirtmek isteriz ki; Devrimci Büro Emekçileri olarak avukatımızın işten atılması kararını öğrendiğimiz andan itibaren sorunun “kullanılması” değil, çözülmesi adına çaba sarf etmeyi görev edindik. Türkiye yürütme kurullarından da birer temsilcinin katılmasını istediğimiz ilk görüşme, DSD Grubu ile gerçekleştirildi. Yapılan görüşmede “işten atma kararının yanlış olduğu, bir emek örgütünde haklı ve meşru bir gerekçe olmaksızın işten atma olgusunun gündeme getirilemeyeceği ve kararın gözden geçirilerek iptal edilmesi gerektiği” ifade edilmiş, DSD Grubu temsilcileri ise iki gün içerisinde değerlendirerek cevap vereceklerini ifade etmişlerdir. Nihayetinde iki gün sonra MYK’da bulunan diğer gruplarla görüştüklerini, hiçbirinin karardan dönmek istemediklerini, karardan dönülse bile bu saatten sonra avukatla birlikte çalışmanın zor olacağını dolayısıyla kararı uygulayacaklarını ifade etmişlerdir. Yine Emek Hareketi Grubuyla görüşülerek aynı şekilde aktarımlarda bulunulmuş; Emek Hareketi Grubu temsilcileri ise DSD Grubunun söylediğiyle çelişik bir şekilde “konunun tarafı olmadıklarını, işten atma önerisini getirenlerin tekrar gündeme getirmeleri durumunda üzerlerine düşeni yapacaklarını” ifade ederek “sorumsuzluğunu” ortaya koymuştur. HÖC Grubu ise temsilcilerinin il dışında olduğunu bildirmiş ancak bir hafta sonra arayarak görüşebileceklerini ifade etmiş fakat DSD Grubunun cevabı doğrultusunda görüşmenin anlamsız olacağı düşünülerek bu grupla görüşülmemiştir. Her haliyle çelişkili açıklamalar samimiyetsizliğin ve ciddiyetsizliğin boyutlarını ortaya koymakla birlikte, tüm çabalarımıza rağmen kararı “oy birliği” ile alan DSD, Emek Hareketi ve HÖC, “birliklerindeki” ısrarı ortaya koyarak kararı uygulamışlardır. Görüşmeler sonrasında yaklaşık 250 BES üye, temsilci ve yöneticisinin imza koyduğu deklarasyonu, dikkate alma erdemini göstermeyecekleri ise zaten anlaşılmıştı!
Sorun münferit olmuş olsaydı, tahribat, bir emekçinin (üstelik hiç hak etmemişken yetersizliklerinden dem vurularak) işinden olmasının yaratacağı tahribatla sınırlı kalabilirdi! Ama sorun münferit değil! Oy birliği ile bir emekçinin işine son veren anlayışların süreç içinde oluşan çarpık yaklaşımları, üzerine gidilmediği takdirde normalleşme ve içselleştirilme riski taşımaktadır.
Devrimci büro emekçileri genel olarak kamu çalışanları ve büro emekçileri hareketindeki tıkanma ve daralmayı neoliberal politikaların kamuyu alt üst edişi karşısında sendikal hareketin politikasız kalışına bağlamaktadır. Yani büro emekçilerinin güvencesizleştirilmesi, farklı ücret politikaları ile parçalanması, kurumların piyasa merkezli yeniden yapılandırılması ve tasfiyesi gibi yapısal sorunlara devrimci çözümler üretememek temel neden olarak ele alınmaktadır.[1] Tabii ki bu yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişinde sendikal önderliğin devrimci mücadeleyle, devrimci ilkelerle kurduğu bağın önemi de ortadadır. Yapısal sorunlar karşısındaki tutum alıştan ziyade burada daha çok bürokratik, liberal ve pasifist yaklaşımların sonucu olarak ortaya çıkan çarpıklıklar ele alınacaktır.
Devrimci söylemlerin havada uçuştuğu bir süreçte pratik mücadelenin ve davranışların önemi üzerinde durulmalıdır. Hareketin gerilediği, denetimin, sorgulamanın ve eleştirinin en aza indiği bir ortamda ileri laflar insanı vezir yapmaktadır. Bilinmektedir ki devrimci anlayış söylemin değil mücadele içindeki pratik davranışların üzerine inşa edilmektedir. Hal böyleyken devrimci olmayan bir dizi yaklaşımın görünmez hale getirilebilmesi, üstünün örtülebilmesi başarı olarak değerlendirilmelidir(!)
Örneğin “söz yetki karar çalışanlara” sloganını kürsülerde şiar edinen BES MYK’sının pratikte ortaya koyduğu tutum aslında gerçeği ilan etmektedir. Genel Kuruldan sonra mücadele programı konusunda karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu (MTK) (Şube Yönetim Kurullarından seçimle gelen 1 ve Şube Temsilciler Kurullarından seçimle gelen her 1000 üyeye bir temsilciyle oluşur) iki yılda bir yapılan iki genel kurul arasında en az 4 defa olağan toplanması gerekirken bir önceki dönemde 2, içinde bulunduğumuz dönemde ise 16 ay geçmesine rağmen 1 kez toplanabilmiştir. Yine danışma kurulu organı olan Başkanlar Kurulu 16 ayda bir kez toplanmıştır.
Karar organı olan MTK’nın, içi Merkez Yürütme Kurulu tarafından boşaltılmaya çalışılmakta; işlevsiz hale getirilmektedir. Çünkü temsilcileri seçimle 2 yıllığına belirlenmesine rağmen kurul toplantısına gelemeyen temsilcisinin yerine başka “taraftarlar” yazılmakta, tıpkı toplanma zamanında olduğu gibi birçok konuda MTK yönetmeliği ihlal edilmektedir. Bir dizi eylem ve etkinlik kararlarının zaten yeteri kadar yapılmayan organ toplantılarının hemen öncesinde alınmış olması bu organları yok saymak anlamına gelmektedir. Yine en yetkili organımız olan Genel Kurulumuzda alınan birçok kararın uygulanmayışı da bu organa verilen önemi ortaya koymaktadır.
Şimdi şu soruları sormak gerekiyor. Çalışanların merkezi anlamda söz yetki ve karar sahibi olduğu iki organdan biri olan MTK’ya, Merkez Yürütme Kurulunun yaklaşımı “söz yetki karar çalışanlara” sloganıyla ne kadar bağdaşmaktadır? MYK’nın karar organı MTK’yı yok sayarak geliştirdiği merkezi anlayış eleştirdiğimiz TÜRK-İŞ’teki bürokratik merkeziyetçi anlayışa doğru giden bir yol değil midir?
4688 Sayılı sahte sendika yasası Merkez Yönetim Kurulunu karar organı olarak tarif etmiş olabilir. Ancak dişimizle tırnağımızla bedel ödeyerek yarattığımız mücadele hukukumuz MYK’yı, “merkez yürütme kurulu” olarak görevlendirmiştir. Tabanın sesi olan MTK’nın görev ve yetkileri MYK tarafından fiilen devralınmaktadır. Örneğin Hukuk ve TİS Sekreterliğinin liberal ağızla (MYK böyle tariflemiştir) “yeniden yapılandırılmasında” ya da işten atma gibi kritik konularda yetkili organ çok açık ki Merkez Temsilciler Kuruludur.
Mali konularda kolaycı, idameci ve grup çıkarları doğrultusunda olukça rahat davranan “yürütme kurulumuz” mali işlerle ilgili MTK’nın yetki ve görevlerini de uhdesinde toplamaktadır.
10 yıldır hak ediş olarak tarif edilmeyen fazla mesailer bu MYK tarafından hak olarak görülmüş ve sendikada geçirdikleri “fazla zamanlar” ücretlendirme yoluna gidilmiştir. Oysa MYK’ya seçildiklerinde fazla mesai almayacakları gün gibi ortadaydı. Eğer MYK üyelerinin 10 yıl sonra fazla mesai ücretlerini hak ediş olarak değerlendirme kararı doğruysa neden internet sitesinden de bunu yayınlama gereği duymadıkları da ayrı bir sorun olarak durmaktadır!
Diğer taraftan sendikal hareketimizde bir ilke de imza atan MYK’mız il temsilcilerine ve şube başkanlarına telefon ücreti adı altında para ödemeyi karar altına alarak sadece kendine bonkör olmadığını da göstermiştir. Bizce bu tür ödemeler doğru olmamakla birlikte bu kararların alınacağı yer ya genel kurul ya da MTK’dır.
Büro emekçilerinin eşit işe eşit ücret ilkesi ihlal edilerek parçalanmasına karşı ciddi mücadeleler sergileyen BES’te, MYK’nın sendika çalışanlarına yönelik benzer bir politikayı hayata geçirmesi çarpıklığın daniskasıdır. İki kişinin işini yapıyor diye bir sendika çalışanına fazla mesai adı altında “performans ücreti” ödenmesi hangi “iyi niyet”le açıklanabilir? Asıl olarak bu duruma itiraz eden sendika çalışanlarının toplu sözleşme sürecinde grev noktasına gelmelerini anlayamamak ve siyasi olarak gerekçelendirmek; emekçilerin grev haklarına saldırmak, en az sayıda emekçinin greve çıkmasını sağlamak için Çalışma Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunmak, toplu sözleşme sürecinde hakkını aradığı için bir emekçiyi işten atmak ne kadar da tanıdık geliyor! Bu durum ideolojik çarpıklığın nelere kadir olduğunun açık göstergesidir.
İşyerlerinde sıkça karşılaşmaya başladığımız ve karşı mücadele ettiğimiz mobbingin BES’te de hayat buluyor olması enteresandır. Sorarsanız asla ve kat’a böyle bir şey yoktur. Ancak sizinle dünyaya aynı gözle bakan emekçilere aynı ortamı paylaşmanıza rağmen selam verilmeyişi, savunma dahi alınmadan sürekli sözlü ve yazılı uyarı verilmesi psikolojik taciz değil de nedir?
Mücadeleyi basın açıklamaları, uygulanmayacağı belli saatlik iş bırakma eylemleri, dilekçe kampanyaları ve kurum yetkilileriyle görüşmeler kıskacında ele alan MYK’mız literatürümüze “molalı ve taşımalı eylem” kavramlarını sokmayı da başarmıştır. Öngörüsü yüksek MYK’mız, polis barikatına yüklenmeksizin barikatın aşılamayacağını görebilmiş, mola vererek, Maliye Bakanlığı önüne ayrı ayrı gitme ve orada toplanma kararı verebilmiştir. Yine MTK üyeleriyle 7 Ekim 2011 de yapılacak eylem YKM önünden başlayacakken her nedense yürüyüş iptal edilerek yine GİB önüne otobüslerle gitme kararı alınabilmiştir. Meclis koridorlarında yana yakıla milletvekili peşinde koşarak soru önergesi verdirme çabaları da taktirle karşılanması gereken yeni bir mücadele biçimi olsa gerek!
Büro emekçileri hareketinin tarihinde önemli direnişler vardır halbuki. Kamu çalışanları hareketinin Kızılay’a girme ve Kızılay’ı zaptetme teşebbüslerinde büro emekçilerinin payı reddedilemez. Fiili meşru ve militan bir çizgiden kopuştur hak etmediğimiz halde bizleri yeni kavramlarla buluşturan. Birlikte yarattığımız bu tarih bu kadar kolay unutulmamalıdır. Bizlerin görevi yarattığımız tarihi ve mücadele birikimini korumak, geliştirmek, yarına aktarmak ve tabi ki yeni tarihler yazmaktır.
Çünkü önemli bedeller ödemiştir devrimci emek hareketimiz. Sürgünler, soruşturmalar, işten atılmalar bile şehitlerimizin ödediği bedel yanında hafif kalmaktadır. Unutmak felakettir bizim için. Devraldığımız devrimci mirası tüketmektir hoyratça. Bu ortak mirası, kültürü hiçbirimizin hoyratça kullanma; tüketme hakkı yoktur.
Bu durum herkesçe veri olarak kabul ediliyorsa, BES Genel Başkanın “kafasına almış olduğu darp” üzerinden kendi reklamını yapması nasıl ele alınmalıdır. Bu olayın gerçekten vuku bulduğunu kabul etsek bile mücadele içindeki bir insanın hele de bu Genel Başkansa, sayfalar dolusu yazı yazarak kendini övmesi, kendi adına ve BES adına ayrı ayrı sms ve e-mail yağdırması en azından Hopa’da öldürülen Metin Lokumcu’ya ve günlerce tutuklu kalarak işkence gören BES üyelerine karşı ayıptır. Tarihi kahramanların değil, örgütlü halkın ve emekçilerin yazdığı gerçeğinin Marksizmi okumaya yeni başlayanların ilk öğrendiği şeylerden biri olduğunu Genel Başkanın da bilmesinde fayda olduğunu düşünmekteyiz. Aksi halde peşinden gideceğimiz kahraman kendisi olmazdı zaten! Ancak açıklanması gereken diğer mesele ise MYK’nın diğer üyelerinin buna nasıl göz yumduğudur.
Devrimci büro emekçileri olarak büro emekçileri hareketinin gerileme, daralma ve etkisizleşmesinin birçok nedeni olmakla birlikte temel nedenin yukarıda değindiğimiz yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişi olduğunu belirtmiştik. Bilinmelidir ki hayata, işyerlerindeki ve yaşam alanlarındaki çatışmalara her zaman devrimci bakabilmek ancak yapısal sorunlara devrimci çözümler ürettirebilecektir. Sendikal bürokrasinin, gerici ve ırkçı sendikaların, liberalizmin, AKP’nin kuşatması altındayken bu kuşatmayı yarabilmenin yolu devrimci ilkelerimize daha sıkı sarılmaktan geçmektedir. Tüm büro emekçilerini son yıllarda silikleşen bu ilkelerimizin üzerindeki tozu silmeye, davet ediyoruz.
Başta Şube Temsilciler Kurulu ve Merkez Temsilciler Kurulu üyelerimiz olmak üzere tüm büro emekçilerini birlikte yarattığımız hukuk ve değerler adına kurulları işleterek ilerleten tartışmalar yapmaya; MYK’yı acilen Merkez Temsilciler Kurulunu toplamaya davet ediyoruz.
29 Temmuz 2011
11 Haziran 2010 Cuma
AKP'nin "Kamu Yönetimi Reformu" adlı yeni saldırı programını durdurabiliriz
İsrail'in Gazze' ye yardım için giden Mavi Marmara gemisine saldırması ve dokuz Türkiye vatandaşını öldürmesi ülke gündeminin baş sırasına oturdu. Bu saldırının yarattığı tepki ve sokağa yansıyan protesto gösterilerinin dozu azalsa bile konu ulusal ve uluslararası çeşitli platformlarda tartışılmaya devam ediliyor. Bütün dikkatler Türkiye-İsrail ilişkilerine çevrilmişken tam da bu toz duman içinde AKP iktidarı tüm emekçileri ve toplumsal yaşamımızı derinden etkileyecek olan bir saldırı programını uygulamaya hazırlanıyor. AKP iktidarının "kamu yönetimi reformu" olarak adlandırdığı program yeniden gündeme alındı. 2003 yılından beri zaman zaman gündeme getirilen ve parça parça gerçekleştirilen bu program kuşkusuz emekçi halka ve topumsal yaşamımıza yönelik çok yönlü bir saldırı programıdır.
Bu programın asıl amacı; kamusal hizmetleri özelleştirerek piyasanın acımasız iradesine sunmak ve emekçileri güvencesiz/örgütsüz bir yaşama mahkum etmek olarak özetlenebilir.
Bu konu elbette tüm ayrıntıları ile tartışılacaktır. Ancak ben bu geniş ve çok kapsamlı konunun emek hareketine dair olası etkilerine değinmek ve tartışmayı bu cepheden sürdürmek istiyorum. Artık emek hareketi ve mücadelesi ile ilgilenen hemen herkes biliyor ki; sermayenin toplumu baştan aşağı yeniden dizayn ederken yapmak istediği şey; ülkeyi uluslararası sermaye için açık pazar, işçileri de bu pazarda esnek ve güvencesiz çalışmak zorunda olan köleler haline getirmektir. Bu proje gerçekleştiğinde ülkemiz güvencesiz ve örgütsüz bırakılan işçilerin iş ve ekmek davası için birbiriyle kıyasıya çekişme, rekabet hatta kavga içinde olacakları ucuz işgücü cenneti haline gelecektir. Bu kötü gidişin olumsuz etkileri şimdiden görülmektedir.
Peki bu durum karşısında sendikacılar ve işçi önderleri ne düşünüyor, neler yapıyor? Uzunca bir zamandan beri geleneksel-kadrolu işçi kitlesi içinde çalışmaya alışık olan sendikacılar ve emek hareketi örgütleyicileri kadrosuz, güvencesiz ve taşeron işçileri karşısında ayaklarının altındaki toprağın kaydığını (işten çıkarmalar, statü değişikliği vb. nedenlerle hızla üye kaybına uğradıklarını) gördükçe ısrarla erimekte ve küçülmekte olana sarılmaktan yanı geçmişi temsil edene ve onun örgütlenme modellerine sarılmaktan geri durmuyorlar. İşler eskisi gibi olmadığını bile bile sorunlara eski pencereden bakıp, eski yöntemleri klavuz ediniyorlar. Oysa sermaye özelleştirme-taşeronlaştırma yolu ile iktisadi alanın tamamında (özel-kamusal) köklü bir değişime giderken, çalışan işçileri de kadrosuz, güvencesiz ve esnek çalışmaya mahkum köleler haline getirmeyi amaçlamaktadırlar.
Uygulanan neo-liberal ekonomik programlar sonucu sendika üyelerinin ve kadrolu çalışan işçilerin sayısı her geçen gün hızla azalırken işçi sınıfının nicel yapısında ise tarihinde olmadığı kadar büyük bir artış görülmektedir. Ancak işçi denilince; işe başladığı işyerinde emekli oluncaya kadar kadrolu çalışan, grev ve toplu sözleşme hakkı yasalarla tanınmış, ikramiyeler ve sosyal haklarla donatılmış geleneksel işçi modelinden başka bir şey anlamayanlar işçi sınıfının yapısında yaşanan bu çarpıcı değişimi görmemekte ısrar ediyorlar. Oysa bu durum çoktandır değişmeye başladı bile. Artık birçok işyerinde sözleşmeli ve taşeron işçilerin sayısı kadrolu işçileri geçmiş vaziyette. Sendikasız, sigortasız çalıştırma hızla yaygınlaştı. Bu durum özel ve kamu sektöründe kolayca gözlenebilir.
Bir gerçeği görmek zorundayız, tarih sahnesine yeni işçi kitleleri çıkmaya başladı . Bunlar genç, kadın, çocuk, göçmen, sözleşmeli, güvencesiz işçilerdir. İşçi ve emek hareketini ögütlemeye soyunanlar ve sendikacılar bu gerçeği görmeden yola devam etmekteki ısrarlarından vazgeçmelidirler
Bu konu kuşkusuz geniş, kapsamlı ve derinlikli bir konu olarak daha çok tartışılmaya muhtaçtır. Biz yine bu yazı ile amaçlanan konuya dönelim. Bu yazı esas olarak son günlere yeniden ısıtılıp gündeme getirilen "kamu yönetimi reformu" tartışmalarına dikkati çekmeyi amaçlamaktadır. Bu konuda özellikle kamuda örgütlenen veya örgütlenmeye çalışan sendikaların sözkonusu tasarının birinci dereceden muhatabı olduğunu düşünüyorum. Daha şimdiden eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok kamu alanı sermayeye açılmış ve bu alanlarda hizmetin şimdilik bir bölümü özel sektör tarafından paralı olarak verilmeye başlanmıştır. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere bu alanlarda çalışanlar daha şimdiden kadrolu, sözleşmeli, taşeron işçisi olarak hizmet üretmektedirler.
Gündeme getirilen tasarı ile problemin daha da büyüyeceği bilinmektedir. Bu nedenle daha fazla geç olmadan emek hareketi derlenip toparlanarak kendisine yönelik bu saldırı programını durdurmalıdır. Ancak bunun nasıl olacağı üzerine ciddi tartışmalar yapmak ve bir an önce harekete geçmek gerekmektedir.
Tekel işçilerinin güvenceli iş mücadelesinin konfederasyonların sözde desteği ile büyüyüp ve bir genel greve, genel direnişe yol açacağını sananlar fena halde yanıldılar. Bu ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak şu kadarını belirtmeden geçemeyeceğim . Nerede ve hangi işkolunda ve statüsü ne olursa olsun, işi sınıfının mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmeyen işkolu sendikacılığı anlayışı ile gerçek sınıf dayanışması yaratılamaz. "Dışarıdan" sözde sınıf dayanışması içine giren, niteliği ve zihniyeti belli konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi bırakın mücadeleyi büyütmek bir yana; Tekel’de yanan mücadele ateşinin daha fazla büyümeden söndürülmesine hizmet etmiştir. Çünkü bu konfederasyonların mücadele ve örgütlenme anlayışı işçi sınıfının mücadele birliğini yaratmaya değil oturdukları koltukları korumaya hizmet etmektedir. (Burada KESK'i diğerlerinden kısmen ayırmakla birikte onların da kendilerini var eden noktadan hızla uzaklaşarak geleneksel-bürokratik sendikalar kervanına katılmaya yöneldiğini söylemeliyim.)
Bilinmelidir ki; AKP hükümeti eliyle gündeme getirilen bu saldırı programı aynı zamanda ve esas olarak IMF programının bir sonucudur. AKP hükümeti "IMF ile anlaşmadan" IMF programı uygulayacak kadar pervasızlaşmış bir hükümettir. Bu program karşısında tüm emek güçlerinin güçlü bir barikat oluşturmaları bir zorunluluktur. Bunun gerçekleşmesinin en temel hareket noktası ise saldırının şu veya bu iş koluna değil toplumsal yaşamımıza ve tüm emekçi halka dönük bir saldırı olduğu gerçeğinin görülmesidir.
Kamu yönetimi reformu olarak sunulan bu saldırıya karşı oluşturulacak bir mücadele programı yeni ve gerçek bir emek hareketi yaratılmasının da ilk ve anlamlı bir adımı olabilir. Bu programın eksenine güvencesiz çalışma problemi konularak emek hareketinin ve topumsal yaşamımızın diğer sorunları ile olabildiğince genişletilebilir. Böyle bir adımın atılmasından yana olan sendikalar öncelikle zihniyet olarak düzenin kendilerini sürüklediği toplu görüşme-toplu-sözleşme ile sınırlı çerçevesinin dışına çıkmalıdırlar. Bu sendikalar içine hapsoldukları çerçevenin dışında da milyonlarca işçi ve işssiz emekçiningüvenli bir iş ve insanca bir yaşam için mücadele ettiklerini görerek, kendilerini yeni- ortak ve daha geniş bir mücadele alanının birer kurucusu olarak konumlandırmalıdırlar. Bu sendikalar bağımsız örgütsel varlıklarını-tüzel kişiliklerini koruyarakenerjilerini işkolu ve statü ayrımı yapmadan tüm işçilerin ortak mücadelesini yürütecek örgütlenmelerin yaratılması süreçlerinin oluşmasına akıtmalıdırlar.
Böyle bir adım sendikaları toplu sözleşme-görüşme zemininde ve kendi alanlarının sorunları mücadelesinde de daha güçlü kılacaktır. Ancak böyle bir anlayışla gerçek sınıf dayanışmasının olumlu sonuçları alınabilir. Yoksa Tekel eyleminde olduğu gibi işçilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu zorunlu olarak yan yana gelerek genel grev gibi kendi boylarını bile aşan büyük eylem kararlarını deklare eden konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi ile başarı sağlanamaz. Türkiye işçi sınıfı tarihinde bu fotoğraflardan onlarcasını bulmak mümkündür ve bunlar birer ibret fotoğrafı olarak kalmıştır. Mevcut zihniyetlerle yanyana gelerek ortak açıklama yapan konfederasyonların sayısı dört değil, on dört de olsa sonuç değişmeyecekir. Mevcut konfederasyonların yan yana gelişi işçilerin birliği olarak sunulamaz. Artık bu beyhude çabalardan ve beklentiden kurtulmak gerekir. İşçi sınıfını mücadelesi ancak, işçilerin gerçek iradelerinin sendika yönetimlerine yansıdığı örgütlerle büyür ve başarıya ulaşır. Emek hareketinin samimi öncüleri ve neferleri sendika ağalarının ve devlet sendikacılığının egemen olduğu adı konfederasyon olan bu kuruluşların yanyana gelişi ile işçilerin birliğinin sağlanmış olacağı ve mücadelenin böyle bir yolla başarıya ulaşacağı hayallerini terk etmeli ve pembe bile olmayan bu rüyadan uyanarak bir an önce işçi ve emekçilerin gerçek ve ortak örgütlerini oluşturma seferberliğini başlatmalıdırlar.
Bu konuda birinci derecede görev KESK ve bağlı sendikalar ile oralarda mücadeleyi örgütleyen kamu emekçilerine düşmektedir. Onların içinden çıktıkları tarih ve süreç yeni ve ortak bir emek hareketinin yaratılmasında bir avantaj olarak değerlendirilmelidir. Bu durum ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının yüz yılı aşan mücadele tarihini görmezden gelmek ve tarihi kamu emekçileri ile başlatmak gibi akıl, bilim ve izan dışı bir tespit olarak anlaşılmamalı. Tam tesine onları var edenin işçi sınıfının ülkemizde ve dünyada yarattığı birikim olduğu bir an bile akıllardan çıkarılmamalıdır. Dünya ve Türkiye işçi sınıfının tarihi ve özel olarak da; KAVEL direnişi, 15-16 HAZİRAN direnişi, DGM direnişi, TARİŞ, YENİ ÇELTEK direnişleri, ZONGULDAK işçi yürüyüşü, BAHAR EYLEMLERİ olmadan ve iyi okunmadan kamu emekçileri hareketi anlaşılamaz. KESK'i ve kamu emekçilerini işaret etmemizin nedeni tamamıyla konjonktüreldir.
Yazıda da belirtildiği gibi kamu yönetimi reformu adıyla işçilere ve toplumsal yaşamımıza yönelik saldırı karşısında YENİ ve ORTAK bir EMEK HAREKETİ yaratılması bir kalkış noktası olma potansiyeli taşıyorsa, ki öyledir; daha şimdiden sözleşmeli, ücretli çalışanların önemli bir sayıda olduğu kamusal alanın ve bu alanda örgütlü bulunan KESK ve bağlı sendikaların karşı karşıya kaldığı görev ve sorumlulukları açısından dikkati o yöne çekmiştim.Yoksa daha bugünden bu yeni emek hareketinin ve kurucu unsularının örgütlenmesi ve mücadelesini sürdüren DEV-SAĞLIK-İŞ, LİMTER-İŞ başta olmak üzere DİSK ve TÜRK-İŞ içinde yer alan birçok sendika ile işçi önderinin misyonları ve varlığı/önemi yok sayılamaz. Gerçek emek hareketi işçi ve emekçilerin parçalanmış, farklılıklar arzeden, değişik statülerde çalışan tüm potansiyeli ve sorunları harmanlanarak oluşurulan bir programla yaratılır. Geleceğe yürürken işlevini tüketmekte olan dünün araçları ile değil, yarının araçları esas alınmalıdır. Geleneksel sendikacılık işçi sınıfı mücadele tarihine şanlı zaferler ve ağır yenilgilerle dolu bir miras bırakarak ömrünü tamamlamaktadır. Yönümüzü yeni sorunlarla boğuşacak ve yeni zaferler kazanacak yeni bir emek hareketine çevirelim. "Kamu yönetimi reformu" adı ile gündeme gelen saldırılar karşısında yakacağımız mücadele ateşi neden yeni emek hareketinin işaret fişeği olmasın?
Bu programın asıl amacı; kamusal hizmetleri özelleştirerek piyasanın acımasız iradesine sunmak ve emekçileri güvencesiz/örgütsüz bir yaşama mahkum etmek olarak özetlenebilir.
Bu konu elbette tüm ayrıntıları ile tartışılacaktır. Ancak ben bu geniş ve çok kapsamlı konunun emek hareketine dair olası etkilerine değinmek ve tartışmayı bu cepheden sürdürmek istiyorum. Artık emek hareketi ve mücadelesi ile ilgilenen hemen herkes biliyor ki; sermayenin toplumu baştan aşağı yeniden dizayn ederken yapmak istediği şey; ülkeyi uluslararası sermaye için açık pazar, işçileri de bu pazarda esnek ve güvencesiz çalışmak zorunda olan köleler haline getirmektir. Bu proje gerçekleştiğinde ülkemiz güvencesiz ve örgütsüz bırakılan işçilerin iş ve ekmek davası için birbiriyle kıyasıya çekişme, rekabet hatta kavga içinde olacakları ucuz işgücü cenneti haline gelecektir. Bu kötü gidişin olumsuz etkileri şimdiden görülmektedir.
Peki bu durum karşısında sendikacılar ve işçi önderleri ne düşünüyor, neler yapıyor? Uzunca bir zamandan beri geleneksel-kadrolu işçi kitlesi içinde çalışmaya alışık olan sendikacılar ve emek hareketi örgütleyicileri kadrosuz, güvencesiz ve taşeron işçileri karşısında ayaklarının altındaki toprağın kaydığını (işten çıkarmalar, statü değişikliği vb. nedenlerle hızla üye kaybına uğradıklarını) gördükçe ısrarla erimekte ve küçülmekte olana sarılmaktan yanı geçmişi temsil edene ve onun örgütlenme modellerine sarılmaktan geri durmuyorlar. İşler eskisi gibi olmadığını bile bile sorunlara eski pencereden bakıp, eski yöntemleri klavuz ediniyorlar. Oysa sermaye özelleştirme-taşeronlaştırma yolu ile iktisadi alanın tamamında (özel-kamusal) köklü bir değişime giderken, çalışan işçileri de kadrosuz, güvencesiz ve esnek çalışmaya mahkum köleler haline getirmeyi amaçlamaktadırlar.
Uygulanan neo-liberal ekonomik programlar sonucu sendika üyelerinin ve kadrolu çalışan işçilerin sayısı her geçen gün hızla azalırken işçi sınıfının nicel yapısında ise tarihinde olmadığı kadar büyük bir artış görülmektedir. Ancak işçi denilince; işe başladığı işyerinde emekli oluncaya kadar kadrolu çalışan, grev ve toplu sözleşme hakkı yasalarla tanınmış, ikramiyeler ve sosyal haklarla donatılmış geleneksel işçi modelinden başka bir şey anlamayanlar işçi sınıfının yapısında yaşanan bu çarpıcı değişimi görmemekte ısrar ediyorlar. Oysa bu durum çoktandır değişmeye başladı bile. Artık birçok işyerinde sözleşmeli ve taşeron işçilerin sayısı kadrolu işçileri geçmiş vaziyette. Sendikasız, sigortasız çalıştırma hızla yaygınlaştı. Bu durum özel ve kamu sektöründe kolayca gözlenebilir.
Bir gerçeği görmek zorundayız, tarih sahnesine yeni işçi kitleleri çıkmaya başladı . Bunlar genç, kadın, çocuk, göçmen, sözleşmeli, güvencesiz işçilerdir. İşçi ve emek hareketini ögütlemeye soyunanlar ve sendikacılar bu gerçeği görmeden yola devam etmekteki ısrarlarından vazgeçmelidirler
Bu konu kuşkusuz geniş, kapsamlı ve derinlikli bir konu olarak daha çok tartışılmaya muhtaçtır. Biz yine bu yazı ile amaçlanan konuya dönelim. Bu yazı esas olarak son günlere yeniden ısıtılıp gündeme getirilen "kamu yönetimi reformu" tartışmalarına dikkati çekmeyi amaçlamaktadır. Bu konuda özellikle kamuda örgütlenen veya örgütlenmeye çalışan sendikaların sözkonusu tasarının birinci dereceden muhatabı olduğunu düşünüyorum. Daha şimdiden eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok kamu alanı sermayeye açılmış ve bu alanlarda hizmetin şimdilik bir bölümü özel sektör tarafından paralı olarak verilmeye başlanmıştır. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere bu alanlarda çalışanlar daha şimdiden kadrolu, sözleşmeli, taşeron işçisi olarak hizmet üretmektedirler.
Gündeme getirilen tasarı ile problemin daha da büyüyeceği bilinmektedir. Bu nedenle daha fazla geç olmadan emek hareketi derlenip toparlanarak kendisine yönelik bu saldırı programını durdurmalıdır. Ancak bunun nasıl olacağı üzerine ciddi tartışmalar yapmak ve bir an önce harekete geçmek gerekmektedir.
Tekel işçilerinin güvenceli iş mücadelesinin konfederasyonların sözde desteği ile büyüyüp ve bir genel greve, genel direnişe yol açacağını sananlar fena halde yanıldılar. Bu ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak şu kadarını belirtmeden geçemeyeceğim . Nerede ve hangi işkolunda ve statüsü ne olursa olsun, işi sınıfının mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmeyen işkolu sendikacılığı anlayışı ile gerçek sınıf dayanışması yaratılamaz. "Dışarıdan" sözde sınıf dayanışması içine giren, niteliği ve zihniyeti belli konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi bırakın mücadeleyi büyütmek bir yana; Tekel’de yanan mücadele ateşinin daha fazla büyümeden söndürülmesine hizmet etmiştir. Çünkü bu konfederasyonların mücadele ve örgütlenme anlayışı işçi sınıfının mücadele birliğini yaratmaya değil oturdukları koltukları korumaya hizmet etmektedir. (Burada KESK'i diğerlerinden kısmen ayırmakla birikte onların da kendilerini var eden noktadan hızla uzaklaşarak geleneksel-bürokratik sendikalar kervanına katılmaya yöneldiğini söylemeliyim.)
Bilinmelidir ki; AKP hükümeti eliyle gündeme getirilen bu saldırı programı aynı zamanda ve esas olarak IMF programının bir sonucudur. AKP hükümeti "IMF ile anlaşmadan" IMF programı uygulayacak kadar pervasızlaşmış bir hükümettir. Bu program karşısında tüm emek güçlerinin güçlü bir barikat oluşturmaları bir zorunluluktur. Bunun gerçekleşmesinin en temel hareket noktası ise saldırının şu veya bu iş koluna değil toplumsal yaşamımıza ve tüm emekçi halka dönük bir saldırı olduğu gerçeğinin görülmesidir.
Kamu yönetimi reformu olarak sunulan bu saldırıya karşı oluşturulacak bir mücadele programı yeni ve gerçek bir emek hareketi yaratılmasının da ilk ve anlamlı bir adımı olabilir. Bu programın eksenine güvencesiz çalışma problemi konularak emek hareketinin ve topumsal yaşamımızın diğer sorunları ile olabildiğince genişletilebilir. Böyle bir adımın atılmasından yana olan sendikalar öncelikle zihniyet olarak düzenin kendilerini sürüklediği toplu görüşme-toplu-sözleşme ile sınırlı çerçevesinin dışına çıkmalıdırlar. Bu sendikalar içine hapsoldukları çerçevenin dışında da milyonlarca işçi ve işssiz emekçiningüvenli bir iş ve insanca bir yaşam için mücadele ettiklerini görerek, kendilerini yeni- ortak ve daha geniş bir mücadele alanının birer kurucusu olarak konumlandırmalıdırlar. Bu sendikalar bağımsız örgütsel varlıklarını-tüzel kişiliklerini koruyarakenerjilerini işkolu ve statü ayrımı yapmadan tüm işçilerin ortak mücadelesini yürütecek örgütlenmelerin yaratılması süreçlerinin oluşmasına akıtmalıdırlar.
Böyle bir adım sendikaları toplu sözleşme-görüşme zemininde ve kendi alanlarının sorunları mücadelesinde de daha güçlü kılacaktır. Ancak böyle bir anlayışla gerçek sınıf dayanışmasının olumlu sonuçları alınabilir. Yoksa Tekel eyleminde olduğu gibi işçilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu zorunlu olarak yan yana gelerek genel grev gibi kendi boylarını bile aşan büyük eylem kararlarını deklare eden konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi ile başarı sağlanamaz. Türkiye işçi sınıfı tarihinde bu fotoğraflardan onlarcasını bulmak mümkündür ve bunlar birer ibret fotoğrafı olarak kalmıştır. Mevcut zihniyetlerle yanyana gelerek ortak açıklama yapan konfederasyonların sayısı dört değil, on dört de olsa sonuç değişmeyecekir. Mevcut konfederasyonların yan yana gelişi işçilerin birliği olarak sunulamaz. Artık bu beyhude çabalardan ve beklentiden kurtulmak gerekir. İşçi sınıfını mücadelesi ancak, işçilerin gerçek iradelerinin sendika yönetimlerine yansıdığı örgütlerle büyür ve başarıya ulaşır. Emek hareketinin samimi öncüleri ve neferleri sendika ağalarının ve devlet sendikacılığının egemen olduğu adı konfederasyon olan bu kuruluşların yanyana gelişi ile işçilerin birliğinin sağlanmış olacağı ve mücadelenin böyle bir yolla başarıya ulaşacağı hayallerini terk etmeli ve pembe bile olmayan bu rüyadan uyanarak bir an önce işçi ve emekçilerin gerçek ve ortak örgütlerini oluşturma seferberliğini başlatmalıdırlar.
Bu konuda birinci derecede görev KESK ve bağlı sendikalar ile oralarda mücadeleyi örgütleyen kamu emekçilerine düşmektedir. Onların içinden çıktıkları tarih ve süreç yeni ve ortak bir emek hareketinin yaratılmasında bir avantaj olarak değerlendirilmelidir. Bu durum ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının yüz yılı aşan mücadele tarihini görmezden gelmek ve tarihi kamu emekçileri ile başlatmak gibi akıl, bilim ve izan dışı bir tespit olarak anlaşılmamalı. Tam tesine onları var edenin işçi sınıfının ülkemizde ve dünyada yarattığı birikim olduğu bir an bile akıllardan çıkarılmamalıdır. Dünya ve Türkiye işçi sınıfının tarihi ve özel olarak da; KAVEL direnişi, 15-16 HAZİRAN direnişi, DGM direnişi, TARİŞ, YENİ ÇELTEK direnişleri, ZONGULDAK işçi yürüyüşü, BAHAR EYLEMLERİ olmadan ve iyi okunmadan kamu emekçileri hareketi anlaşılamaz. KESK'i ve kamu emekçilerini işaret etmemizin nedeni tamamıyla konjonktüreldir.
Yazıda da belirtildiği gibi kamu yönetimi reformu adıyla işçilere ve toplumsal yaşamımıza yönelik saldırı karşısında YENİ ve ORTAK bir EMEK HAREKETİ yaratılması bir kalkış noktası olma potansiyeli taşıyorsa, ki öyledir; daha şimdiden sözleşmeli, ücretli çalışanların önemli bir sayıda olduğu kamusal alanın ve bu alanda örgütlü bulunan KESK ve bağlı sendikaların karşı karşıya kaldığı görev ve sorumlulukları açısından dikkati o yöne çekmiştim.Yoksa daha bugünden bu yeni emek hareketinin ve kurucu unsularının örgütlenmesi ve mücadelesini sürdüren DEV-SAĞLIK-İŞ, LİMTER-İŞ başta olmak üzere DİSK ve TÜRK-İŞ içinde yer alan birçok sendika ile işçi önderinin misyonları ve varlığı/önemi yok sayılamaz. Gerçek emek hareketi işçi ve emekçilerin parçalanmış, farklılıklar arzeden, değişik statülerde çalışan tüm potansiyeli ve sorunları harmanlanarak oluşurulan bir programla yaratılır. Geleceğe yürürken işlevini tüketmekte olan dünün araçları ile değil, yarının araçları esas alınmalıdır. Geleneksel sendikacılık işçi sınıfı mücadele tarihine şanlı zaferler ve ağır yenilgilerle dolu bir miras bırakarak ömrünü tamamlamaktadır. Yönümüzü yeni sorunlarla boğuşacak ve yeni zaferler kazanacak yeni bir emek hareketine çevirelim. "Kamu yönetimi reformu" adı ile gündeme gelen saldırılar karşısında yakacağımız mücadele ateşi neden yeni emek hareketinin işaret fişeği olmasın?
İsmet Aktaş- 11 Haziran 2010
9 Nisan 2010 Cuma
Yeni Bir Yol Ayrımında BES Genel Kurulu
Büro Emekçileri Sendikasının 5. Olağan Genel Kurul süreci devam ederken önemli bir aşaması olan Şube Genel Kurulları tamamlandı. BES Şube Genel Kurulları, Tekel işçilerinin direnişiyle birlikte emek hareketinde uzun yıllardır görülmeyen bir hareketliliğin içerisinde gerçekleşmesine karşın belki de tarihinin en coşkusuz ve heyecansız genel kurulları olarak gerçekleştirildi. Örgütün omurgasını, mücadelenin motor gücünü oluşturan şubelerin en geniş, en politik ve en yetkili kurullarının bu hali önümüzdeki süreç açısından tehlike sinyalleri olarak değerlendirilmek zorundadır.
Şube Genel Kurulları, büro emekçilerinin parçalandığı, hak kayıplarının en yoğun yaşandığı bir süreçte var olan statükoyu korumaya dayalı, sendikanın geleceğinin siyasal ve kişisel hesaplara kurban edildiği, Genel Kurul delegelerine mücadelenin öznesi gözüyle değil; burjuva siyaseti misali “oy” gözüyle bakıldığı, Genel Kurulların alışkın olmadığımız bir biçimde sandığa kilitlendiği, “seçimi” kazanmak için bir takım ırkçı söylemler geliştirmek gibi her şeyin mübah görüldüğü, eleştiri özeleştiri mekanizmalarının işletilmediği, iş kolunda yaşanan neo liberal değişimin sonuçlarının yarattığı ve artık kronikleşmeye başlayan sorunlara karşı nasıl bir mücadele sürecinin örülebileceği tartışmasının yanından bile geçilmediği genel kurullar olarak tarihteki yerini almıştır.
Elbette bugüne kadar yapılan genel kurul süreçlerinde de benzer durumlar yaşanmıştır. Ancak kürsü kullanımının tüm kongrelerde yok denecek kadar az olması, delegelerin oy kullanma saatine çağrılması ya da arabalarla evlerinden toplanması, durumun vahametini ortaya koymaktadır.
Oysa süreç yenilenmeyi; basit anlamıyla her düzeyde yönetimdekilerin değişimini değil, tepeden tırnağa yenilenmeyi dayatıyor. Emekçilerin ve Halkın hakları mücadelesini dert edinen örgütler sağlam bir ideolojik-politik hat oluşturmalı, örgütsel tahkimata giderek günün ihtiyaçlarına uygun bir örgütsel biçim, hak alıcı bir eylem çizgisi yaratmalı ve yeni bir sendikal kültürü tüm bu sürecin tutkalı haline getirmelidir.
Bilindiği gibi 24 Ocak kararlarıyla birlikte uygulamaya koyulan neo liberal politikalar öncelikle işçi sınıfının geleneksel örgütlerine saldırıdır ve bir bütün olarak emekçileri ve halkı örgütsüz bırakmıştır. Sonrasında yaşananlar ise artık herkes tarafından koro halinde söylenmeye başlanmıştır. Kamu kurumları, fabrikalar özelleştirilmiş, kamu hizmetleri taşeron şirketler eliyle gördürülmeye başlanmış, kamu da dahil parçalı ve esnek istihdam esas hale getirilmiş, işçi ve emekçiler TKY ve yönetişim gibi tekniklerle “yüceltilmiş”, devletin “asli işlerinden” olan yargı, sosyal güvenlik, vergi gibi hizmetler piyasa merkezli verilmeye başlanmıştır.
Tüm bu politikaların tesadüfî olmadığı, neo liberalizmin, emperyalist kapitalist sistemin bütünlüklü bir stratejisi olduğu ve bu yeni stratejiye karşı emekçilerin eski stratejiyle mücadele edemeyeceği yeni, devrimci bir emek hareketi stratejisi üretilmesi gerektiği tespitini artık herkes yapmalıdır. İşte yukarıda bahsi geçen yenilenmeye buradan başlanmalıdır.
BES Şube Genel Kurullarında böyle bir yenilenme sürecinin ilk adımları açısından önemli bir fırsat kaçırılmıştır. Oysa büro iş kolu, devletteki neo liberal değişim ve dönüşümün en yalın haliyle görülebildiği alanlardan biri haline gelmiştir ve bu süreç tamamlanmak üzeredir. Şöyle ki;
1. AKP iktidarı dönemi, büro emekçilerinin toplu görüşme süreçlerinde verilen yüzdelik zamlarla daha da yoksullaştırıldığı bir süreç olarak yaşanmaktadır. Büro emekçileri ucu ucuna yaşar hale gelmiştir. Binlerce büro emekçisi kredilerle, kredi kartlarıyla boğuşmakta; ay sonunu zor getirmektedir. Toplumun tüm kesimleri gibi büro emekçileri de artık eğitim, sağlık, ulaşım, doğalgaz, elektrik ve su gibi temel hizmetlere çok daha fazla paralar ödemek zorundalar. Bir yandan yüzdelik zamlar, diğer taraftan kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi ve yapılan ücret zamlarına bakıldığında kamu çalışanlarının ciddi anlamda yoksullaştırıldığı görülmektedir.
2. Büro iş kolunda öngörülen istihdam anlayışı artık gün gibi ortadadır. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına paralel olarak büro emekçileri de iş güvencesiz çalışmaya zorlanmaktadır. Daha çok eğitim ve sağlık alanlarında görülen güvencesiz çalıştırma biçimleri artık büro iş kolunda da hayat bulmakta, 4/B, 4/C, taşeron çalıştırma yaygınlaşmaktadır.
3. Tüm kamuda olduğu gibi büro iş kolundaki çalışanların parçalanması stratejisi sadece farklı statülerde çalıştırmaya dayandırılmamaktadır. Uygulamaya koyulan uzmanlaştırma politikaları; uzman-uzman olmayan ayrımı, aynı işi yapanlara farklı ücret uygulamaları, performansa göre ücret uygulamaları da kadrolu büro emekçilerini parçalamayı hedef almaktadır. İlk olarak güvenceli ve güvencesiz olmak üzere, daha sonra da farklı ücret uygulamaları ile yaratılan parçalanma, çalışanlar arasındaki dayanışma ve birlikte mücadele eğilimlerini zayıflatmaktadır.
4. Vergi, sosyal güvenlik ve yargı politikalarındaki adaletsiz uygulamalardan muzdarip olan yurttaşların tepkisini gösterdiği kişiler de yine büro emekçileridir. Ağır iş yükü altında çalışan büro emekçileri bir de canı yanan yurttaşların sözlü ve fiziki saldırılarına maruz kalmaktadırlar.
5. Otomasyon sistemi ile birlikte işleri paket programlar yoluyla yürütme ve parçalama uygulamaları bütün haliyle büro emekçilerini vasıfsızlaştırmakta, köreltmektedir.(Her ne kadar bir kısmına uzman dense de). Mevzuatın ülke gündemi gibi hızlı değişimi ile birlikte büro emekçileri yaptıkları işe yabancılaştırılmakta; değersizleştirilmektedir.
Büro iş kolunda yaşanan bu gerilimli durum aynı zamanda bir hareketliliği ifade etmektedir. Böyle bir hareketliliğin aktörleri olan büro emekçileri, fiili, meşru ve militan bir mücadele konusunda gözünü budaktan sakınmayacağını çeşitli tarihsel dönemlerde göstermiştir. Mesele, böyle bir hareketliliğin içerisinde büro emekçilerinin bu dinamizmini kavrayacak doğru politikaları üretebilmektir.
Şube Genel Kurulları bu açıdan bakıldığında, büro emekçilerinin sürece aktif katılımının sağlanması, yeni bir mücadele sürecine hazırlanması açısından kaçırılmış önemli bir fırsattır. Şimdi Nisan/2010 tarihinde gerçekleştirilecek Merkez Genel Kurulu tüm bu sürecin ters yüz edilmesi açısından bir fırsat daha sunmaktadır.
BES’i var eden, bugüne taşıyan başta siyasal yapılar olmak üzere tüm ilerici, demokrat ve devrimci unsurlar artık bir yol ayrımındadır. Şu bilinmelidir ki merkez genel kurulu için devrimci olan tavır seçimi kazanacak ittifakı oluşturma çabaları olmayacaktır. Bugün için devrimci olan, işte bu yol ayrımında devrimci büro emekçileri hareketini yeniden yaratacak kararlara imza atmak ve bu kararları hayata geçirecek sendikal ve siyasal iradeyi ortaya koymaktır. İhtiyacımız olan tepeden tırnağa bir yenilenme için geçmişin hatalarıyla yüzleşmek, arınmak ve devrimci bir yolda ilerleyecek mütevazi adımları atmaktır.
DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ 9 Nisan 2010
Şube Genel Kurulları, büro emekçilerinin parçalandığı, hak kayıplarının en yoğun yaşandığı bir süreçte var olan statükoyu korumaya dayalı, sendikanın geleceğinin siyasal ve kişisel hesaplara kurban edildiği, Genel Kurul delegelerine mücadelenin öznesi gözüyle değil; burjuva siyaseti misali “oy” gözüyle bakıldığı, Genel Kurulların alışkın olmadığımız bir biçimde sandığa kilitlendiği, “seçimi” kazanmak için bir takım ırkçı söylemler geliştirmek gibi her şeyin mübah görüldüğü, eleştiri özeleştiri mekanizmalarının işletilmediği, iş kolunda yaşanan neo liberal değişimin sonuçlarının yarattığı ve artık kronikleşmeye başlayan sorunlara karşı nasıl bir mücadele sürecinin örülebileceği tartışmasının yanından bile geçilmediği genel kurullar olarak tarihteki yerini almıştır.
Elbette bugüne kadar yapılan genel kurul süreçlerinde de benzer durumlar yaşanmıştır. Ancak kürsü kullanımının tüm kongrelerde yok denecek kadar az olması, delegelerin oy kullanma saatine çağrılması ya da arabalarla evlerinden toplanması, durumun vahametini ortaya koymaktadır.
Oysa süreç yenilenmeyi; basit anlamıyla her düzeyde yönetimdekilerin değişimini değil, tepeden tırnağa yenilenmeyi dayatıyor. Emekçilerin ve Halkın hakları mücadelesini dert edinen örgütler sağlam bir ideolojik-politik hat oluşturmalı, örgütsel tahkimata giderek günün ihtiyaçlarına uygun bir örgütsel biçim, hak alıcı bir eylem çizgisi yaratmalı ve yeni bir sendikal kültürü tüm bu sürecin tutkalı haline getirmelidir.
Bilindiği gibi 24 Ocak kararlarıyla birlikte uygulamaya koyulan neo liberal politikalar öncelikle işçi sınıfının geleneksel örgütlerine saldırıdır ve bir bütün olarak emekçileri ve halkı örgütsüz bırakmıştır. Sonrasında yaşananlar ise artık herkes tarafından koro halinde söylenmeye başlanmıştır. Kamu kurumları, fabrikalar özelleştirilmiş, kamu hizmetleri taşeron şirketler eliyle gördürülmeye başlanmış, kamu da dahil parçalı ve esnek istihdam esas hale getirilmiş, işçi ve emekçiler TKY ve yönetişim gibi tekniklerle “yüceltilmiş”, devletin “asli işlerinden” olan yargı, sosyal güvenlik, vergi gibi hizmetler piyasa merkezli verilmeye başlanmıştır.
Tüm bu politikaların tesadüfî olmadığı, neo liberalizmin, emperyalist kapitalist sistemin bütünlüklü bir stratejisi olduğu ve bu yeni stratejiye karşı emekçilerin eski stratejiyle mücadele edemeyeceği yeni, devrimci bir emek hareketi stratejisi üretilmesi gerektiği tespitini artık herkes yapmalıdır. İşte yukarıda bahsi geçen yenilenmeye buradan başlanmalıdır.
BES Şube Genel Kurullarında böyle bir yenilenme sürecinin ilk adımları açısından önemli bir fırsat kaçırılmıştır. Oysa büro iş kolu, devletteki neo liberal değişim ve dönüşümün en yalın haliyle görülebildiği alanlardan biri haline gelmiştir ve bu süreç tamamlanmak üzeredir. Şöyle ki;
1. AKP iktidarı dönemi, büro emekçilerinin toplu görüşme süreçlerinde verilen yüzdelik zamlarla daha da yoksullaştırıldığı bir süreç olarak yaşanmaktadır. Büro emekçileri ucu ucuna yaşar hale gelmiştir. Binlerce büro emekçisi kredilerle, kredi kartlarıyla boğuşmakta; ay sonunu zor getirmektedir. Toplumun tüm kesimleri gibi büro emekçileri de artık eğitim, sağlık, ulaşım, doğalgaz, elektrik ve su gibi temel hizmetlere çok daha fazla paralar ödemek zorundalar. Bir yandan yüzdelik zamlar, diğer taraftan kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi ve yapılan ücret zamlarına bakıldığında kamu çalışanlarının ciddi anlamda yoksullaştırıldığı görülmektedir.
2. Büro iş kolunda öngörülen istihdam anlayışı artık gün gibi ortadadır. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına paralel olarak büro emekçileri de iş güvencesiz çalışmaya zorlanmaktadır. Daha çok eğitim ve sağlık alanlarında görülen güvencesiz çalıştırma biçimleri artık büro iş kolunda da hayat bulmakta, 4/B, 4/C, taşeron çalıştırma yaygınlaşmaktadır.
3. Tüm kamuda olduğu gibi büro iş kolundaki çalışanların parçalanması stratejisi sadece farklı statülerde çalıştırmaya dayandırılmamaktadır. Uygulamaya koyulan uzmanlaştırma politikaları; uzman-uzman olmayan ayrımı, aynı işi yapanlara farklı ücret uygulamaları, performansa göre ücret uygulamaları da kadrolu büro emekçilerini parçalamayı hedef almaktadır. İlk olarak güvenceli ve güvencesiz olmak üzere, daha sonra da farklı ücret uygulamaları ile yaratılan parçalanma, çalışanlar arasındaki dayanışma ve birlikte mücadele eğilimlerini zayıflatmaktadır.
4. Vergi, sosyal güvenlik ve yargı politikalarındaki adaletsiz uygulamalardan muzdarip olan yurttaşların tepkisini gösterdiği kişiler de yine büro emekçileridir. Ağır iş yükü altında çalışan büro emekçileri bir de canı yanan yurttaşların sözlü ve fiziki saldırılarına maruz kalmaktadırlar.
5. Otomasyon sistemi ile birlikte işleri paket programlar yoluyla yürütme ve parçalama uygulamaları bütün haliyle büro emekçilerini vasıfsızlaştırmakta, köreltmektedir.(Her ne kadar bir kısmına uzman dense de). Mevzuatın ülke gündemi gibi hızlı değişimi ile birlikte büro emekçileri yaptıkları işe yabancılaştırılmakta; değersizleştirilmektedir.
Büro iş kolunda yaşanan bu gerilimli durum aynı zamanda bir hareketliliği ifade etmektedir. Böyle bir hareketliliğin aktörleri olan büro emekçileri, fiili, meşru ve militan bir mücadele konusunda gözünü budaktan sakınmayacağını çeşitli tarihsel dönemlerde göstermiştir. Mesele, böyle bir hareketliliğin içerisinde büro emekçilerinin bu dinamizmini kavrayacak doğru politikaları üretebilmektir.
Şube Genel Kurulları bu açıdan bakıldığında, büro emekçilerinin sürece aktif katılımının sağlanması, yeni bir mücadele sürecine hazırlanması açısından kaçırılmış önemli bir fırsattır. Şimdi Nisan/2010 tarihinde gerçekleştirilecek Merkez Genel Kurulu tüm bu sürecin ters yüz edilmesi açısından bir fırsat daha sunmaktadır.
BES’i var eden, bugüne taşıyan başta siyasal yapılar olmak üzere tüm ilerici, demokrat ve devrimci unsurlar artık bir yol ayrımındadır. Şu bilinmelidir ki merkez genel kurulu için devrimci olan tavır seçimi kazanacak ittifakı oluşturma çabaları olmayacaktır. Bugün için devrimci olan, işte bu yol ayrımında devrimci büro emekçileri hareketini yeniden yaratacak kararlara imza atmak ve bu kararları hayata geçirecek sendikal ve siyasal iradeyi ortaya koymaktır. İhtiyacımız olan tepeden tırnağa bir yenilenme için geçmişin hatalarıyla yüzleşmek, arınmak ve devrimci bir yolda ilerleyecek mütevazi adımları atmaktır.
DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ 9 Nisan 2010
12 Ekim 2009 Pazartesi
KESK “Grev”e giderken: 25 Kasım grevi nasıl ve kimlerle örgütlenmeli?- Devrimci Kamu Çalışanları
Sadece kamu çalışanlarının değil, işsizlerin, eğitim, sağlık, barınma, su, elektrik, doğalgaz hakkı gasp edilenlerin, işten atılanların taleplerinin savunuculuğunu yapmak önemli olmakla birlikte onları örgütlemek, yan yana getirmek çok daha fazla önem taşımaktadır. KESK’in bütünleşmiş bir mücadele programıyla kadrolarına yeniden coşku vererek, tüm emekçilerin taleplerini Toplumsal bir Harekete dönüştürmeyi başarmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.
Bir yandan kapitalist sitemin yaşadığı tarihinin en büyük krizlerinden biri, onun tüm dünya halkları açısından yarattığı yıkıcı sonuçlar ve ortaya çıkardığı dinamikler, diğer yandan başta Kürt sorunu olmak üzere yaşanmakta olan kritik süreçler, toplumsal muhalefet, emek hareketi ve onun bir parçası olarak kamu çalışanları sendikal hareketi açısından yeni bir düzlemi oluşturuyor.
80’li yıllarda ilk adımları atılan, 90’larda hızla uygulamaya konulan kamusal hizmetlerin tasfiyesi, 2000’lerin sonuna geldiğimiz bu günlerde artık yasal düzenlemelerinin de tamamlandığı bir aşamaya getirildi. Temel kamusal hizmetlerin sağlık ve eğitim başta olmak üzere bütünüyle piyasalaştırıldığı, güvencesiz çalıştırmanın, taşeron çalıştırma biçimlerinin alabildiğine yaygınlaştığı, artık okullarda eğitim ve bilim emekçilerinin, hastanelerde sağlık emekçilerinin, belediyelerde, ulaşım alanında, vergi dairelerinde ve hatta adliyelerde bile çalışanların büyük çoğunluğunun güvencesiz biçimlerde istihdam edildiği bir süreci yaşıyoruz.
Bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkan, sınıf hareketinin bütünü açısından yeni ve yenileyici bir dinamik olan kamu çalışanları sendikal hareketi, yoksulluğun, işsizliğin arttığı, işten çıkarmaların, sendikasızlaştırmanın, kayıt dışı çalıştırmanın artık kural haline getirildiği ve neo liberalizmin her yönüyle dikişlerinin patladığı bu dönemde önemli tarihsel görevlerle karşı karşıyadır.
Son yıllarını tümüyle devlet ve hükümet güdümlü “sendikalara”, Türk Kamu-Sen ve Memur-Sen’e karşı ‘üye yapma’ ve “yetki alma” yarışına kilitleyen, Eğitim-Sen’in ardından Tüm Bel-Sen’deki yetki kaybıyla Toplu Görüşme masasındaki sandalyelerinin tamamına yakınını kaybeden KESK açısından süreç toplugörüşme masası - maaş zammı- protesto eylemleri çerçevesiyle sınırlı görülemez.
“Oysa Kamu emekçileri daha KESK’in nüvelerini kurarken üyelerin nasıl artırılacağını, kitleselleşmenin ancak kamu emekçilerinin tüm emekçi kesimlerle bütünleşen gerçek talepleri doğrultusunda fili-meşru ve hareketli bir zeminde olabileceğini yaşayarak öğrenmiş ve öğretmişlerdi. Bu masaların nerede kurulacağını kamu hizmetinin verildiği her okulun, hastanenin, dairenin bahçesinin - giriş kapısının buna müsait olduğunu göstermişlerdi. Buralarda toplanan gücün Kızılay meydanında neye dönüşebildiğini de!” (1)
2009 Toplu Görüşme sürecini “ TİS yoksa Grev var” temel çerçevesiyle yürüten ve artık kamu emekçileri açısından bütünüyle anlamını yitiren Toplu Görüşme masasına oturmayan KESK’in 25 Kasım’da gerçekleştirmeyi planladığı GREV süreci, artık yıkıcı sonuçları krizle birlikte daha da derinleşen neoliberal politikaların ortaya çıkardığı yoksulluk, işsizlik, güvencesizliğin geldiği boyutlar ve ortaya çıkardığı dinamikler açısından özel bir anlam ve önem taşımaktadır.
Kamu emekçilerinin hak alabilmesinin ve onun örgütü olarak KESK’in gerçek bir mücadele örgütü olabilmesinin yolu geleneksel sendikal zeminin tüm kuşatmalarını parçalayarak neoliberalizmin ideolojik- politik ve örgütsel, her düzeyde üstünlüğünü ve hegemonyasını ortadan kaldırabilmesiyle mümkündür. Yani, gericilikle besledikleri, her şeyin alınıp satıldığı piyasacı düzenin karşısında parasız eğitim, parasız sağlık, güvenceli iş, güvenceli gelecek, insanca yaşam kavgasını somut gerçek bir mesele haline getirebilmekle mümkündür. KESK’in örgütlendiği tüm alanlarda tıpkı hareketin ilk yıllarındaki gibi, statükoları yıkarak ayağımızı bastığımız toprağın tümünü örgütlemek ve mücadeleye katmak gereklidir. Ve gerçek bir mücadele örgütü olmanın yolu fiili- kitlesel-militan bir mücadele ile “iş bırakma-grev” gibi hak alıcı etkili eylemler yapmaktan geçiyor. Bu eylemlerin kağıt üstünde kalmayıp gerçek olabilmesi, ancak grevin yapıldığı kamu kurumunun bahçesinde, kamu çalışanı-işçi-sözleşmeli-taşeron tüm çalışanların ortak mücadele ve örgütlenme hedefleriyle yan yana gelmesi ve aynı anda bu kurumun ürettiği kamusal hizmeti talep eden halkın tepkisi ve talepleri ile bütünleştirmesiyle mümkün.
Bizim açımızdan durum bu kadar net iken, KESK bugün itibariyle hem bu mücadele biçimine hem de Toplu Sözleşme süreci boyunca Genel Başkan aracılığıyla ifade edilen- ki yukarıda bahsettiğimiz mücadele biçimine yakın söylemlerdir- söylemine aykırı olan bir tutumu ortaya çıkarmaktadır. KESK Kasım ayında yapacağı “Grev” kararını Kamu-Sen gibi bir kontra sendikayla ortaklaştırarak hem kendiyle çelişmekte, yani mücadeleyi zam karşıtı “memur grevine” indirgemekte, hem de grevin ideolojik politik eksenini kaydırmaktadır. KESK’in, varlık nedeni sadece kamu çalışanları sendikal hareketini etkisizleştirmek olan ve kuruluş süreci de dahil olmak üzere tüm öyküsü henüz belleklerimizde taptaze duran Kamu-Sen gibi bir “sendika”yla “halk grevi” örgütleme, krizin tüm mağdurlarıyla buluşabilme, ilerici devrimci unsurlarla hakları gasp edilenleri yan yana getirebilme olanağı olmadığı çok açıktır.
Değisik manipulasyon, baskı ya da patronaj ilişkileri ile yapılan yaygın üyelikler, tıpkı Türk-iş’in merkez yönetimi ve istisnaları dışında yaygın sendikal yapıları için olduğu gibi, Kamu- Sen ve Memur Sen için de geçerlidir. Ancak bilinmelidir ki, üyeliğin yapılış biçimi o üye kitlesinin hareket tarzını ve bilincini de etkiler. Bu nedenle basitçe konfederasyonlar arası kararlar alınması ile yapılacak yukarıdan ortaklaşmaların gerçek bir mücadele zeminine taşınmasını beklemek safdillik olur. Amaç sadece imaj dünyasında medya ortamına yansıyan demeçler ve büyük projeler oluşturmaksa söylenecek söz yok. Ama amaç KESK’in öncülük edeceği ya da en azından temel dinamiklerinden birisi olabileceği, bütünlüklü bir emek hareketi yaratmak, içinde bulunduğumuz koşullarda neoliberal gericilik politikalarının ve krizin tüm mağdurlarını ortak mücadele talepleriyle buluşturacak bir zemini inşa etmek ise bunun başlangıç şekli de, örgütsel ortaklık zemininin bileşenleri ve yapılış biçimi de çok daha farklı olmalıdır.
Oluşturulacak geniş, etkili, ilerici ve demokratik bir düzleme belki tabanının zorlaması ya da dışında kalmanın yaratacağı tahribattan kurtulma refleksiyle katılmak zorunda bırakılacak bir Kamu Sen ile bu şekilde eşit payda olarak inisiyatif paylaşılmış bir Kamu Sen arasındaki farkın KESK yöneticilerince fark edilememiş olması kabul edilemez.
Bizler Devrimci Kamu Çalışanları olarak, KESK’i geleceğe taşıyacak bir mücadele çizgisini, hak mücadeleleri ekseninde “Halk Grevi” örneklerini yaratmak için Kasım ayı grevinde tüm gücümüzü seferber edeceğiz. Ancak Kamu-Sen’le her yan yana gelişin, her ortak adımın tarihsel olarak önümüze çıkan fırsatları kaçırmak, KESK’i yenileme olanaklarını geri tepmek, diğer taraftan kontra sendikalara güç kazandırmak anlamına geleceğini herkesin bilmesini istiyoruz.
Sadece kamu çalışanlarının değil, işsizlerin, eğitim, sağlık, barınma, su, elektrik, doğalgaz hakkı gasp edilenlerin, işten atılanların taleplerinin savunuculuğunu yapmak önemli olmakla birlikte onları örgütlemek, yan yana getirmek çok daha fazla önem taşımaktadır. KESK’in bütünleşmiş bir mücadele programıyla kadrolarına yeniden coşku vererek, tüm emekçilerin taleplerini Toplumsal bir Harekete dönüştürmeyi başarmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.
Şimdi devlet ve hükümet güdümlü sendikaların hükümetle ortaoyunu oynadıkları masaları tarihin çöplüğüne atıp, başka masalar kurma zamanıdır. Kurulacak bu masaların etrafında KESK bu defa insanca yaşam talep edenleri temsil edecektir. KESK’in omuz başında hayatı üretenlerin, bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenlerin tümünün ortak bilenmişliği ve gücü, bütünleşmiş inancı ve coşkusu olacaktır. Ve ancak emekçilerin inisiyatifi ile kurulan masalardan çıkan kararlar gerçek kararlardır! Ve ancak böyle bir yol bizi üretenlerin yöneten olduğu bir dünyaya çıkarabilir.
DEVRİMCİ KAMU ÇALIŞANLARI 12 Ekim 2009
Bir yandan kapitalist sitemin yaşadığı tarihinin en büyük krizlerinden biri, onun tüm dünya halkları açısından yarattığı yıkıcı sonuçlar ve ortaya çıkardığı dinamikler, diğer yandan başta Kürt sorunu olmak üzere yaşanmakta olan kritik süreçler, toplumsal muhalefet, emek hareketi ve onun bir parçası olarak kamu çalışanları sendikal hareketi açısından yeni bir düzlemi oluşturuyor.
80’li yıllarda ilk adımları atılan, 90’larda hızla uygulamaya konulan kamusal hizmetlerin tasfiyesi, 2000’lerin sonuna geldiğimiz bu günlerde artık yasal düzenlemelerinin de tamamlandığı bir aşamaya getirildi. Temel kamusal hizmetlerin sağlık ve eğitim başta olmak üzere bütünüyle piyasalaştırıldığı, güvencesiz çalıştırmanın, taşeron çalıştırma biçimlerinin alabildiğine yaygınlaştığı, artık okullarda eğitim ve bilim emekçilerinin, hastanelerde sağlık emekçilerinin, belediyelerde, ulaşım alanında, vergi dairelerinde ve hatta adliyelerde bile çalışanların büyük çoğunluğunun güvencesiz biçimlerde istihdam edildiği bir süreci yaşıyoruz.
Bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkan, sınıf hareketinin bütünü açısından yeni ve yenileyici bir dinamik olan kamu çalışanları sendikal hareketi, yoksulluğun, işsizliğin arttığı, işten çıkarmaların, sendikasızlaştırmanın, kayıt dışı çalıştırmanın artık kural haline getirildiği ve neo liberalizmin her yönüyle dikişlerinin patladığı bu dönemde önemli tarihsel görevlerle karşı karşıyadır.
Son yıllarını tümüyle devlet ve hükümet güdümlü “sendikalara”, Türk Kamu-Sen ve Memur-Sen’e karşı ‘üye yapma’ ve “yetki alma” yarışına kilitleyen, Eğitim-Sen’in ardından Tüm Bel-Sen’deki yetki kaybıyla Toplu Görüşme masasındaki sandalyelerinin tamamına yakınını kaybeden KESK açısından süreç toplugörüşme masası - maaş zammı- protesto eylemleri çerçevesiyle sınırlı görülemez.
“Oysa Kamu emekçileri daha KESK’in nüvelerini kurarken üyelerin nasıl artırılacağını, kitleselleşmenin ancak kamu emekçilerinin tüm emekçi kesimlerle bütünleşen gerçek talepleri doğrultusunda fili-meşru ve hareketli bir zeminde olabileceğini yaşayarak öğrenmiş ve öğretmişlerdi. Bu masaların nerede kurulacağını kamu hizmetinin verildiği her okulun, hastanenin, dairenin bahçesinin - giriş kapısının buna müsait olduğunu göstermişlerdi. Buralarda toplanan gücün Kızılay meydanında neye dönüşebildiğini de!” (1)
2009 Toplu Görüşme sürecini “ TİS yoksa Grev var” temel çerçevesiyle yürüten ve artık kamu emekçileri açısından bütünüyle anlamını yitiren Toplu Görüşme masasına oturmayan KESK’in 25 Kasım’da gerçekleştirmeyi planladığı GREV süreci, artık yıkıcı sonuçları krizle birlikte daha da derinleşen neoliberal politikaların ortaya çıkardığı yoksulluk, işsizlik, güvencesizliğin geldiği boyutlar ve ortaya çıkardığı dinamikler açısından özel bir anlam ve önem taşımaktadır.
Kamu emekçilerinin hak alabilmesinin ve onun örgütü olarak KESK’in gerçek bir mücadele örgütü olabilmesinin yolu geleneksel sendikal zeminin tüm kuşatmalarını parçalayarak neoliberalizmin ideolojik- politik ve örgütsel, her düzeyde üstünlüğünü ve hegemonyasını ortadan kaldırabilmesiyle mümkündür. Yani, gericilikle besledikleri, her şeyin alınıp satıldığı piyasacı düzenin karşısında parasız eğitim, parasız sağlık, güvenceli iş, güvenceli gelecek, insanca yaşam kavgasını somut gerçek bir mesele haline getirebilmekle mümkündür. KESK’in örgütlendiği tüm alanlarda tıpkı hareketin ilk yıllarındaki gibi, statükoları yıkarak ayağımızı bastığımız toprağın tümünü örgütlemek ve mücadeleye katmak gereklidir. Ve gerçek bir mücadele örgütü olmanın yolu fiili- kitlesel-militan bir mücadele ile “iş bırakma-grev” gibi hak alıcı etkili eylemler yapmaktan geçiyor. Bu eylemlerin kağıt üstünde kalmayıp gerçek olabilmesi, ancak grevin yapıldığı kamu kurumunun bahçesinde, kamu çalışanı-işçi-sözleşmeli-taşeron tüm çalışanların ortak mücadele ve örgütlenme hedefleriyle yan yana gelmesi ve aynı anda bu kurumun ürettiği kamusal hizmeti talep eden halkın tepkisi ve talepleri ile bütünleştirmesiyle mümkün.
Bizim açımızdan durum bu kadar net iken, KESK bugün itibariyle hem bu mücadele biçimine hem de Toplu Sözleşme süreci boyunca Genel Başkan aracılığıyla ifade edilen- ki yukarıda bahsettiğimiz mücadele biçimine yakın söylemlerdir- söylemine aykırı olan bir tutumu ortaya çıkarmaktadır. KESK Kasım ayında yapacağı “Grev” kararını Kamu-Sen gibi bir kontra sendikayla ortaklaştırarak hem kendiyle çelişmekte, yani mücadeleyi zam karşıtı “memur grevine” indirgemekte, hem de grevin ideolojik politik eksenini kaydırmaktadır. KESK’in, varlık nedeni sadece kamu çalışanları sendikal hareketini etkisizleştirmek olan ve kuruluş süreci de dahil olmak üzere tüm öyküsü henüz belleklerimizde taptaze duran Kamu-Sen gibi bir “sendika”yla “halk grevi” örgütleme, krizin tüm mağdurlarıyla buluşabilme, ilerici devrimci unsurlarla hakları gasp edilenleri yan yana getirebilme olanağı olmadığı çok açıktır.
Değisik manipulasyon, baskı ya da patronaj ilişkileri ile yapılan yaygın üyelikler, tıpkı Türk-iş’in merkez yönetimi ve istisnaları dışında yaygın sendikal yapıları için olduğu gibi, Kamu- Sen ve Memur Sen için de geçerlidir. Ancak bilinmelidir ki, üyeliğin yapılış biçimi o üye kitlesinin hareket tarzını ve bilincini de etkiler. Bu nedenle basitçe konfederasyonlar arası kararlar alınması ile yapılacak yukarıdan ortaklaşmaların gerçek bir mücadele zeminine taşınmasını beklemek safdillik olur. Amaç sadece imaj dünyasında medya ortamına yansıyan demeçler ve büyük projeler oluşturmaksa söylenecek söz yok. Ama amaç KESK’in öncülük edeceği ya da en azından temel dinamiklerinden birisi olabileceği, bütünlüklü bir emek hareketi yaratmak, içinde bulunduğumuz koşullarda neoliberal gericilik politikalarının ve krizin tüm mağdurlarını ortak mücadele talepleriyle buluşturacak bir zemini inşa etmek ise bunun başlangıç şekli de, örgütsel ortaklık zemininin bileşenleri ve yapılış biçimi de çok daha farklı olmalıdır.
Oluşturulacak geniş, etkili, ilerici ve demokratik bir düzleme belki tabanının zorlaması ya da dışında kalmanın yaratacağı tahribattan kurtulma refleksiyle katılmak zorunda bırakılacak bir Kamu Sen ile bu şekilde eşit payda olarak inisiyatif paylaşılmış bir Kamu Sen arasındaki farkın KESK yöneticilerince fark edilememiş olması kabul edilemez.
Bizler Devrimci Kamu Çalışanları olarak, KESK’i geleceğe taşıyacak bir mücadele çizgisini, hak mücadeleleri ekseninde “Halk Grevi” örneklerini yaratmak için Kasım ayı grevinde tüm gücümüzü seferber edeceğiz. Ancak Kamu-Sen’le her yan yana gelişin, her ortak adımın tarihsel olarak önümüze çıkan fırsatları kaçırmak, KESK’i yenileme olanaklarını geri tepmek, diğer taraftan kontra sendikalara güç kazandırmak anlamına geleceğini herkesin bilmesini istiyoruz.
Sadece kamu çalışanlarının değil, işsizlerin, eğitim, sağlık, barınma, su, elektrik, doğalgaz hakkı gasp edilenlerin, işten atılanların taleplerinin savunuculuğunu yapmak önemli olmakla birlikte onları örgütlemek, yan yana getirmek çok daha fazla önem taşımaktadır. KESK’in bütünleşmiş bir mücadele programıyla kadrolarına yeniden coşku vererek, tüm emekçilerin taleplerini Toplumsal bir Harekete dönüştürmeyi başarmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.
Şimdi devlet ve hükümet güdümlü sendikaların hükümetle ortaoyunu oynadıkları masaları tarihin çöplüğüne atıp, başka masalar kurma zamanıdır. Kurulacak bu masaların etrafında KESK bu defa insanca yaşam talep edenleri temsil edecektir. KESK’in omuz başında hayatı üretenlerin, bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenlerin tümünün ortak bilenmişliği ve gücü, bütünleşmiş inancı ve coşkusu olacaktır. Ve ancak emekçilerin inisiyatifi ile kurulan masalardan çıkan kararlar gerçek kararlardır! Ve ancak böyle bir yol bizi üretenlerin yöneten olduğu bir dünyaya çıkarabilir.
DEVRİMCİ KAMU ÇALIŞANLARI 12 Ekim 2009
7 Ekim 2009 Çarşamba
BES'te 'demokrasi açığı'na zorunlu yanıt
BES Merkez Temsilciler Kurulu’nda yaşananlar için zorunlu bir açıklama…
Büro Emekçileri Sendikası 4. Dönem 2. Merkez Temsilciler Kurulunda (MTK) yaşananlar böyle bir yazıyı ihtiyaç haline getirmiştir. BES’in ve KESK’in mücadele geleneği ve yaratmış olduğu hukuk açısından MTK’da yaşananlar önemli dersler içermektedir. Herhalde kamu çalışanları hareketi tarihinde mücadele içinde yarattığımız hukukumuzun bu kadar açık bir şekilde çiğnendiği görülmemiştir. MTK’da açığa çıkan durumu ortaya koymadan önce alanlarda haykırdığımız “söz, yetki, karar çalışanlara” sloganıyla aslında ne anlatmak istediğimizi ve neyi amaçladığımızı; bunu öncelikle bizim nasıl hayata geçireceğimizin altını çizmekte fayda görüyoruz.
Sendikalar genel anlamda emekçilerin çıkar örgütleri, öz savunma araçlarıdır. Emekçilerin ekonomik, özlük, sosyal ve demokratik hakları için yarattıkları mücadele örgütleridir. Emekçiler sendikaları aracılığıyla kendi hayatları ve gelecekleri ile ilgili kararlara, ülke sorunlarına müdahale ederler. Bir anlamda sendikalar emekçilerin siyasete müdahale araçlarıdır aynı zamanda.
Bu açıdan bakıldığında sendika içi demokrasi hem üyelerin sendikalarını ve mücadeleyi sahiplenmesi hem de emekçilerin kendi hayatları ile ilgili kararlara müdahale edebilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Ülke yönetimi için önerdiğimiz ideal biçim doğrudan demokrasi ise sendika içi demokrasi için de tüm kısıtlılıklara rağmen ideal olan ve hedeflenmesi gereken doğrudan demokrasi; gerçek demokrasi olmalıdır.
Bu konuda mücadele tarihimiz önemli deneyimlerle doludur. 1980 öncesi halkın faşizme karşı mücadelede kurmuş olduğu direniş komiteleri, öğrenci hareketinin yarattığı Öğrenci Temsilci Kurulları(ÖTK), yine işçi hareketinin yarattığı iş yeri komite-konsey örgütlenmeleri demokratik işleyişleri ile mücadelemize halen ışık tutmaktadır.
Aslına bakılırsa kamu çalışanları hareketinin de demokratik merkeziyetçilik ilkesi ile ilk yıllarda sendika içi demokrasi açısından iyi bir sınav verdiği söylenebilir. Mücadeleyi iş yeri örgütlenmeleri üzerine kuran, iş yeri temsilciler kurulunu eğilim sunan bir yapılanma değil “karar alan” bir yapılanma olarak gören, her düzeyde yönetim kurullarını “yürütme kurulu”olarak işlevlendiren, karar alma süreçlerine olabildiğince fazla üyenin katılımını sağlamaya çalışan yapısıyla demokratik bir işleyişe sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Ancak ilerleyen yıllarda demokratik merkeziyetçilik ilkesinin demokratiklik kısmı rafa kaldırılırken, hareket bir bütün halinde merkezileşmeye başlamış, kararlar tepeden inmeci bir yaklaşımla alınmaya başlanmıştır. Yönetim kurulları neredeyse karar veren tek organ haline dönüştürülmüş, bürokratikleşme eğilimindeki yöneticilerse iş yerlerinden kopma noktasına gelmiştir. Sendika içi demokrasinin organları ya tüzük ve yönetmelikler değiştirilerek eğilim organlarına dönüştürülmüş ya da içi boşaltılarak işlevsizleştirilmiştir.
En son BES MTK’sında yaşananlar sendika içi demokrasinin en önemli organlarından birinin nasıl ortadan kaldırıldığını çok açık ortaya koymuştur. 9–10–11 Eylül 2009 tarihinde Ankara’da Eğitim-Sen Toplantı Salonunda yapılan 4.Dönem 2 MTK toplantısıyla mücadele programının oluşturulması açısından karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu işlevsizleştirilerek, bir eğilim organına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Açıkça MTK yönetmeliğine aykırı davranılmıştır.
Şöyle ki;
1. Merkez Temsilciler Kurulu toplantılarının MTK yönetmeliğinin 5. Maddesinde en geç 6 ayda bir toplanır denmesine rağmen toplantı 12 ayın üzerine yapılabilmiştir.
2. Merkez Temsilciler Kurulunun MTK Yönetmeliğinin 4. Maddesinde yönetim kurulu ve şube temsilciler kurullarından seçimle belirlenen temsilcilerden oluşacağı belirtilmesine rağmen, MTK temsilcisi olmayan 14 üye siyasal kaygılarla toplantıya çağrılmıştır.
3. Merkez Temsilciler Kurulunun toplanma koşulu MTK Yönetmeliğinin 5. Maddesinde MTK üye tamsayısının yarısından bir fazlasının toplanmasına bağlanmışken, toplantı yeter sayısının tespiti yapılmadığı gibi çoğunluk olmamasına rağmen karar alınabilmiştir.
4. MTK yönetmeliğinde Genel Başkan ve Genel Sekreterin MTK’nın sekretaryası olduğu, ancak MTK’da, MTK Temsilcisi olarak bulunacağı belirtilmesine rağmen toplantıyı yöneten Genel Başkan ve Genel Sekreter “MYK yetkilerini” kullanarak toplantıyı yönetmişlerdir.
Mesele, “yönetmeliklere itirazın” parçası haline getirilemeyecek kadar ciddidir. Karar organı olarak MTK’yı savunma meselesinin, “aslında yönetmeliklerin çıkarılmasına itiraz ediliyor” denilerek saptırılması, bu organa bakıştaki ciddiyetsizliği; sözün, yetkinin ve kararın tabana bırakılması konusundaki samimiyetsizliği göstermektedir.
Mücadele içinde yarattığımız ve yazılı hale getirerek herkes için geçerli kıldığımız kuralları savunanları bürokratik davranmakla eleştiren MYK’daki anlayışlar, umarız MTK’da yeni yönetmelikler çıkarma çabası içinde olduklarının farkındadırlar! Bir şeyin daha farkında olmaları gerekiyor tabii ki. “Bir defadan bir şey olmaz” diyerek MTK yönetmeliğini ihlal edenler, başta çıkarmaya çalıştıkları yönetmelikler olmak üzere tüm yazılı hukukumuzun ihlal edilmesinin önünü açmaktadırlar.
“Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” ve “Söz, yetki, karar, iktidar halka” sloganlarını yaratan bir anlayışın taşıyıcısı olan DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ tarafından, Merkez Temsilciler Kurulunun içinin boşaltılmasının ve eğilim organı haline dönüştürülmesinin siyasal ve sendikal sorumlusu olunmayacağı; bu girişimin karşısında olunacağı deklare edilerek toplantı salonu terk edilmiştir.
Gerek Şube Temsilciler Kurulu gerekse Merkez Temsilciler Kurulu sendikamız tüzük ve yönetmeliklerinde de açıkça görüleceği gibi eğilim değil karar organlarıdır. Önce kararı alıp sonra da Başkanlar Kurulunu ve Merkez Temsilciler Kurulunu toplayan, Tüzük ve Yönetmeliklerin uygulanması konusunda sorumluyken “Siyasal Sorumluluk” alarak bunları ihlal eden MYK anlayışlarını bir an önce bu yanlıştan dönmeye; MTK’yı işlevsiz hale getiren girişimlere son vermeye; Merkez Temsilciler Kurulu üyelerini söz, yetki ve karar Haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.
DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ -7 Ekim 2009
Büro Emekçileri Sendikası 4. Dönem 2. Merkez Temsilciler Kurulunda (MTK) yaşananlar böyle bir yazıyı ihtiyaç haline getirmiştir. BES’in ve KESK’in mücadele geleneği ve yaratmış olduğu hukuk açısından MTK’da yaşananlar önemli dersler içermektedir. Herhalde kamu çalışanları hareketi tarihinde mücadele içinde yarattığımız hukukumuzun bu kadar açık bir şekilde çiğnendiği görülmemiştir. MTK’da açığa çıkan durumu ortaya koymadan önce alanlarda haykırdığımız “söz, yetki, karar çalışanlara” sloganıyla aslında ne anlatmak istediğimizi ve neyi amaçladığımızı; bunu öncelikle bizim nasıl hayata geçireceğimizin altını çizmekte fayda görüyoruz.
Sendikalar genel anlamda emekçilerin çıkar örgütleri, öz savunma araçlarıdır. Emekçilerin ekonomik, özlük, sosyal ve demokratik hakları için yarattıkları mücadele örgütleridir. Emekçiler sendikaları aracılığıyla kendi hayatları ve gelecekleri ile ilgili kararlara, ülke sorunlarına müdahale ederler. Bir anlamda sendikalar emekçilerin siyasete müdahale araçlarıdır aynı zamanda.
Bu açıdan bakıldığında sendika içi demokrasi hem üyelerin sendikalarını ve mücadeleyi sahiplenmesi hem de emekçilerin kendi hayatları ile ilgili kararlara müdahale edebilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Ülke yönetimi için önerdiğimiz ideal biçim doğrudan demokrasi ise sendika içi demokrasi için de tüm kısıtlılıklara rağmen ideal olan ve hedeflenmesi gereken doğrudan demokrasi; gerçek demokrasi olmalıdır.
Bu konuda mücadele tarihimiz önemli deneyimlerle doludur. 1980 öncesi halkın faşizme karşı mücadelede kurmuş olduğu direniş komiteleri, öğrenci hareketinin yarattığı Öğrenci Temsilci Kurulları(ÖTK), yine işçi hareketinin yarattığı iş yeri komite-konsey örgütlenmeleri demokratik işleyişleri ile mücadelemize halen ışık tutmaktadır.
Aslına bakılırsa kamu çalışanları hareketinin de demokratik merkeziyetçilik ilkesi ile ilk yıllarda sendika içi demokrasi açısından iyi bir sınav verdiği söylenebilir. Mücadeleyi iş yeri örgütlenmeleri üzerine kuran, iş yeri temsilciler kurulunu eğilim sunan bir yapılanma değil “karar alan” bir yapılanma olarak gören, her düzeyde yönetim kurullarını “yürütme kurulu”olarak işlevlendiren, karar alma süreçlerine olabildiğince fazla üyenin katılımını sağlamaya çalışan yapısıyla demokratik bir işleyişe sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Ancak ilerleyen yıllarda demokratik merkeziyetçilik ilkesinin demokratiklik kısmı rafa kaldırılırken, hareket bir bütün halinde merkezileşmeye başlamış, kararlar tepeden inmeci bir yaklaşımla alınmaya başlanmıştır. Yönetim kurulları neredeyse karar veren tek organ haline dönüştürülmüş, bürokratikleşme eğilimindeki yöneticilerse iş yerlerinden kopma noktasına gelmiştir. Sendika içi demokrasinin organları ya tüzük ve yönetmelikler değiştirilerek eğilim organlarına dönüştürülmüş ya da içi boşaltılarak işlevsizleştirilmiştir.
En son BES MTK’sında yaşananlar sendika içi demokrasinin en önemli organlarından birinin nasıl ortadan kaldırıldığını çok açık ortaya koymuştur. 9–10–11 Eylül 2009 tarihinde Ankara’da Eğitim-Sen Toplantı Salonunda yapılan 4.Dönem 2 MTK toplantısıyla mücadele programının oluşturulması açısından karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu işlevsizleştirilerek, bir eğilim organına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Açıkça MTK yönetmeliğine aykırı davranılmıştır.
Şöyle ki;
1. Merkez Temsilciler Kurulu toplantılarının MTK yönetmeliğinin 5. Maddesinde en geç 6 ayda bir toplanır denmesine rağmen toplantı 12 ayın üzerine yapılabilmiştir.
2. Merkez Temsilciler Kurulunun MTK Yönetmeliğinin 4. Maddesinde yönetim kurulu ve şube temsilciler kurullarından seçimle belirlenen temsilcilerden oluşacağı belirtilmesine rağmen, MTK temsilcisi olmayan 14 üye siyasal kaygılarla toplantıya çağrılmıştır.
3. Merkez Temsilciler Kurulunun toplanma koşulu MTK Yönetmeliğinin 5. Maddesinde MTK üye tamsayısının yarısından bir fazlasının toplanmasına bağlanmışken, toplantı yeter sayısının tespiti yapılmadığı gibi çoğunluk olmamasına rağmen karar alınabilmiştir.
4. MTK yönetmeliğinde Genel Başkan ve Genel Sekreterin MTK’nın sekretaryası olduğu, ancak MTK’da, MTK Temsilcisi olarak bulunacağı belirtilmesine rağmen toplantıyı yöneten Genel Başkan ve Genel Sekreter “MYK yetkilerini” kullanarak toplantıyı yönetmişlerdir.
Mesele, “yönetmeliklere itirazın” parçası haline getirilemeyecek kadar ciddidir. Karar organı olarak MTK’yı savunma meselesinin, “aslında yönetmeliklerin çıkarılmasına itiraz ediliyor” denilerek saptırılması, bu organa bakıştaki ciddiyetsizliği; sözün, yetkinin ve kararın tabana bırakılması konusundaki samimiyetsizliği göstermektedir.
Mücadele içinde yarattığımız ve yazılı hale getirerek herkes için geçerli kıldığımız kuralları savunanları bürokratik davranmakla eleştiren MYK’daki anlayışlar, umarız MTK’da yeni yönetmelikler çıkarma çabası içinde olduklarının farkındadırlar! Bir şeyin daha farkında olmaları gerekiyor tabii ki. “Bir defadan bir şey olmaz” diyerek MTK yönetmeliğini ihlal edenler, başta çıkarmaya çalıştıkları yönetmelikler olmak üzere tüm yazılı hukukumuzun ihlal edilmesinin önünü açmaktadırlar.
“Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” ve “Söz, yetki, karar, iktidar halka” sloganlarını yaratan bir anlayışın taşıyıcısı olan DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ tarafından, Merkez Temsilciler Kurulunun içinin boşaltılmasının ve eğilim organı haline dönüştürülmesinin siyasal ve sendikal sorumlusu olunmayacağı; bu girişimin karşısında olunacağı deklare edilerek toplantı salonu terk edilmiştir.
Gerek Şube Temsilciler Kurulu gerekse Merkez Temsilciler Kurulu sendikamız tüzük ve yönetmeliklerinde de açıkça görüleceği gibi eğilim değil karar organlarıdır. Önce kararı alıp sonra da Başkanlar Kurulunu ve Merkez Temsilciler Kurulunu toplayan, Tüzük ve Yönetmeliklerin uygulanması konusunda sorumluyken “Siyasal Sorumluluk” alarak bunları ihlal eden MYK anlayışlarını bir an önce bu yanlıştan dönmeye; MTK’yı işlevsiz hale getiren girişimlere son vermeye; Merkez Temsilciler Kurulu üyelerini söz, yetki ve karar Haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.
DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ -7 Ekim 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


