11 Haziran 2010 Cuma

AKP'nin "Kamu Yönetimi Reformu" adlı yeni saldırı programını durdurabiliriz


İsrail'in Gazze' ye yardım için giden Mavi Marmara gemisine saldırması ve dokuz Türkiye vatandaşını öldürmesi ülke gündeminin baş sırasına oturdu. Bu saldırının yarattığı tepki ve sokağa yansıyan protesto gösterilerinin dozu azalsa bile konu ulusal ve uluslararası çeşitli platformlarda tartışılmaya devam ediliyor. Bütün dikkatler Türkiye-İsrail ilişkilerine çevrilmişken tam da bu toz duman içinde AKP iktidarı tüm emekçileri ve toplumsal yaşamımızı derinden etkileyecek olan bir saldırı programını uygulamaya hazırlanıyor. AKP iktidarının "kamu yönetimi reformu" olarak adlandırdığı program yeniden gündeme alındı. 2003 yılından beri zaman zaman gündeme getirilen ve parça parça gerçekleştirilen bu program kuşkusuz emekçi halka ve topumsal yaşamımıza yönelik çok yönlü bir saldırı programıdır.

Bu programın asıl amacı; kamusal hizmetleri özelleştirerek piyasanın acımasız iradesine sunmak ve emekçileri güvencesiz/örgütsüz bir yaşama mahkum etmek olarak özetlenebilir.

Bu konu elbette tüm ayrıntıları ile tartışılacaktır. Ancak ben bu geniş ve çok kapsamlı konunun emek hareketine dair olası etkilerine değinmek ve tartışmayı bu cepheden sürdürmek istiyorum. Artık emek hareketi ve mücadelesi ile ilgilenen hemen herkes biliyor ki; sermayenin toplumu baştan aşağı yeniden dizayn ederken yapmak istediği şey; ülkeyi uluslararası sermaye için açık pazar, işçileri de bu pazarda esnek ve güvencesiz çalışmak zorunda olan köleler haline getirmektir. Bu proje gerçekleştiğinde ülkemiz güvencesiz ve örgütsüz bırakılan işçilerin iş ve ekmek davası için birbiriyle kıyasıya çekişme, rekabet hatta kavga içinde olacakları ucuz işgücü cenneti haline gelecektir. Bu kötü gidişin olumsuz etkileri şimdiden görülmektedir.


Peki bu durum karşısında sendikacılar ve işçi önderleri ne düşünüyor, neler yapıyor? Uzunca bir zamandan beri geleneksel-kadrolu işçi kitlesi içinde çalışmaya alışık olan sendikacılar ve emek hareketi örgütleyicileri kadrosuz, güvencesiz ve taşeron işçileri karşısında ayaklarının altındaki toprağın kaydığını (işten çıkarmalar, statü değişikliği vb. nedenlerle hızla üye kaybına uğradıklarını) gördükçe ısrarla erimekte ve küçülmekte olana sarılmaktan yanı geçmişi temsil edene ve onun örgütlenme modellerine sarılmaktan geri durmuyorlar. İşler eskisi gibi olmadığını bile bile sorunlara eski pencereden bakıp, eski yöntemleri klavuz ediniyorlar. Oysa sermaye özelleştirme-taşeronlaştırma yolu ile iktisadi alanın tamamında (özel-kamusal) köklü bir değişime giderken, çalışan işçileri de kadrosuz, güvencesiz ve esnek çalışmaya mahkum köleler haline getirmeyi amaçlamaktadırlar.

Uygulanan neo-liberal ekonomik programlar sonucu sendika üyelerinin ve kadrolu çalışan işçilerin sayısı her geçen gün hızla azalırken işçi sınıfının nicel yapısında ise tarihinde olmadığı kadar büyük bir artış görülmektedir. Ancak işçi denilince; işe başladığı işyerinde emekli oluncaya kadar kadrolu çalışan, grev ve toplu sözleşme hakkı yasalarla tanınmış, ikramiyeler ve sosyal haklarla donatılmış geleneksel işçi modelinden başka bir şey anlamayanlar işçi sınıfının yapısında yaşanan bu çarpıcı değişimi görmemekte ısrar ediyorlar. Oysa bu durum çoktandır değişmeye başladı bile. Artık birçok işyerinde sözleşmeli ve taşeron işçilerin sayısı kadrolu işçileri geçmiş vaziyette. Sendikasız, sigortasız çalıştırma hızla yaygınlaştı. Bu durum özel ve kamu sektöründe kolayca gözlenebilir.

Bir gerçeği görmek zorundayız, tarih sahnesine yeni işçi kitleleri çıkmaya başladı . Bunlar genç, kadın, çocuk, göçmen, sözleşmeli, güvencesiz işçilerdir. İşçi ve emek hareketini ögütlemeye soyunanlar ve sendikacılar bu gerçeği görmeden yola devam etmekteki ısrarlarından vazgeçmelidirler

Bu konu kuşkusuz geniş, kapsamlı ve derinlikli bir konu olarak daha çok tartışılmaya muhtaçtır. Biz yine bu yazı ile amaçlanan konuya dönelim. Bu yazı esas olarak son günlere yeniden ısıtılıp gündeme getirilen "kamu yönetimi reformu" tartışmalarına dikkati çekmeyi amaçlamaktadır. Bu konuda özellikle kamuda örgütlenen veya örgütlenmeye çalışan sendikaların sözkonusu tasarının birinci dereceden muhatabı olduğunu düşünüyorum. Daha şimdiden eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok kamu alanı sermayeye açılmış ve bu alanlarda hizmetin şimdilik bir bölümü özel sektör tarafından paralı olarak verilmeye başlanmıştır. Eğitim ve sağlık başta olmak üzere bu alanlarda çalışanlar daha şimdiden kadrolu, sözleşmeli, taşeron işçisi olarak hizmet üretmektedirler.

Gündeme getirilen tasarı ile problemin daha da büyüyeceği bilinmektedir. Bu nedenle daha fazla geç olmadan emek hareketi derlenip toparlanarak kendisine yönelik bu saldırı programını durdurmalıdır. Ancak bunun nasıl olacağı üzerine ciddi tartışmalar yapmak ve bir an önce harekete geçmek gerekmektedir.

Tekel işçilerinin güvenceli iş mücadelesinin konfederasyonların sözde desteği ile büyüyüp ve bir genel greve, genel direnişe yol açacağını sananlar fena halde yanıldılar. Bu ayrı bir değerlendirme konusudur. Ancak şu kadarını belirtmeden geçemeyeceğim . Nerede ve hangi işkolunda ve statüsü ne olursa olsun, işi sınıfının mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmeyen işkolu sendikacılığı anlayışı ile gerçek sınıf dayanışması yaratılamaz. "Dışarıdan" sözde sınıf dayanışması içine giren, niteliği ve zihniyeti belli konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi bırakın mücadeleyi büyütmek bir yana; Tekel’de yanan mücadele ateşinin daha fazla büyümeden söndürülmesine hizmet etmiştir. Çünkü bu konfederasyonların mücadele ve örgütlenme anlayışı işçi sınıfının mücadele birliğini yaratmaya değil oturdukları koltukları korumaya hizmet etmektedir. (Burada KESK'i diğerlerinden kısmen ayırmakla birikte onların da kendilerini var eden noktadan hızla uzaklaşarak geleneksel-bürokratik sendikalar kervanına katılmaya yöneldiğini söylemeliyim.)

Bilinmelidir ki; AKP hükümeti eliyle gündeme getirilen bu saldırı programı aynı zamanda ve esas olarak IMF programının bir sonucudur. AKP hükümeti "IMF ile anlaşmadan" IMF programı uygulayacak kadar pervasızlaşmış bir hükümettir. Bu program karşısında tüm emek güçlerinin güçlü bir barikat oluşturmaları bir zorunluluktur. Bunun gerçekleşmesinin en temel hareket noktası ise saldırının şu veya bu iş koluna değil toplumsal yaşamımıza ve tüm emekçi halka dönük bir saldırı olduğu gerçeğinin görülmesidir.

Kamu yönetimi reformu olarak sunulan bu saldırıya karşı oluşturulacak bir mücadele programı yeni ve gerçek bir emek hareketi yaratılmasının da ilk ve anlamlı bir adımı olabilir. Bu programın eksenine güvencesiz çalışma problemi konularak emek hareketinin ve topumsal yaşamımızın diğer sorunları ile olabildiğince genişletilebilir. Böyle bir adımın atılmasından yana olan sendikalar öncelikle zihniyet olarak düzenin kendilerini sürüklediği toplu görüşme-toplu-sözleşme ile sınırlı çerçevesinin dışına çıkmalıdırlar. Bu sendikalar içine hapsoldukları çerçevenin dışında da milyonlarca işçi ve işssiz emekçiningüvenli bir iş ve insanca bir yaşam için mücadele ettiklerini görerek, kendilerini yeni- ortak ve daha geniş bir mücadele alanının birer kurucusu olarak konumlandırmalıdırlar. Bu sendikalar bağımsız örgütsel varlıklarını-tüzel kişiliklerini koruyarakenerjilerini işkolu ve statü ayrımı yapmadan tüm işçilerin ortak mücadelesini yürütecek örgütlenmelerin yaratılması süreçlerinin oluşmasına akıtmalıdırlar.

Böyle bir adım sendikaları toplu sözleşme-görüşme zemininde ve kendi alanlarının sorunları mücadelesinde de daha güçlü kılacaktır. Ancak böyle bir anlayışla gerçek sınıf dayanışmasının olumlu sonuçları alınabilir. Yoksa Tekel eyleminde olduğu gibi işçilerin ve kamuoyunun baskısı sonucu zorunlu olarak yan yana gelerek genel grev gibi kendi boylarını bile aşan büyük eylem kararlarını deklare eden konfederasyon başkanlarının yanyana gelişi ile başarı sağlanamaz. Türkiye işçi sınıfı tarihinde bu fotoğraflardan onlarcasını bulmak mümkündür ve bunlar birer ibret fotoğrafı olarak kalmıştır. Mevcut zihniyetlerle yanyana gelerek ortak açıklama yapan konfederasyonların sayısı dört değil, on dört de olsa sonuç değişmeyecekir. Mevcut konfederasyonların yan yana gelişi işçilerin birliği olarak sunulamaz. Artık bu beyhude çabalardan ve beklentiden kurtulmak gerekir. İşçi sınıfını mücadelesi ancak, işçilerin gerçek iradelerinin sendika yönetimlerine yansıdığı örgütlerle büyür ve başarıya ulaşır. Emek hareketinin samimi öncüleri ve neferleri sendika ağalarının ve devlet sendikacılığının egemen olduğu adı konfederasyon olan bu kuruluşların yanyana gelişi ile işçilerin birliğinin sağlanmış olacağı ve mücadelenin böyle bir yolla başarıya ulaşacağı hayallerini terk etmeli ve pembe bile olmayan bu rüyadan uyanarak bir an önce işçi ve emekçilerin gerçek ve ortak örgütlerini oluşturma seferberliğini başlatmalıdırlar.

Bu konuda birinci derecede görev KESK ve bağlı sendikalar ile oralarda mücadeleyi örgütleyen kamu emekçilerine düşmektedir. Onların içinden çıktıkları tarih ve süreç yeni ve ortak bir emek hareketinin yaratılmasında bir avantaj olarak değerlendirilmelidir. Bu durum ülkemizde ve dünyada işçi sınıfının yüz yılı aşan mücadele tarihini görmezden gelmek ve tarihi kamu emekçileri ile başlatmak gibi akıl, bilim ve izan dışı bir tespit olarak anlaşılmamalı. Tam tesine onları var edenin işçi sınıfının ülkemizde ve dünyada yarattığı birikim olduğu bir an bile akıllardan çıkarılmamalıdır. Dünya ve Türkiye işçi sınıfının tarihi ve özel olarak da; KAVEL direnişi, 15-16 HAZİRAN direnişi, DGM direnişi, TARİŞ, YENİ ÇELTEK direnişleri, ZONGULDAK işçi yürüyüşü, BAHAR EYLEMLERİ olmadan ve iyi okunmadan kamu emekçileri hareketi anlaşılamaz. KESK'i ve kamu emekçilerini işaret etmemizin nedeni tamamıyla konjonktüreldir.

Yazıda da belirtildiği gibi kamu yönetimi reformu adıyla işçilere ve toplumsal yaşamımıza yönelik saldırı karşısında YENİ ve ORTAK bir EMEK HAREKETİ yaratılması bir kalkış noktası olma potansiyeli taşıyorsa, ki öyledir; daha şimdiden sözleşmeli, ücretli çalışanların önemli bir sayıda olduğu kamusal alanın ve bu alanda örgütlü bulunan KESK ve bağlı sendikaların karşı karşıya kaldığı görev ve sorumlulukları açısından dikkati o yöne çekmiştim.Yoksa daha bugünden bu yeni emek hareketinin ve kurucu unsularının örgütlenmesi ve mücadelesini sürdüren DEV-SAĞLIK-İŞ, LİMTER-İŞ başta olmak üzere DİSK ve TÜRK-İŞ içinde yer alan birçok sendika ile işçi önderinin misyonları ve varlığı/önemi yok sayılamaz. Gerçek emek hareketi işçi ve emekçilerin parçalanmış, farklılıklar arzeden, değişik statülerde çalışan tüm potansiyeli ve sorunları harmanlanarak oluşurulan bir programla yaratılır. Geleceğe yürürken işlevini tüketmekte olan dünün araçları ile değil, yarının araçları esas alınmalıdır. Geleneksel sendikacılık işçi sınıfı mücadele tarihine şanlı zaferler ve ağır yenilgilerle dolu bir miras bırakarak ömrünü tamamlamaktadır. Yönümüzü yeni sorunlarla boğuşacak ve yeni zaferler kazanacak yeni bir emek hareketine çevirelim. "Kamu yönetimi reformu" adı ile gündeme gelen saldırılar karşısında yakacağımız mücadele ateşi neden yeni emek hareketinin işaret fişeği olmasın? 
                                                          İsmet Aktaş- 11 Haziran 2010

9 Nisan 2010 Cuma

Yeni Bir Yol Ayrımında BES Genel Kurulu

Büro Emekçileri Sendikasının 5. Olağan Genel Kurul süreci devam ederken önemli bir aşaması olan Şube Genel Kurulları tamamlandı. BES Şube Genel Kurulları, Tekel işçilerinin direnişiyle birlikte emek hareketinde uzun yıllardır görülmeyen bir hareketliliğin içerisinde gerçekleşmesine karşın belki de tarihinin en coşkusuz ve heyecansız genel kurulları olarak gerçekleştirildi. Örgütün omurgasını, mücadelenin motor gücünü oluşturan şubelerin en geniş, en politik ve en yetkili kurullarının bu hali önümüzdeki süreç açısından tehlike sinyalleri olarak değerlendirilmek zorundadır. 

Şube Genel Kurulları, büro emekçilerinin parçalandığı, hak kayıplarının en yoğun yaşandığı bir süreçte var olan statükoyu korumaya dayalı, sendikanın geleceğinin siyasal ve kişisel hesaplara kurban edildiği, Genel Kurul delegelerine mücadelenin öznesi gözüyle değil; burjuva siyaseti misali “oy” gözüyle bakıldığı, Genel Kurulların alışkın olmadığımız bir biçimde sandığa kilitlendiği, “seçimi” kazanmak için bir takım ırkçı söylemler geliştirmek gibi her şeyin mübah görüldüğü, eleştiri özeleştiri mekanizmalarının işletilmediği, iş kolunda yaşanan neo liberal değişimin sonuçlarının yarattığı ve artık kronikleşmeye başlayan sorunlara karşı nasıl bir mücadele sürecinin örülebileceği tartışmasının yanından bile geçilmediği genel kurullar olarak tarihteki yerini almıştır. 

Elbette bugüne kadar yapılan genel kurul süreçlerinde de benzer durumlar yaşanmıştır. Ancak kürsü kullanımının tüm kongrelerde yok denecek kadar az olması, delegelerin oy kullanma saatine çağrılması ya da arabalarla evlerinden toplanması, durumun vahametini ortaya koymaktadır. 

Oysa süreç yenilenmeyi; basit anlamıyla her düzeyde yönetimdekilerin değişimini değil, tepeden tırnağa yenilenmeyi dayatıyor. Emekçilerin ve Halkın hakları mücadelesini dert edinen örgütler sağlam bir ideolojik-politik hat oluşturmalı, örgütsel tahkimata giderek günün ihtiyaçlarına uygun bir örgütsel biçim, hak alıcı bir eylem çizgisi yaratmalı ve yeni bir sendikal kültürü tüm bu sürecin tutkalı haline getirmelidir. 

Bilindiği gibi 24 Ocak kararlarıyla birlikte uygulamaya koyulan neo liberal politikalar öncelikle işçi sınıfının geleneksel örgütlerine saldırıdır ve bir bütün olarak emekçileri ve halkı örgütsüz bırakmıştır. Sonrasında yaşananlar ise artık herkes tarafından koro halinde söylenmeye başlanmıştır. Kamu kurumları, fabrikalar özelleştirilmiş, kamu hizmetleri taşeron şirketler eliyle gördürülmeye başlanmış, kamu da dahil parçalı ve esnek istihdam esas hale getirilmiş, işçi ve emekçiler TKY ve yönetişim gibi tekniklerle “yüceltilmiş”, devletin “asli işlerinden” olan yargı, sosyal güvenlik, vergi gibi hizmetler piyasa merkezli verilmeye başlanmıştır. 

Tüm bu politikaların tesadüfî olmadığı, neo liberalizmin, emperyalist kapitalist sistemin bütünlüklü bir stratejisi olduğu ve bu yeni stratejiye karşı emekçilerin eski stratejiyle mücadele edemeyeceği yeni, devrimci bir emek hareketi stratejisi üretilmesi gerektiği tespitini artık herkes yapmalıdır. İşte yukarıda bahsi geçen yenilenmeye buradan başlanmalıdır. 

BES Şube Genel Kurullarında böyle bir yenilenme sürecinin ilk adımları açısından önemli bir fırsat kaçırılmıştır. Oysa büro iş kolu, devletteki neo liberal değişim ve dönüşümün en yalın haliyle görülebildiği alanlardan biri haline gelmiştir ve bu süreç tamamlanmak üzeredir. Şöyle ki; 

1. AKP iktidarı dönemi, büro emekçilerinin toplu görüşme süreçlerinde verilen yüzdelik zamlarla daha da yoksullaştırıldığı bir süreç olarak yaşanmaktadır. Büro emekçileri ucu ucuna yaşar hale gelmiştir. Binlerce büro emekçisi kredilerle, kredi kartlarıyla boğuşmakta; ay sonunu zor getirmektedir. Toplumun tüm kesimleri gibi büro emekçileri de artık eğitim, sağlık, ulaşım, doğalgaz, elektrik ve su gibi temel hizmetlere çok daha fazla paralar ödemek zorundalar. Bir yandan yüzdelik zamlar, diğer taraftan kamu hizmetlerinin paralı hale getirilmesi ve yapılan ücret zamlarına bakıldığında kamu çalışanlarının ciddi anlamda yoksullaştırıldığı görülmektedir. 

2. Büro iş kolunda öngörülen istihdam anlayışı artık gün gibi ortadadır. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına paralel olarak büro emekçileri de iş güvencesiz çalışmaya zorlanmaktadır. Daha çok eğitim ve sağlık alanlarında görülen güvencesiz çalıştırma biçimleri artık büro iş kolunda da hayat bulmakta, 4/B, 4/C, taşeron çalıştırma yaygınlaşmaktadır. 

3. Tüm kamuda olduğu gibi büro iş kolundaki çalışanların parçalanması stratejisi sadece farklı statülerde çalıştırmaya dayandırılmamaktadır. Uygulamaya koyulan uzmanlaştırma politikaları; uzman-uzman olmayan ayrımı, aynı işi yapanlara farklı ücret uygulamaları, performansa göre ücret uygulamaları da kadrolu büro emekçilerini parçalamayı hedef almaktadır. İlk olarak güvenceli ve güvencesiz olmak üzere, daha sonra da farklı ücret uygulamaları ile yaratılan parçalanma, çalışanlar arasındaki dayanışma ve birlikte mücadele eğilimlerini zayıflatmaktadır. 

4. Vergi, sosyal güvenlik ve yargı politikalarındaki adaletsiz uygulamalardan muzdarip olan yurttaşların tepkisini gösterdiği kişiler de yine büro emekçileridir. Ağır iş yükü altında çalışan büro emekçileri bir de canı yanan yurttaşların sözlü ve fiziki saldırılarına maruz kalmaktadırlar. 

5. Otomasyon sistemi ile birlikte işleri paket programlar yoluyla yürütme ve parçalama uygulamaları bütün haliyle büro emekçilerini vasıfsızlaştırmakta, köreltmektedir.(Her ne kadar bir kısmına uzman dense de). Mevzuatın ülke gündemi gibi hızlı değişimi ile birlikte büro emekçileri yaptıkları işe yabancılaştırılmakta; değersizleştirilmektedir. 

Büro iş kolunda yaşanan bu gerilimli durum aynı zamanda bir hareketliliği ifade etmektedir. Böyle bir hareketliliğin aktörleri olan büro emekçileri, fiili, meşru ve militan bir mücadele konusunda gözünü budaktan sakınmayacağını çeşitli tarihsel dönemlerde göstermiştir. Mesele, böyle bir hareketliliğin içerisinde büro emekçilerinin bu dinamizmini kavrayacak doğru politikaları üretebilmektir. 

Şube Genel Kurulları bu açıdan bakıldığında, büro emekçilerinin sürece aktif katılımının sağlanması, yeni bir mücadele sürecine hazırlanması açısından kaçırılmış önemli bir fırsattır. Şimdi Nisan/2010 tarihinde gerçekleştirilecek Merkez Genel Kurulu tüm bu sürecin ters yüz edilmesi açısından bir fırsat daha sunmaktadır. 

BES’i var eden, bugüne taşıyan başta siyasal yapılar olmak üzere tüm ilerici, demokrat ve devrimci unsurlar artık bir yol ayrımındadır. Şu bilinmelidir ki merkez genel kurulu için devrimci olan tavır seçimi kazanacak ittifakı oluşturma çabaları olmayacaktır. Bugün için devrimci olan, işte bu yol ayrımında devrimci büro emekçileri hareketini yeniden yaratacak kararlara imza atmak ve bu kararları hayata geçirecek sendikal ve siyasal iradeyi ortaya koymaktır. İhtiyacımız olan tepeden tırnağa bir yenilenme için geçmişin hatalarıyla yüzleşmek, arınmak ve devrimci bir yolda ilerleyecek mütevazi adımları atmaktır. 

DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ 9 Nisan 2010