25 Aralık 2024 Çarşamba

Sendikamıza, geleceğimize sahip çıkıyor; müesses nizama çakılan selamı görüyor ve kabul etmiyoruz!

 

AKP’nin çeyrek yüzyıla yaklaşan iktidarında sermayeye yeni kâr alanları yaratmak için yaşama geçirilen neoliberal politikaların, eğitim alanını da boş bırakmadığını, hatta en büyük kazanç kapılarından birisi olarak görülüp bu alana neşter vurulduğunu görmekteyiz. Öteden beri kamusal eğitimi sırtında bir yük olarak gören iktidar, özel okul sahiplerine teşvik için her türlü kolaylığı (uzun vadeli düşük faizli kredi, arsa temini vb.) sağlamış, bir yandan da kamu/devlet okullarının asgari ihtiyaçlarını karşılayacak ödeneği bile keserek eğitimin piyasalaştırılmasını ana politikalarından birisi olarak belirlemiştir.

Eğitimi temel bir insan hakkı olmaktan çıkarıp alınıp satılabilir bir hizmet haline getiren İslamcı iktidar, müfredatı da kendi gerici dünya görüşüne göre biçimlendirerek toplum mühendisliğini kapitalizmin emrine sunmaktadır. 19 milyonu aşkın öğrenci, 75 bin okul, 1 milyon 200 bini aşan öğretmeni (ve yükseköğretimde okuyan 8,5 milyon öğrenciyi) barındıran eğitim alanının sermayenin iştahını kabartacak bir pazar olduğu kadar rejimin siyasal İslamcı dönüşümünde stratejik bir önemde olduğu açıktır. Öğrencilerin ailelerini de ele aldığımızda Türkiye nüfusunun üçte ikisinden fazlasını doğrudan ilgilendiren eğitim alanı aynı zamanda toplumsal muhalefetin direniş mevzilerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

İslamcı iktidarın eğitimi ve günlük yaşamı laiklikten arındırarak dinsel referanslarla yeniden yapılandırmaya çalıştığının, rejimi dönüştürürken eğittim alanına da stratejik bir önem verdiğinin uzun bir süredir tanığıyız. MEB akademisini kuran iktidarın kendi ideolojisine uygun öğretmen yetiştirmek istediği sır değil. Bir yandan ÇEDES projesi, “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” müfredatı ile öğretmenleri kendisinin mukadderatçı-mukaddesatçı, biatçı köleleri haline getirmeyi hedefleyen saray rejiminin diğer yandan Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ile öğretmenleri kendi içinde bölmeyi, MESEM ile kapitalist sisteme ucuz işgücüne dayalı güvencesiz ara eleman yetiştirmeyi, kız okullarını gündeme getirerek laikliği sosyal yaşamdan çıkarmayı hedeflediği dikkatlerden kaçmamaktadır. Sermayenin önündeki engelleri kaldırmak için kutsal saydığı değerleri araçsallaştıran iktidar açısından eğitim stratejik bir öneme sahip.   

Okullarda gerici ve cinsiyetçi baskılar tırmanıyor  

Eğitimde dinselleşmeye giden yolda okullarda öğrencilerin, öğretmen eksikliği bahanesiyle bilim, felsefe, güzel sanatlar, spor yerine çeşitli adlar altında açılan dini dersleri seçmeye zorlanması, ders içeriklerinin İmam Hatip okullarıyla aynılaştırılması, öğrencilerin eteğinin boyu, pantolonun darlığı, saçı, takıları, erkek ve kız öğrencilerin teneffüs saatinde bile birbirine yakın durmasının disiplin sorunu haline getirilmesi İslamcı iktidarın hegemonyasını kurmak için dünden bugüne attığı adımlardı. Yine geçtiğimiz günlerde yaşanan okul servislerinde kız öğrencilerin ön koltuklara oturmasını yasaklanma girişimi, İslami yaşam tarzının topluma kabul ettirilme çabasından ayrı düşünülemez. Taliban ve benzeri şeriatçı rejimlerin yönettiği ülkelerde görülen kız öğrenci giyim tarzı, ülkemizdeki okul yönetimleri tarafından hoş görülmekte, dinsel ideolojik yaklaşımlarına prim verilmektedir.

İslamcı iktidar gerici yaşam tarzını sadece öğrencilere değil öğretmenlere de dayatmaktadır. Kadın öğretmenlerin etek boyu, askısı makyajı disiplin amirleri tarafından uyarı konusu olmaktadır. Geçen yıl 24 Kasım’da tüm öğretmenlere dağıttıkları uzun tek tip beyaz önlükle, kadın öğretmenlerin askı, etek boyu, dekolte sorununu “topyekûn” çözmeye çalışan İslamcı iktidarın bu yıl da kadın öğretmenlere “Etkili Öğretmenlik için Dış Görünüm ve Giyim Kodları” dersi vermesi MEB’in gerici adımlarını ısrarla sürdüreceğinin ilanıdır. İslami rejimlerin “makbul kadınını” yaratma yolunda atılan bu adım kadın bedenine uzanmış çirkin bir elin resmidir.

Eğitim emekçileri hareketinde yeni bir döneme girilirken

Tüm bu olumsuz tablo içinde umut veren hareketlilikler de gelişmektedir. Ülke sathında çoban ateşi gibi saçılmış direnişler, adaletsizliğe, emek ve doğa sömürüsüne, geleceksizleştirmeye karşı öfkeyi açığa çıkararak AKP faşizminin gittikçe koyulaşan karanlığının karşısına dikiliyor. Baskının, tehdidin işe yaramadığı, zulmün ve zorbalığın çaresiz kaldığı bu haklı tepkiler kendini eğitim hakkı mücadelesinde de gösterdi. Taban ücreti için harekete geçen özel sektör öğretmenleri, piyasalaştırmanın doğrudan sonucu olan eğitimde şiddetin önlenmesi talebiyle mücadelelerinde yeni bir başlık açarken, ÖMK’nin yasama organında görüşülmeye başlanması ile birlikte Meclis Parkı’nda başlayıp 50 günü aşan nöbet tutma eylemi ile hareket başka bir boyut kazanmış, Eğitim Sen de gerek MEB önünde gerekse Meclis Parkı’nda bu militan mücadelenin parçası olmuştu. 

Kitlelerin uzun süredir unuttuğu militan direniş, sonuç alıcı eylem ve kazanma duygusunu yeniden yaşatan, eğitim emekçileri hareketinin yeni dönemine dair önemli ip uçlarını barındıran deneyimler yaşadık. Eğitim Sen’in de içinde olduğu sendikaların eğitim emekçilerine yönelik şiddete karşı Ankara’da TBMM’ye düzenlediği yürüyüş böyleydi. Yine ÖMK’ye karşı yasayı durdurma kararlılığıyla sergilenen militan duruştan söz etmemiz gerekir. Direniş yerine “tarihe not düşmekle” yetinerek MEB önünde akşama kadar polisten TBMM’ye yürüyüş izni beklemek gibi bir icazetçi yaklaşımı saymazsak, sonrasında TBMM bahçesinde on günü aşkın aşan bir eylem sonucunda yasanın ekim ayına ertelenmesi yöneticilerde olmasa da kitlede önemli bir heyecan, inanç ve motivasyon kaynağı oldu. Ancak sonbaharda yaz dönemindeki mücadelenin kaldığı yerden devam ederek ivmesini yükseltmesi yerine inançsızlığın ve güvensizliğin sonucu olarak Eğitim Sen yönetimi yasanın meclisten geçmesi seyretmekten başka bir şey yapmaması sonucunu doğurdu.

Geçmişten bugüne demokratik öğretmen hareketinin, eğitim emekçilerinin tarihsel birikimine yaslanan sendikamız Eğitim Sen, eğitim alanındaki gericileştirme ve piyasalaştırma saldırısının başından itibaren itirazları, eylemlilikleri, direnişleri ile laik, bilimsel ve kamusal eğitimin savunuculuğunu üstlenmiş ancak başarılı olamamıştır. Bu tablonun ortaya çıkmasında Eğitim Sen’in kuruluşundan bu yana bir doğum izi gibi taşıdığı yapısal sorunları, kendi statükosuna hapsolması, eğitim emekçilerinin çalışma yaşamında yaşadığı hak kayıplarına, güvencesiz çalıştırma biçimlerine geleneksel örgütlenme modeli ve mücadele refleksleri ile karşı koymaya çalışması rol oynamıştır.

Bir sendika mı, yoksa STK mi?

Eğitim Sen kongreleri yapılırken sendikayı mücadele örgütü yerine bir politik vitrin, siyasal partilere destek alanı olarak değerlendiren, bu nedenle de yönetimi oluşturmayı koltuk paylaşımına indirgeyen kimi sendikal anlayışların sekter yaklaşımları bugünkü sorunların, yetmezliklerin, yanlışlıkların önemli nedenleri arasındadır. Bu durum sınıf perspektifine sahip olması beklenen Eğitim Sen’i çeşitli savrulmalara açık hale getirmekte, kimi kesimlere göz kırpma kaygısı sendikayı sivil toplum örgütüne dönüştürme tehlikesi ile karşı karşıya bırakmaktadır. 

Türkiye solunun bir süredir liberalizm, radikal demokrasi ve sol popülizmin etkisi altına girmiş olması sendikal alana da sirayet etmiş, Eğitim Sen “kimlikler” ve “mahalleler” üzerinden denklem kurmaya odaklanmış, düzen içi siyasetin labirentlerinde dolanır olmuş, emek karşıtı politikalara karşı hak kazanmaya yönelik değil, temsili protestolarla yetinip köşesine çekilen eylemlilik tarzı giderek hakim olmuş, bu da eğitim emekçileri arasında umutsuzluğu hakim kılmıştır. Emekçilerin çokça şikayet konusu ettiği sendikaların siyasal kimlikle anılır olması da esasen sendikaların emekçilerin çıkarlarını temsil etmemelerine yönelik bir eleştiridir. Eğitim Sen bir dönem bu şikayetleri kendisine yönelik faşist baskılarla ve her şeyin politika konusu olması ile izah etmeye çalışmışsa da gelinen yer bu izahların yetersizliğini alenileştirmiştir. 

Eğitim emekçilerinin ortak çıkarlarının kavgasını vermek yerine kimliklere selam vererek üye kazanma çabası, Eğitim Sen’in de maalesef genel yönelimi olmuştur. En başta Türk Eğitim Sen’in, sonra Eğitim Bir Sen’in ve en son Eğitim İş’in kendisine karşı kullandığı kimlik siyasetine tersten başvurarak, kendisine karşı olanların oyun sahasına hapsolmuş, ilkelerini ve duruşunu küçük hesaplara feda etmiştir. 

Devletin karalama ve kriminalizasyonunun Eğitim Sen’in ayırt edici ve üstün yanı olan fiili-meşru mücadeleyi eskisi gibi yürütememesi sonucunu doğurduğu, buna karşılık sendika aidatının işverence ödendiği, gerçek bir toplu sözleşme düzeneğinin, grev hakkının esamesinin okunmadığı yerde üye yapma yarışına girmek düzenin minderinde güreşmeyi kabullenmekten başka anlama gelmez. Son yirmi yılda eğitim emekçilerinin hem özlük hem ücret kayıplarının giderek artmasına rağmen tek bir başlıkta dahi sendikanın merkezinde olduğu bir talep hareketinin filiz verememiş olması devrimci bir sendikal anlayışın yokluğunun göstergesidir. 

Emekçilerin taleplerini hak mücadelesine dönüştürme çabasının olmadığı yerde “üye kapma” faaliyeti düzen muhalefetinin “farklı kimliklere saygı” siyasetini davet ediyor. Zayıflayan toplumsal meşruiyetine karşı sık sık zor aygıtlarını devreye sokan iktidarın bir başka rıza üretme biçimi olan kültürel hegemonyasına kendini kaptırdığı anlaşılan düşünme ve davranış biçimleri giderek sendikamızda da görülmeye başlamıştır.

Takvimde eğitim emekçileri değil düzene uyum sağlamış bir siyasal tercih var

Bugüne kadar çocuk resimleri ile eğitimci kimliğini öne çıkaran yıllık duvar takvimi görsellerinde bu yıl “profesyonel” destek alınarak yaşanan değişiklik basit bir akıl tutulmasının ötesinde bu savrulmanın eseridir. Kamu görevlisinin dini sembolleri kullanamayacağı kuralından hareketle okullarda türban takılmasına karşı çıkan, buna karşı özgür kıyafet kararı alan ve her yıl bu kararını yenileyen bir sendikanın bugüne kadar yaptıklarını boşa düşüren türbanlı kadın çizimlerinin Eğitim Sen takvimlerine ne amaçla alındığı zamanla daha iyi anlaşılacaktır. 

Eğitim emekçileri hareketinin yeniden sokakları doldurduğu, TBMM ve Bakanlık kapılarına dayandığı bir dönemin ardından çıkarılan bir takvim, bu hareketleri de bu hareketleri tetikleyen tepki ve talepleri de, bu hareketler içindeki türbanlı ya da türbansız eğitim emekçilerinin yığılmış sorunlarını da görmüyor ama değil bir sendika, kimlik sorunlarına odaklanmış herhangi bir STK çıkarsa şaşırmayacağımız bir biçim ve içerikle karşımıza çıkıyor.

Konuyu “türbanlı üyelerin temsiliyeti” gibi iyi niyetli(!) gerekçelerle izah edenler, esasen gericiliğe karşı mücadeleyi de gündemden çıkarmaktadır ve emekçilerin haline şükretmesini, iş cinayetlerin fıtrat olarak görülmesini dayatan kaderci anlayışa karşı sendikaların elini zayıflatmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Burnumuzun dibinde yeni bir şeriat devleti kurulurken gericiliğe zeytin dalı uzatmak büyük bir aymazlıktır. Laik, bilimsel, demokratik, anadilinde eğitim talebinin sahibi olma iddiasındaki bir sendika açısından siparişle çizdirilmiş görselleri “kültürel çeşitlilik”, “renklilik” olarak gören varsa onlar da bu aymazlığa dahildir.  

Eğitim Sen Merkez Yürütme Kurulunun takvimlerde resmettirdiği türbanlı kadınlar MEB önündeki mülakat isyanlarında da, okulların temizliğinde çalışan kadınlar arasında da bulunuyor. Mücadelenin içindeki türbanlı kadınları örgütlemeyi seçen bir MYK, MEB önündeki eylemi şube başkanlarını Genel Meclis toplantısında bırakarak ziyaret etmez, temizlik işçilerinin vahşi çalışma koşullarını mücadele konusu etmekten geri durmazdı. 

Sendikayı kendi siyasal yapılarının arka bahçesi olarak görenleri, sendikal temsiliyet uğruna Eğitim Sen’in ilkelerini feda edenleri, hele kendileri merkez yönetiminde olmadıkları zaman  “eksen kayması” suçlamasında bulunup düz yolda yürürken yönlerini şaşırmalarını Eğitim Sen tabanı değerlendirecektir. Devrimci Öğretmen olarak, Encümeni Muallimden TÖS’e, Töb Der’den Eğitim Sen’e yarattığımız değerlere, laik, demokratik, bilimsel, parasız, anadilinde nitelikli eğitim hakkı ilkelerine sahip çıkıyoruz! Türban ve bu tür dinsel sembollerle müesses nizama selam verme çabasının farkındayız, bunu kabul etmiyor, itiraz ediyoruz! Nasıl anadilde eğitim hakkını tüzükten çıkaranları tarihe not etmişsek bunu da tarihe not düşüyor eğitim emekçilerinin mücadele bilincine, tarihine bırakıyoruz. Kararı onlar verecektir. Bizler Devrimci Öğretmenler olarak tüm eğitim emekçilerini ortak çıkarları için bir araya getirmek için çalışacağız, emekçileri emekçi kimliği ile örgütlemek görevi ve sorumluluğu ile hareket etmeye devam edeceğiz.

Devrimci Öğretmen olarak saray rejimi ve “Tek Adamın” çocuklarımızın geleceğini çalmasına izin vermemek için “Halkın Eğitim Hakkı Mücadelesini tüm veli, öğrenci, kamu ve özel sektörde çalışan öğretmenlerimizle birlikte kamusal, nitelikli, parasız, bilimsel, laik, anadilinde toplumsal cinsiyet eşitliğine dayanan eğitim hakkını yeniden elde etmek için bir adım ileri! Bilinsin isteriz ki; Devrimci Öğretmenler, dün olduğu gibi bundan sonra da gericiliğin karşısında kurulacak her barikatın en ön saflarında yer alacaktır.

22 Mayıs 2024 Çarşamba

Bozdoğan Kemeri Önünde Direnen Eğitim Emekçisi Ne Anlatıyor?

 

Uzun bir süredir ekonomik kriz içerisinde olan ülkemizde eğitim emekçileri de bu krizden payına düşeni fazlasıyla almakta. Büyükşehirlere yeni atanan emekçiler tek başına kiraya bile çıkamıyorlar, emekli olmaya hak kazananlar geçim sıkıntısından emekli olamıyor, yaş haddini bekliyorlar. 

İktidar gayet bilinçli bir biçimde seçimi kaybetmeyi bile göze alarak emekçilerin krizini daha da boğucu hale getirecek Şimşek programını uygulamaya koydu. 1 Mayıs’a uzanan bir dönem bu programa uygun bir biçimde eğitim emekçilerinin Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) ile derinleşen eşitsizlik, mesleki itibar kaybı, vasıfsızlaştırma krizi ve bunların sonucu artan öğretmene yönelik şiddet vakalarıyla geçti. 

Şimşek programı esasen sermayeye kaynak aktarmaya odaklanır, göçmenliği her anlamda sömürüyü derinleştirme aracı olarak kullanır, hak talepli hareketleri şiddetle bastırarak halkı yoksulluğa mahkûm ederken, yığınların tepkilerini manipüle etmeye çalışıyor. Ancak evdeki hesap çarşıya uymuyor, emekçiler de isyan ve tepkilerini örgütleyip eyleme dökmeyi öğreniyor ve mahirleşiyor. Nitekim Türkiye’nin hemen her yerinde pek çok işyerinde iş yavaşlatma, iş bırakma, fiili grev sesleri yükselmekte uzunca bir süredir. Migros Depo işçileri, Özak Tekstil işçileri, Denizli Şişecam işçileri, İstanbul Enerji işçileri, özel sektör öğretmenleri, ÖMK ile üzerindeki ölü toprağını silkeleyen kamudaki eğitim emekçileri, belediyelerdeki taşeron işçileri bir yenilenmenin, yeniden öğrenmenin işaretlerini veriyorlar. Geleceği elinden alınmaya çalışılan emekçiler kendilerine dayatılan kaderi parçalamanın yollarını arıyor ancak bu arayış henüz ülke genelinde birleşik bir emek mücadelesine de dönüşmüş değil.

Konfederasyonların hâli

2023 1 Mayıs’ında “Maltepe’de bu son 1 Mayıs, seneye Taksim’deyiz” diyen DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu’nun, bunu yaygınca algılanan haliyle Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı seçimi kazanması beklentisine bağladığı düşünülse de, esas nedenin kitlelerde gelişen tepkilerin artık Maltepe 1 Mayıslarıyla zapturapt altına alınamayacak olmasına dair sezgileri olduğu ortadadır. Yıl boyunca gerçekleşen pek çok işçi direnişiyle bırakalım ilerletici bir ilişki kurmayı temsili düzeyde dahi birlikte görüntü vermeyen DİSK Genel Merkezi, işçi sınıfı hareketindeki yenilenme ve canlanma arayışları karşısındaki konumlanışını daha nasıl anlatabilirdi? 

KESK ve bağlı sendikalar geçen sonbaharda genel kurullarını gerçekleştirdi. En geniş emekçi kesimlerin taleplerini örgütleme iradesinin henüz sınırlı ölçüde savunulması, yenilenme umudunun önümüzdeki döneme havale edilmesi sonucunu doğurdu. KESK ve bağlı sendikaların ana bileşenleri olan gruplar hem politik olarak daha kısırlaşmış hem de kadro olarak iyice daralmış durumda. Ancak kamunun tasfiyesi ve piyasalaşması, vasıfsızlaştırma ve buna bağlı olarak kamu emekçilerine karşı geliştirilen itibarsızlaştırma saldırıları nesnel zeminde çelişki ve çatışmaları büyütüyor ve yenilenmeyi mücadelenin bu alandaki tüm öznelerine dayatıyor. 

Kısa süre önce bir öğretmenin öğrencisi tarafından öldürülmesi sonrasında ülke çapında gerçekleşen iş bırakma eyleminde kendini açığa vuran tepki salt şiddet karşıtı bir refleks olarak açıklanamaz. Binlerce öğretmen Eğitim Sen başta olmak üzere yedi eğitim sendikasının çağrısıyla başkentte Meclis’e, ülkenin diğer kentlerinde de il milli eğitim müdürlüklerine yürüdü. Sokağa taşan öfke sendikaların dar örgütsel sınırları ile ya da bir öğretmen cinayetine karşı beklenen bir tepki eylemi ile açıklanamaz. Eğitim emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarında yaşanan dönüşüme ve artan yoksullaşmaya duydukları öfkenin bir yansıması ortaya çıkmış, ayrım gözetmeksizin herkesi tepkisine ortak etmeyi başarmıştır. 

Dışardan gözleyenler için ülke genelinde umut veren bir hareketlenme olmuştur ve bu gözlem doğrudur da. Ancak eğitim emekçileri hareketini yakından takip edenler, on yıllar içinde oluşmuş ezberlere ve mevcut sendikal kalıplara sığmayan pratik çabaların fark yarattığını bilmektedir. Eğitim emekçilerinin en geniş kitlesi ile birebir temas ve iletişim içinde güncel somut taleplerin açığa çıkarılıp örgütlendiği yerlerde katılımcıların daha kitlesel, örgütlü ve disiplinli hareket ettiği gören gözler için yadsınamaz. Bu fark hem eğitim emekçileri yürüyüşlerinde hem de 1 Mayıs alanlarında açığa çıkmıştır. Henüz genel görüntü içerisinde varlığı çok da öne çıkmayan bu örgütlenme ve hareketlenme deneyimleri yenilenme ve direniş umudunu taşıyan yeni bir çizgi mayalandığını müjdeliyor.

Bir buluşma noktasında iki 1 Mayıs

KESK 1 Mayıs için yaklaşık bir ay önceden hem DİSK hem de diğer emek ve demokrasi güçleriyle görüşmeler yapmaya başladı. Sosyalistlere ve diğer emek-meslek örgütlerine mesafe koyan DİSK’in tavrı en baştan ortada olmasına rağmen, KESK de mevcut yetersizliklerinden dolayı bunu baştan bozacak bir inisiyatif geliştiremedi. Beşiktaş’ta toplanma kararı, DİSK’in ve CHP’nin Saraçhane’ye yönelmesi ve Beşiktaş’a ulaşmanın fiziken imkansız hale gelmesi nedenleriyle sonuna kadar savunulmamış, DİSK ve CHP hattında örgütlenen sürecin arkasından sürüklenilmiştir. 1 Mayıs nasıl ki sadece bir gün değilse, Taksim ısrarı da sadece bir alan ısrarı değildir. Bozdoğan Kemeri’ne kurulan barikat da sadece fiziki bir barikat değildir. Maalesef Türkiye sınıf mücadelelerine dair bu güçlü simgeselliklere uygun bir mücadele iradesi ortaya konamamıştır.

KESK’in alternatif geliştirememesi o gün orada tertip komitesinin basiretsizliği ya da beceriksizliğinden ziyade KESK ve onu oluşturan unsurların 1 Mayıs’ın güncel dinamiğini kavrayabilecek genişlik, donanım ve kadro birikiminden uzak olduğunu bir kez daha ortaya çıkarmıştır. DİSK genel merkez yöneticilerinin, bir mizansen bile denemeyecek gösterisi, barikat önünde polisle yaptıkları sohbetin hemen ardından geri çekilmeleri ile sonuçlanmış, KESK MYK’sı ise daha geride durup “biz alanın misafiriydik” diyerek çekilme kararı almış, alanda kalan üyelerine de özel görevlileri aracılığıyla “alanı terk edin” çağrısı yapmış, otobüsten inip alanı koşar adım terk etmiştir. Bu hareketleri, Şimşek programı ile savaş açılan emekçilerin gündemiyle, emeğin etkin mücadelesini örgütlemekle pek de alakadar olmadıklarını, Bozdoğan Kemeri altındaki barikat karşısında direnilen her anın Temmuz’da emekçilerin ücret pazarlığındaki değerini de anlayamadıklarını göstermiştir. 

DİSK ve KESK’in boş bıraktığı barikat önü sorumluluğunu sosyalistler, devrimciler, direnişçi sendikalar ve kendilerini  kamu emekçilerinin güncel taleplerini örgütleme çabası içerisinde örgütleyen bir grup aldı. Barikat bir kez daha sınıf savaşının taraflarını ortaya serdi. Emek hareketi 1 Mayıs’ta kendi gerçekliğiyle ve değişim zorunluluğuyla yüzleşti. KESK ancak pratik karşılığı olan bir özeleştiri yaparak yüzleşebilir bu durumla. Özeleştiri; sorumluların istifası, tüm birikim ve kadroların yürütme, liste vb kaygılar gütmeksizin tüm emekçilerin ortak çıkarları mücadelesinin neferleri olmasıyla mümkündür. Hareket ve pratikle örgütlenmeyen hiçbir çaba, umut olamaz. Emekçilerin taleplerini birleştirmek, onlara güç vermek, onlarla dayanışma içerisinde olmak yerine geride durma tercihini yansıtan “çekiliyoruz” ifadesi, önümüzdeki dönemin metaforu olmaya aday. Çünkü bu çekilme sadece Saraçhane’den değil emeğin bağımsız çıkarlarını savunma ve emekçileri temsil etme iradesinden de çekilme şeklinde ifade edilebilir. Elbette şunu belirtmek gerekir; emek hareketi dinamik bir yapıya sahiptir, sınıfın güncel gerçekliği içinde yükselen eleştiri ve yeniden inşa çabaları yakın gelecekte sendikal ve siyasal bütün düzlemleriyle sınıf hareketine yön veren yeni bir yol açacaktır. Emeğin talepleri ile konfederasyon yöneticilerinin politikası arasında açılan makas başka türlü kapatılamaz. Makas açılmaya devam ettiği sürece olgunlaşan nesnel koşullar ve 1 Mayıs’ta barikat önünde öne çıkan çizgi etkisini KESK içinde de gösterecek, makası başka türlü kapatmanın yolunu bulacaktır.

Devrimci öğretmen gücünün ve sorumluluğunun farkında

1 Mayıs günü eylem alanında başlayan tartışma, şimdi polis operasyonlarının KESK ve DİSK üyesi sendikacıları da hedef aldığı bir noktada, konfederasyonları yeniden sınamaktadır. Konfederasyonlar kendi 1 Mayıs çağrılarına, bu çağrıya uyup alana gelen ve önce polis saldırısına, sonra operasyonlara, baskın, gözaltı ve tutuklamalara hedef olan emekçilere, üyelerine, kendi temel varlık nedenleri olan sınıf mücadelesine sahip çıkacak mıdır, çıkmayacak mıdır? Sınıf hareketinin önemli bir parçası olarak tarihsel ve güncel görevlerinin farkında olan devrimci öğretmenler, günün eğitim emekçileri hareketi gerçekliği içinde özeleştirel bir yeniden inşa iradesi ile okul okul gezerek, on binlerce eğitim emekçisine temas ederek, 1 Mayıs meydanlarında, Bozdoğan Kemeri’nin altında, Milli Eğitim Bakanlığı, il milli eğitim müdürlükleri ve Meclis önünde direniş iradesini ortaya koyarak çıktıkları yolda yürümeye, seslerini yükseltmeye, örgütlenmeye, mücadeleye devam edecektir. 

8 Şubat 2024 Perşembe

KESK: Geçmişle gelecek arasında

 

Kamu çalışanlarının mücadele örgütü KESK bir genel kurulunu daha geride bıraktı. Enerji-Sen ile birlikte DİSK’e bağlı olmayan birçok sendikanın militan direniş örnekleriyle sınıf hareketinde yenilenme olanaklarını zorladığı bir dönemde toplanan KESK Genel Kurulu, birçok sendikal grubun yeniden inşa gibi söylemlerde bulunmuş olmasına rağmen bu ihtiyacı görmeyen tüzük değişikliklerinin dışına çıkmadan gerçekleşmiş oldu. Kamu çalışanları hareketinde bir dönemin kapandığını kabul etmek istemeyen bu anlayış, doğal olarak yeni bir dönemi açma niyetinden uzak olduğunu da göstermiş oldu.

Geçtiğimiz dönem itirazlara yol açan ve bazı grupların çekildiği Genel Meclis’in oluşum biçimiyle ilgili tüzük değişikliği kongrede öne çıkan başlıktı. Geçmişteki sorunlu yapısından arınan Genel Meclis bu kez bağlı sendikaların MYK üyelerinden oluşturularak tabandan kopuk bir organa dönüştürüldü. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında önerge hazırlanırken KESK çoğulluğunu kapsamak yerine dar alanda kısa paslaşmaların yapılması etkili oldu.

İşçi sınıfının ve sınıf hareketinin parçalılıkla malul olduğu günümüzde var olan sendikaların yetersizliği bir yandan yeniye dair arayışı ifade eden bir yandan da parçalılığı derinleştiren yeni sendikaların ortaya çıkışına yol açmaktadır. Muhalif emekçilerin farklı mecralara yöneldiği bir ortamda, 3. büyük konfederasyon olma özelliğini burun farkıyla koruyabilen KESK, atılım yapma ya da büyüme hedefinin çok uzağına sürüklenerek var olanı korumayı önüne koymuş görünmektedir. Kongrelerde grupların ayrımları keskinleştirmek için öne sürdüğü argümanların üstüne nispi temsil sistemi de eklenince KESK’in bir mutabakat örgütü olması giderek zorlaşmaktadır.

Piyasalaştırma saldırısının sonuçları ekonomik kayıpların çok ötesine varan boyutlara ulaşırken vahşi kapitalizmin hayatı alt üst ettiği günlerden geçiyoruz. Özellikle büyük şehirlerde görev yapan genç kamu çalışanları yüksek kiralar karşısında barınma sorununu apart otellerde kalarak, taşraya tayin isteyerek çözmeye çalışmaktadır. Çözümü görevinden istifa etmekte bularak özel sektörde çalışmayı göze alanların varlığı kamu çalışanlarının yoksulluk sınırı altında kaldığını acı biçimde açığa vurmaktadır. Ulaşım giderleri emekçilerin bütçesini zorlayan başka bir mesele olarak kendini göstermektedir.

Tarikatların gönderdiği listeye göre yapılan atamalar çalışma hakkı ve kariyer yapma olanaklarının önünde bariyer gibi yükselmektedir. Niteliksiz yöneticilerin, müşteriye dönüşen vatandaşların, muhbir rolünü üstlenen yandaşların mobbing, şiddet ve tacizine maruz kalan kamu emekçileri çalışma acısı içerisinde kıvranmakta, sağlığını kaybetmektedir.

Yurtdışına gitmeye zorlanan hekimlerin bir yüzünü oluşturduğu tabloya ülkemizde hayatına devam etmekte olanların intihar haberleri eklenmektedir. Hayal kırıklığı ve karamsarlık deryasına dönüşen kamu işyerlerinde zaman zaman kendisini gösteren öfke dalgası karşısında tansiyon düşürücü yöntemler lütuf gibi sunulmakta, mesleğin itibarsızlaştırılması, yoksullaşma ve güvencesizleşmeyi aynı anda yaşayan kamu emekçilerinin kayıpları taban aylığına yansımayan maaş artışlarıyla emeklilik günlerine ötelenmeye çalışılmaktadır.

90’lı yılların hak bilincine sahip kamu çalışanlarından farklı özelliklere sahip günümüz çalışanları yaşadığı yıkımın farkında olsa da örgütlü mücadeleye yabancı olduğundan bireysel yaşama tutunma stratejileri geliştirmektedir.  Yandaş sendikalara üye olmak da bu stratejinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum mücadele örgütleriyle kamu çalışanları arasındaki açının artmasıyla sonuçlanmaktadır.

Kamulaştırma, laiklik ve kadın haklarının sendikal hareketin vazgeçilmez talepleri arasına girdiği günümüzde, dönüşen çalışma ilişkilerini kavrayabilen, bu dönemin çalışanlarına ulaşabilecek dil ve araçlarını geliştirebilen, umut ve güven verebilen bir sendikal hareket yaratma görevi ortada duruyor. Bugünün devrimci görevi bir dönemin bittiğine gözlerini kapatmaktan değil, yeni bir dönemi açmak için ilk adımları atmaktan geçiyor.

17 Ocak 2024 Çarşamba

KESK Kongresi: Yarına Varmak İçin

 

Konfederasyonumuz KESK’in 11. Olağan Genel Kurulu, ülkenin dört bir yanında patlak veren militan işçi direnişleri, doğa savunusu ve üniversitelilerin barınma hakkı mücadelesinin Cumhurbaşkanı’nın devletin tüm olanaklarını kullanarak 2. turda ancak kazanabildiği seçim galibiyetinin sevincini kesintiye uğrattığı bir dönemde gerçekleştiriliyor. Bununla birlikte 20 yıllık iktidarı boyunca birçok şeri uygulamayı adım adım hayata geçiren AKP’nin, iki köklü kulüp tarafından Suudi Arabistan’da oynanacak Süper Kupa finali öncesinde çekilen restin halktan gördüğü destek karşısında bu ülkede aşamayacağı değerler olduğu gerçeğini görerek sarsıldığına da şahit olduk. Galata Köprüsü’nde hilafet yürüyüşü yaparak, Diyarbakır surlarına tevhid bayrağı asarak havayı kokuşmuş karanlığından yana çevirmeye çalışan iktidar, bu hamlesiyle aynı zamanda siyonist İsrail’le ticari ilişkilerini gizlemeyi amaçlarken, TİP milletvekili Can Atalay’ın tutukluğu etrafında dönen yüksek yargı organları arasındaki çatışma ile birlikte Cumhur İttifakı içerisindeki gerilimleri de yönetme derdine düştü. Bu meyanda kendi çıkarları doğrultusunda çeşitli defalar değiştirdiği Anayasa’yı bile çiğnemekte beis görmeyen iktidarın aslında sınırsız yetkiye sahip olarak kendi hukukunu üstün kılma niyetinde olduğu artık gizlenemeyecek boyuta ulaştı. Sınıf mücadelesinin, gençliğin isyanının, kültür savaşlarının kızışması ve faşizmin sandıkta yenilmeyeceğinin anlaşılması uzun süredir devrimci hareketlerin altını boşaltan, önderliklerin sağa savrulmasına neden olan parlamenter siyaset rüzgarının durulmasına ve gerçek çatışma alanlarının belirginleşmesini sağlayarak sosyalist hareketi doğru rotaya yönlendirmeye başlamasına yol açtı.

Yapay zeka, uzay araştırmaları, mikro çip, mRNA aşısı alanlarında dünyada atılımlar yaşanırken payına sıbyan mektepleri, irşat ekipleri, manevi rehberler, badeci şeyhler, hacamat ve sülük tedavisi düşen halkımızın karanlığın içine çekilmeye çalışılması, festival yasaklarıyla neşesi çalınmaya çalışılan gençlerin cemaat yurtlarında intihara itilmesi, karma eğitimi hedef tahtasına koyanların çocukları İslami eğitim kurumlarında istismarcıların kucağına atması cehaletten medet uman iktidarın, sermayenin saldırı programını rahatça uygulayabilmesi için dini yardıma çağırmasının sonucudur. Kapitalizm-din işbirliği sadece iş cinayetlerinde “fıtrat” söylemiyle karşımıza çıkmıyor, bakım emeğini üstünden atmaya çalışan sömürü düzeni kadınları eve kapatmak için ulemayı görevlendirirken de çirkin yüzünü gösteriyor. Elinde kılıçla hutbeye çıkan Diyanet İşleri Başkanı aslında işçi sınıfının ve feminist hareketin kazanımlarına savaş açarken uluslararası sermayenin silahşorluğuna soyunuyor.

Kutsal değerlerini paraya tahvil eden İslamcı iktidar cennet ve cehennemi yeryüzüne indirerek seküler (!) faaliyetlerde bulunmuyor değil. Yüzlerce kez yapılan vergi indirimi, ihale kanunu değişiklikleri, bedelsiz arsa tahsisi ve enerji kullanımı ile ödüllendirilen mutlu azınlığın karşısında sırtına yüklenen dolaylı vergilerin altında ezilen, astronomik boyutlara ulaşan barınma, beslenme, ulaşım giderlerini karşılayamayan, kredi kartı borcu ile icra dosyasının zebani gibi başında beklediği hayatı karartılmış bir çoğunluğun bulunması, yoksullara tevekkülü dayatıp, kendisi bu dünyanın nimetlerine göz diken dinbaz iktidarın eseridir.

Kum torbasına dönüşen kamu çalışanı

Asgari ücretlilerle arasındaki makasın giderek daralmakta olduğu kamu çalışanlarının tepkileri seyyanen zam aldatmacasıyla yatıştırılmaya çalışılmakta, öte yandan kişiye özel personel alım ilanları, eş-dost atamaları gibi klientalist uygulamalar çalışkan ve donanımlı emekçilerin önünün kesilmesine yol açarken, bu durum aynı zamanda nitelikli kamu hizmetinin verilmesini imkansız hale getirmektedir. Sahte diploma ve çalınmış sınav soruları ile yükselen yandaşların, gençlerin hayallerini çaldığı ortamda mobbing gibi çalışma acısı biçimleri çektirilen emekçiler, majör depresyon, anksiyete gibi hastalıkların pençesine düşmektedir. Özellikle sağlık ve eğitim alanındaki piyasalaştırma saldırısı kendini müşteri olarak gören kesimlere, sağlıkçılara şiddet uygulama, öğretmenlere baskı yapma hakkına sahip olduğunu düşündürmektedir. Mesleğin itibarsızlaştırılması ile hizmetin niteliğinin düşüşü bir kısır döngü içerisinde birbirlerini beslemektedir.

Ulufe dağıtan devletlu sendikalar

Yandaş konfederasyon yöneticilerinin sefalet zamlarını ayakta alkışladığı bir ortamda emekçilerin sendikalara güveni diplerde seyretmekte, çalışanlar ancak “toplu sözleşme primi” adı altında verilen rüşvetle sendikalara üye yapılabilmektedir. Bu durum sendikaları hak mücadelesi veren örgütler olmaktan çıkararak homo economicus davranışı gösteren bireylerin toplanma noktasına dönüştürmektedir. İş bırakma çağrılarının basın açıklaması ile sonuçlanması radikalizmin söylemde kaldığı bir tarzı doğurmaktadır.

Öte yandan piyasalaştırma ve güvencesizleştirme saldırılarının çapraz ateşi altında kalan kamu emekçileri için ücret mücadelesi tek başına bir anlam ifade etmemekte, temel hizmetlerin kamusallaştırması talebi yakıcı bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.

Dünde kalmamak için  

Konfederasyonumuzun her genel kurulu öncesinde uvriyerizm- radikal demokrasi ya da kimlik eksenli mücadele-sınıf mücadelesi gibi teorik tartışmalar yürütülmesinin gelenek haline gelmekte olduğu görülmektedir. Dogmatik ya da tutucu biçimde yürütülmediğinde bu tartışmaların ilerletici katkısı olacağı yadsınamaz. Ancak asıl sorun grupların kendi tabanlarını konsolide etmek için sarıldığı argümanların aynı zamanda ayrımları keskinleştirmesi, hatta bir kısım delegelerde kırılmalara yol açmasındadır. İşyeri çalışmaları, laiklik ve insan haklarının birleştirici değerler olarak ele alınması mümkündür.

Bu tartışmalar sırasında gündeme gelen Toplumsal Hareket Sendikacılığı’nın radikal demokrasi ve kimlik siyaseti tartışmalarına kurban edilmesi sermayenin topyekün saldırısı karşısındaki direnişlerin lokalize olmasına, yeni işçi kitlesinin kapsanamamasına ve ortak mücadelenin örülememesine neden olmaktadır. Nüfusun proleterleştiği, sermayenin yaşamın tüm alanlarını metalaştırdığı, mülksüzleştirme ve güvencesizleştirme gibi vahşi saldırıların yaşandığı bir dönemde sınıf hareketi ile ezilen halk, ekoloji mücadelesi ve feminist hareketin arasına kalın duvarlar ören anlayışların günü kavrayabildiği söylenemez.

Uzun bir mücadele geleneğinin mirasına dayanarak oluşturulan konfederasyonumuzun tüzüğünde günün ihtiyaçlarına göre revizyona gidilmesi doğaldır. İşyeri meclislerimizde nasıl Türkiye işçi sınıfının komite ve konsey deneyimlerinin izleri bulunuyorsa halkın söz, yetki, karar sahibi olduğu meclis tipi organlar da KESK tüzüğünde karşılığını bulmuştur. Ancak şu andaki haliyle daha çok senatoyu andıran KESK Genel Meclisi’nin tabanın söz ve karar hakkını sağladığını söylemek mümkün görünmemektedir. KESK Genel Meclisi’nin bu perspektifle yeniden yapılandırılması gereklidir.

Başka bir tartışma konusu olan nispi temsil ise mutabakat yerine rekabeti öne çıkarması ile yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır.

Yerellerden başlayarak emek ve demokrasi mücadelesini toplumsal muhalefetin tüm bileşenleriyle ortaklaştırabilecek yatay örgütlenmeler içerisinde bulunmak konfederasyonumuzun amaçları arasına alınmalıdır.

Kamusallaştırma, laiklik, demokrasi ve barış savunusu emek hareketinin değişmez ilkeleri olarak kalmaya devam etmelidir.

Kadın meclisleri gericiliğin önünde en güçlü kalemiz olabilir

Pandemi sırasında kullanıma sunularak sermayenin iştahını kabartan “esnek çalışma” modelleri, kamu kreşlerinin neredeyse tamamının kapatılması ya da özelleştirilmesi gibi dinci- gerici politikalar ve uygulamalarla kadınları çalışma yaşamından geriye çekilmeye zorlayan iktidar Diyanet İşleri Başkanı’nın fetvalarıyla ev içi emeği toplumsal yeniden üretimde merkezine almıştır. Çalışma yaşamındaki artan angarya ve baskı kadınları kötünün iyisini tercih etmek zorunda bırakmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, 6284 sayılı yasaya yönelik saldırılar, kürtajın fiili olarak yasaklanması gibi gerici beden politikaları ile kadınların kazanımları da bir bir ellerinden alınmaktadır. İktidar kendini kadın düşmanlığı ile yeniden ve yeniden üretmektedir.

Bakım emeğiyle şekillenen güvencesiz kadın emeğinin örgütlenmesi ve gerici beden politikalarına karşı mücadele sendikal mücadelede önümüze koymamız gereken en önemli başlıklardan biridir. Bu bakımdan işyerlerinde başlayarak kadın meclislerinin güçlendirilmesi her zamankinden daha da önemlidir. Kadın hareketinin, feminist hareketin mücadele ve kazanım hafızası kadın meclislerinde kamu emekçisi kadınların örgütlenmesinde en güçlü dayanaktır.

Kamu çalışanı profilinin değişmesi, farklı istihdam biçimleri ile sınıfın parçalanması gibi nedenler 90’lı yılların ezberleriyle KESK ve bağlı sendikaların varlığını sürdürmesi giderek zorlaştırmaktadır. Bugün tüzük değişikliğinin ötesine geçen bir yenilenme ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Parçalanan sınıfı birleştirecek ortak örgütlenme formlarını, yasal engelleri aşacak fiili mücadele biçimlerini doğuracak yaratıcılık ve cüretin önünün açılması tüzük değişikliklerinden çok daha yakıcı bir ihtiyaçtır. Sadece mücadele ve örgüt biçimlerimizde değil dilimizde, kültürümüzde dönüşümü de kapsayacak bir yenilenme KESK’le sınırlı olmayan sınıf hareketinin yeniden kuruluşu misyonuyla yaşanabilir.

Yarını bugünden kurmak için ileri!