25 Haziran 2021 Cuma

KESK Kongresi: Yeni bir yol açalım!

 Önce emekli amirallerin bildirisi ile beliren iktidar bloğu içindeki huzursuzluk, üstü çizilen bir mafya babasının ifşaatları ile derin bir krize dönüştü. Siyaset, mafya ve sermayenin kaynaştığı bir kontrgerilla ittifakı üzerine kendisini oturtmuş bu iktidar, uyuşturucu ticaretinden mülkiyete el koymaya, siyasi cinayetlerden İslamcı teröristlere silah yardımına kadar bütün kirli çamaşırların ortaya saçılmasına neden olan kontrgerilla içindeki çatışma, faşist iktidar bloğuna ölümcül darbeler indirirken burjuva muhalefete yönelik provokasyonların “bunlar daha iyi günleriniz” denilerek desteklenmesinin ardından HDP İzmir İl Binasına yönelik saldırı ve Deniz Poyraz’ın katledilmesi bize yakın tarihi hatırlatıyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde kaybettiği iktidarı bırakmayarak ülkeyi katliamlarla yaratılan kaos ortamına sürükleyip 1 Kasım 2015 seçimini halkın üstüne korku salarak alan Saray rejiminin gölgesindeki suç imparatorluğunu, bugün ayrı düştüğü dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu “konuşursam insan içine çıkacak halleri kalmaz” cümlesi ile ima ediyordu.

Ekonomiden dış politikadaki başarısızlıklara bağlı olarak açığa çıkan yönetememe krizi, ortalığa saçılan mafya, siyaset, medya ve sermaye arasındaki iç içe geçmiş kirli ilişkiler iktidarın halk nezdinde ömrünün tükendiğini gösterirken yine aynı kanlı senaryo uygulamaya konulmak istenmektedir.

Bir tarafta ömrünü uzatmak için kanlı kaos planları yapan iktidar, diğer tarafta ise işçi, kadın ve doğa direnişleri, esnaf ve köylüler gibi toplumun farklı kesimlerinden yükselen tepkiler, AKP’nin kalesi gibi görülen bölgelerde duyulan feryatlar, borç batağından çıkamayarak intiharı kaçış olarak gören toplumun yaşadığı çöküntü ve geleceği çalınmış gençliğin öfkesi…

İşte böyle bir siyasal iklimde ve kapitalist uygarlığın krizi olarak yaşanan COVID-19 pandemisinin etkisi altında Konfederasyonumuz KESK’in 10. Olağan Genel Kurulu 24-25 Haziran 2021 tarihlerinde Ankara’da toplanıyor.

Konfederasyonumuza bağlı sendikaların pandemi kısıtları altında yaptığı genel kurullarda ciddi eksikliklerin/sorunların yaşandığını, bu eksikliklerin/sorunların bir kısmının salgına bağlı olduğunu, diğer kısmının emek hareketinin yapısal sorunlarından kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Bu yapısal sorunların derinleşmesinde kuşkusuz ki birtakım sendikal yaklaşımların etkisinin olduğu ortadadır.

Konfederasyonumuzun 10. Olağan Genel Kuruluna giderken bu temel yapısal problemlere değinmemek, konjonktürel olduğu sanılan sorunların kronikleşmesine göz yummak olacaktır.

Tüm bu kronikleşen sorunları çözmenin ve içerisinde bulunduğumuz krizi aşmanın yolu emek hareketini yeniden kurmaktan geçmektedir. Elbette bu inşa sürecine girişirken sağlam adımlar atmak için dünün birikim ve deneyimi ile yarının dinamizmini birleştirmekten başlamalıyız.

Belki de KESK’in kuruluş tartışmalarına geri dönmek, geçmişe saplanıp kalmak için değil, bir adım öne sıçramak için gerekli olabilir.

80’li yılların sonunda neoliberal saldırıya esaslı bir yanıt olarak açığa çıkan ve yenileyici bir dinamik olarak örgütlenen kamu çalışanları sendikal hareketi, konfederasyonlaşma sürecinde başlangıç tartışmalarından uzaklaşarak işçi konfederasyonlarının yanına bir “memur konfederasyonu” olarak yukarıdan aşağıya örgütlenerek kurulmuştur.

KESK’in kurulduğu 90’lı yılların aynı zamanda sosyalist hareketin de yeniden oluştuğu ve devrimci geleneklerin sağa savrulduğu yıllara denk gelmesi, kamu emekçileri hareketinin yöneliminde belirleyici olmuş, bir ayağı işyerlerinde bir ayağı sokakta bulunan ve fiili, meşru mücadele veren militan bir hareketin “memur konfederasyonu” olarak doğması ve yasallık sınırlarına hapsolmasıyla sonuçlanmıştır.

Yapısal sorunların yarattığı kendi statükosuna teslim olmayı ve kimi hatalı yaklaşımları da eklediğimizde kamu çalışanları hareketinin daha ileri taşınmasında ciddi engeller oluşturduğu görülmektedir. KESK’in son dönemlerine baktığımızda geçmişten taşıdığı bu hatalı yaklaşımların, fiili, militan kitle mücadelesinin yerini kurumsal ağırbaşlılık, kurumsal aidiyetin aldığı, bunun da hızlı ve yerinde müdahale etmeyi sağlayacak reflekslerin kaybedildiği, ağır, hantal ve bürokratik eğilimlerin güçlendiği bir yapıyı ortaya çıkardığı görülmektedir.

Öte yandan KESK’in memur sendikası anlayışıyla kurulmuş olması, bugün kamuda yaşanan dönüşümü kavramasını güçleştirmiş, sınıfın yeni katmanlarını kapsamaktan uzak kalmasına neden olmuştur. Özellikle eğitim ve sağlık alanlarında yaşanan metalaşma, proleterleşme, yeni kontrol mekanizmalarının hayata geçirilmesi, piyasa mantığının hakimiyet sağlaması gibi dönüşümler bu alandaki kamu emekçilerinin müthiş bir itibarsızlaştırma yaşamasına neden olmuştur. Bu dönüşüm çerçevesinde ortaya çıkan yeni istihdam biçimlerinin örgütlenme girişimi sendika yönetimleri tarafından dirençle karşılaşmış, sendika tabanını kamu emekçilerinin görece rahat, güvenceli kesimlerinde oluşturmayı tercih etmiştir. Zamanın güvencesiz çalışma biçimleri lehine akması sendikalarımızın ayağını bastığı zemini daraltmıştır. Gelinen noktada KESK üye profilinin 90’lı yıllardan arta kalan kadrolardan oluşmasının şaşırtıcı bir yanı yoktur.

Neoliberal yıkım politikalarına bağlı olarak kamusallığın ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, emek alanında ciddi altüst oluşların yaşandığı bu süreçte kamusal alanın kamu yararını gözeten bir şekilde yeniden örgütlenmesi, sendikal hareketin de ufkunda böylesi bir yeniden inşa hedefini bulundurarak kurulması önem arz etmektedir.

Gerek iktidar bloğunun gerici, ırkçı, piyasacı ve otoriter yönetim anlayışı gerekse çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması kamu çalışanlarının boş vaatlerle oyalanmasını zorlaştırmaktadır. Bu uyanışın değerlendirilebilmesi başta var olan örgütlenmemizin yenilenerek büyütülmesi mücadelenin önüne yeni kanallar açacaktır.

AKP’nin işçi sınıfı üstündeki hegemonya kaybına paralel olarak yandaş sendikaların da kamu çalışanlarını boş vaatlerle oyalamakta zorlandığı bir döneme girdiğimiz gözlenmektedir. Memur Sen’in toplu sözleşme sürecinde KESK’i yedeklemeye çalışması bu kaygının yol açtığı bir manevra olarak okunmalıdır. Ne yazık ki KESK bünyesinde yandaş sendikaları emek örgütü olarak gören anlayışlar da bulunmaktadır. ILO ve uluslararası konfederasyonlar tarafından bile hükümetten bağımsız olmadığı gerekçesiyle sendika olarak kabul edilmeyen Memur Sen’e sahip olmadığı bir vasıf atfetmek sosyalistlerin asla düşmemesi gereken bir hatadır.

Kamu yönetimi anlayışının piyasa mantığıyla değişime uğraması, emekçilerin farklı statülerle parçalanması ve güvencesizleştirilmesi sendikal hareketin yeniden inşa edilmesini dayatmaktadır. İş güvencesi ve çalışan sağlığı başlıkları ekonomik taleplerin önüne geçmektedir. Sendikalarımız işkollarında bulunan farklı statülerde çalışanları kapsayabilmelidir. Birleşik emek hareketinin yolu sınıfın parçalı yapısını ortadan kaldırabilen ortak mücadeleden geçer, yandaş sendikalarla aynı masada oturmaktan değil. Yapmamız gereken KESK’i sınıfın bugünkü ihtiyaçlarına yanıt verecek gerçek bir sendikal odak olarak yeniden kurmak ve emekçilere hak mücadelesinin gerçek adresini göstermektir.

Buraya kadar yürütmeye çalıştığımız tartışmalar bağlamında emekçilerin farklı statülerle parçalanmasının ve güvencesizleştirilmesinin KESK ve bağlı sendikaların ortak sorunu olduğu tespitinden hareketle yeniden yapılanmanın, yeniden inşa perspektifiyle değerlendirilmesi gerektiğini göstermeye çalıştık.



Güvencesiz çalıştırmanın yasaklanması talebi ile artan iş cinayetlerine karşı mücadele acil ve öncelikli gündem olarak mücadele programına dâhil edilmelidir. Bu bağlamda KESK’e bağlı sendikalarda güvencesizlerin örgütlenmesi sendikal hareketimizin dinamizmini artıracağından, güvencesiz çalışanların üyeliklerinin hiçbir engelle karşılaşmadan yapılması için somut uygulamalara geçilmelidir. KESK’in yeniden yapılanmasının sendikal hareketin yeniden yapılanmasından ayrı ele alınamayacağı gerçeğinden yola çıkarak KESK ve bağlı sendikalar için somut önerilerimizi sıralayacak olursak:

  1. Çalışanların hayatına değen, sorunlarını bilen, hızlı refleks gösterebilen işyeri örgütlenmeleri, güçlü bir sendikal hareketin ilk koşuludur. Tabanın söz, yetki ve karar sahibi olmasını sağlayan işyeri örgütlenmeleri aynı zamanda bürokratizm hastalığının panzehiri ve sendikal demokrasinin garantisidir.
  2. Sendikal demokrasiye aykırı olan başka bir durum tüm yetkilerin yürütme kurulunda toplanmasıdır. Söz ve karar hakkının tabana doğru yayılmasında meclis tipi formlar önemli bir rol oynamaktadır. KESK Genel Meclisi, Kadın Meclisi pratiğinde görülen aksaklılar bu formların reddine gerekçe yapılmamalı, demokratik işleyişin sağlanmasına çalışılmalıdır.
  3. Yürütmelerin sorumluk düzeyi ile meclisin sorumluluk düzeyi arasındaki açı giderilmelidir. Yürütmelerin geri çağırılabildiği bir model üzerinde durulmalıdır. Yürütmenin bir kısmının meclis içinden seçilmesi bir formül olabilir.
  4. Tüm iğrençliği ve pisliğiyle üstümüze çöken ama insanlığın başı derde girdiğinde Bilim Kurulundan medet umarak kendini inkâr eden, kutsal saydığı her şeyi paraya tahvil eden gerici karanlığın karşısında aklın ve bilimin silahları kuşanılmalı, laiklik ve aydınlanmanın açtığı yoldan tereddütsüz yürünmelidir. Savunulacak kutsal değerler varsa o da bilimle, sanatla ilgilenenlerin, feminist ilkeleri savunanların, doğanın ve kültürel varlıkların kıymetini bilenlerin, her şeyin parayla alınıp satıldığı bir dünyada dostluğu, dayanışmayı, vefayı, adaleti savunanların yarattığı güzelliklerdir. Cami hutbelerinden kılıç sallayanların varlığına rağmen, mağdur edebiyatının etkisi altında olduğu anlaşılan çevrelerin gündeme getirdiği “özgürlükçü laiklik” gibi çarpık kavramlarla hesaplaşılmalıdır. Hepimizin kanayan yarası olan kadının köleleştirilmesi, çocuk istismarı gibi sorunlara verecek yanıtı olmayan ideolojik bulanıklığa karşı bu toprakların ilerici-aydınlanmacı birikimi sahiplenilmelidir.
  5. Kamu hizmetlerinin metalaştığı, yurttaşın müşteriye dönüştüğü bir dünyada salt ekonomik taleplere indirgenmiş bir mücadele dertlere derman olamaz. Kamusal alanın devrimci bir biçimde yeniden inşa edilmesi görevi emek hareketinin omuzlarında durmaktadır.
  6. Kamu emekçilerinin hakları faşizme karşı mücadele etmeden savunulamaz, faşizme karşı mücadele de kamu emekçilerinin hak mücadelesi olmadan eksik kalacaktır. Faşizmin sınıf hareketi üzerindeki baskısını artırdığı koşullarda 1 Mayıs 2021 sürecinde olduğu gibi otokontrol mekanizmaları ile hareket etmek ve geri adımları akılcılaştırmak mücadele kararlılığının değil teslimiyetin en simgesel beyanıdır. Kamu emekçileri hareketinin eğer bir geleceği varsa o da faşizme karşı mücadelenin içindedir.

Sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK; kamu emekçileri başta olmak üzere emekçilerin, ekmeğini, sağlığını, geleceğini çalmaya kalkan iktidarın kokuşmuş karanlığını yırtmak, yoksulluğa mahkûm edilen emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu laik, eşit, özgür bir ülkeyi kurmak için zaman kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesinde diğer emek örgütleriyle birlikte etkin bir tutum alarak ayağa kalkıp yürüyüş kolunu oluşturmalıdır.

Devrimci Kamu Çalışanları olarak gelinen bu noktada payımıza düşeni almakla birlikte KESK’in kuruluşundan bu yana taşıdığı örgütsel ve yapısal sorunları ve bunlara dayalı olarak mücadele çizgisindeki sorunlar ve bunların çözümün önerilerinin sahada örnek teşkil edecek örnek çalışmalarla görünür kılmamızın zorunluluğu bir kez daha kendisini dayatmıştır. DKÇ Sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK’i kamu emekçileri başta olmak üzere tüm emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu laik, eşit, özgür bir ülkeyi kurmak için zaman kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesinde emek örgütlerinin diğer bileşenleri ile birlikte hareket etmesini sağlama görevi ile karşı karşıyadır. Bunun için Devrimci Kamu Çalışanları; TÖS, TÖB DER, TÜM DER ve TÜS DER’in mücadele mirasını devralarak 1990’ların başında kapıkulu zihniyetini kırıp, kamu emekçisi kimliği bilincini kavramış, politik olarak işveren devletten koparak sınıf hareketinde yerini alan bir anlayışının yaratıcısı ve taşıyıcısıdır.

Devrimci Kamu Çalışanları geçmişten bugüne taşıdığı mücadele birikimi ve değerlerine de sahip çıkarak önümüzdeki süreçte kamu çalışanları hareketinin yeniden inşa edilmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket edip KESK’i sınıf hareketini önemli bir dinamiği olarak kavrayarak birleşik bir sınıf hareketinin kurulması için mücadele edecektir.

10 Mayıs 2021 Pazartesi

1 Mayıs Üzerine

 Bu 1 Mayıs’ı pandeminin gölgesinde bir yandan işçilerin, emekçilerin, yoksulların aç kalmamak, yaşamını sürdürmek için hastalığa yakalanmayı hatta ölüm riskini göze alarak çalışmaya devam ettiği, öte taraftan sermaye kesiminin salgını fırsata çevirerek işçilerin çalışma ve yaşam hakkına doğrultulmuş bir silah olarak kullandığı, sınıfsal çelişkilerin tüm çıplaklığıyla öne çıktığı bir ortamda karşıladık.

Tarihsel olarak işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak bilinen 1 Mayıs, aynı zamanda sınıf mücadelesinin seyrinin, örgütlülük düzeyinin, sosyalistlerin emekçi sınıflarla kurduğu bağın meydanlardan okunabileceği bir gün olma özelliğini de taşır.

Yerküremizin her kıtasında halk isyanları yaşanırken kapitalizmin yarattığı felaketlerden biri olan COVID-19 salgını ile birlikte işçi sınıfı açlık ve hastalık arasında tercih yapmaya zorlanırken, bir bütün olarak toplumsal muhalefet de pandeminin kitlelerde tetiklediği özgürlüklerden gönüllü feragat eğilimiyle hak ve özgürlüklerin gaspına karşı mücadele gerekliliği arasına sıkışarak sermayenin yeni saldırı biçimleriyle karşı karşıya kaldı. Faşizmin salgın yönetimi kılığına girmesi geri çekilmeyi daha da kolaylaştırdı. Virüslere yaşam alanı yaratırcasına kalabalık geçen AKP kongreleri ile tarikat şeyhlerinin cenaze törenlerine, kontrolsüz açılıp-kapanma salınımına, aşı temininin önemsenmemesine bakıldığında ülkemizde bir salgın yönetiminden bahsetmenin mümkün olmadığı zaten görülmekteydi. İktidar için salgın yönetiminin anlamı hak arama mücadelesinin bastırılmasıydı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek, Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atayarak, HDP’ye kapatma davası açarak, Gezi Parkı’nı olmayan bir vakfa devrederek, İkizdere’de yeni bir doğa katliamına girişerek saldırılarını yoğunlaştıran iktidar, Kod-29 bahanesiyle işten atılanların, intihar edenlerin, çöplükten ekmek arayanların feryadının duyulmasından çekiniyordu.

Salgın yönetimi maskesinin ardına gizlenen faşizmin görülememesi muhalefet içerisinde de evde kalanlar/kalmayanlar ayrışmasına yol açtı. Kendi binasına “128 milyar dolar nerede” pankartı asmasına bile izin verilmeyen ana muhalefet partisi seçim gününü beklerken, sosyalist solun bir kesiminin otokontrol mekanizmalarını oluşturarak salgın döneminin geçmesini beklemeyi tercih ettiği görüldü.

Toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapan emek ve meslek örgütleri de bu otokontrol mekanizmasının dışında kalamamıştır. Bunun başta gelen nedeni sosyalist parti ve örgütlerin güçsüzlüğü nedeniyle toplumsal muhalefet adına inisiyatif kullanma ve politik müdahalede bulunma görevinin bütün yapısal kısıt ve sorunlarının öne çıktığı bir dönemde emek ve meslek örgütlerine havale edilmesidir. Bu bağlamda 1 Mayıs’ta ortaya çıkan tablodan devrimciler de sorumludur.

Fiili, meşru, militan mücadele çizgisine uygun hareket edilmeliydi

2021 1 Mayıs’ına giderken iktidarın kendi eseri olan salgının üçüncü dalgasına karşı Mart ayının son haftasında uygulamaya koyduğu göstermelik tedbirler arasında (sendika kongreleri de dâhil) her türlü toplu eylem ve etkinlik yasağı ile birlikte hafta sonu yasakları da yer alıyordu. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Nisan ayının başından itibaren gerçekleştirdiği toplantılar dizisi sonucunda oluşturduğu ve kamuoyuna duyurduğu program ile emek hareketi ve muhalefete bir yol haritası çizmeye çalıştı.



1 Mayıs’a henüz bir ay gibi bir süre olmasına rağmen emek örgütlerinin 1 Mayıs’ı gününde değil sokağa çıkma yasağına takılmama, kitlesel kutlamalar yapma adına 30 Nisan’a almasının yanı sıra Taksim Anıtı’na çelenk bırakma etkinliğine katılım biçimi sosyalist hareketin tepkisi ve eleştirisi ile karşılaştı. 1 Mayıs anma ve kutlamalarının sokağa çıkma yasağına rast gelmesi nedeniyle 30 Nisan tarihine alan otokontrolcü yaklaşım, iktidarın tam kapanmaya geçişi 30 Nisan’da başlatacağını ilan etmesiyle bir kez daha geri adım atarak kitlesel eylem yapma gerekçesiyle programı 29 Nisan’a çekti. Özgüven yoksunluğuna dayalı bu yaklaşım, bırakın 1 Mayıs gününde gayet haklı ve meşru olan sokağa çıkmayı, 1 Mayıs’a bir ay gibi bir süre varken iktidarın yasakçı mantığını deşifre etmeyi de içeren hukuksal girişimlerde bulunmayı dahi aklına getiremedi.

DİSK, TTB ve TMMOB ile gerçekleştirdiği 1 Mayıs gündemli toplantının hemen ardından KESK MYK’nin, bir karşı oya rağmen oy çokluğu ile kararlaştırdığı, hafta sonu yasağına rast gelmesi nedeniyle 1 Mayıs anma ve kutlama programının 30 Nisan’a alındığına ilişkin kararını içeren program yazısı konfederasyona bağlı sendika genel merkezleri aracılığı ile şubelere iletildiğinde ciddi tartışmalara yol açtı. Devrimci Kamu Çalışanları (DKÇ) bu tartışmalarda 1 Mayıs’ın tarihsel anlamının yaşatılması gerektiğini savunmuş, KESK’in kuruluşundan bugüne dek taşıdığı fiili, meşru, militan mücadele çizgisine uygun biçimde 1 Mayıs’ın gününde kutlanması gerektiği yönünde kendi içinde ve bulundukları yerlerde tartışarak bir tutum belirlemiştir. DKÇ bu tutumunu KESK MYK’de bulunan temsiliyeti üzerinden yazılı muhalefet şerhi ile kayıt altına alarak tarihe not düşmüştür. İktidarın yasakçı zihniyetine uyumlu otokontrolcü eğilim ise tam kapanma tarihinin 29 Nisan akşamı başlaması ilanıyla 30 Nisan’da yapılması kararlaştırılan eylemi bir kez daha erkene almak zorunda hissetmiş, toplumsal muhalefetin ne kadar geri adım atabileceği iktidar tarafından test edilmiştir.

Neden ortak hareket edilemedi?

2021 1 Mayıs programının oluşturulmasında DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, muhalefeti birleştiren çağrı merkezi olma misyonunu bir kenara bırakarak, uzunca bir süredir kendisine başrol oyunculuğu, muhalefetin diğer bileşenlerine figüranlık rolü veren yaklaşımını sürdürdü ve tüm süreci kendi kontrolü altında ilerletti. Muhalefet bileşenleriyle bir araya gelme çabasını gösteren KESK’in bu konuda yalnız kaldığı dörtlü yapı içerisinde, özellikle DİSK’in otokontrolcü yaklaşımı sosyalist yapılara bariyer oluşturmaya kadar varan güven bunalımına yol açtı. Burada yazının ana konusu olmamakla birlikte DİSK’in kendi beyanlarıyla da kamuoyuna yansıyan, ciddi sonuçlara yol açan ikircikli tutumunu da not etmek gerekir. 1 Mayıs programının ilan edilmesinin ardından çalışmalara dahil olmak isteyen sosyalist örgütlerin bu girişimi 11 Nisan’da muhalefetin ortak toplantısının DİSK tarafından ertelenmesiyle havada kalmış, ortak toplantının sürüncemede bırakılması ertelemenin bir oyalama olduğunu ortaya çıkarmış, tüm bileşenlerle sürecin ortaklaşa yürütülmesi beklentisinin son haftaya kadar sürmesi sosyalist solun kendi özgün 1 Mayıs programını oluşturmasında önemli handikap ve açmaz oluşturmuştur. Dörtlü yapı ile ortak toplantı gerçekleşmeyince bazı sosyalist grupların 1 Mayıs’a günler kala yeterli çalışma yapma fırsatı bulamamalarına rağmen kendi programlarını oluşturmaları (bazı yerlerde ortaklık yakalanmaya çalışılsa da) bir başka çizgiye işaret etmesi açısından anlamlı olmakla birlikte taşıdığı iddia ile vardığı sonuç arasında açı oluşmasına engel olamadı.

TMMOB ve TTB meslek birlikleri olmaları gerekçesiyle DİSK ve KESK’e inisiyatifi bırakma eğiliminde oldular. TTB salgın dönemi boyunca hekimlerin haklarına daralmış, diğer sağlık çalışanlarını yedek unsur olarak gören bir anlayışla hareket ederken, iktidarın barolardan sonra meslek odalarının yapısını değiştireceği beklentisi de TMMOB’nin fazla sivrilmemeyi tercih etmesine yol açtı. Bu nedenle gerek TMMOB gerekse TTB 1 Mayıs sürecinde vaziyeti idare etme yolunu seçtiler.

Taksim’in anlamı

Bu dönemde bir diğer tartışma konusu İstanbul’daki 1 Mayıs anma ve Taksim Anıtı’na çelenk bırakma töreni ile törene katılım biçimi üzerine oldu. Önceki yıllarda sarı sendikalar anıta sadece çelenk bırakmayla yetinirken, DİSK sabah saatlerinde çelenk bırakıp sonra emekçilerle birlikte 1 Mayıs’ı kutlayacağı alana geçerek diğer emek ve demokrasi güçleriyle programı yürütürdü. Salgının başlarına denk gelen 2020 1 Mayıs’ının kapanma ve sokağa çıkma yasağına rastlaması ile önceleri sadece usulen işletilen Taksim Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakma işi birden esas haline gelmeye başladı. Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs alanı olarak görme ısrarı, yerini Taksim Anıtı’na çelenk koymaya evrildi. Çelenk koyma etkinliği “kitlesel-temsili”, “makul sayı” gibi tartışmaları öne çıkarmaya başladı. Oysa esas olan Taksim’in 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına uygun olarak 1 Mayıs Alanı olarak ele alınmasıdır. Çünkü Taksim tarihsel anlamıyla işçi sınıfının yüreğinde özel bir yere sahiptir. Ayrıca tüm dünyada olduğu gibi 1 Mayıs mitinglerinin hayatı yaratan işçi sınıfının kendini olanca görkemiyle sergileyebileceği kent merkezlerinde kutlanması mitingin etkisini katlayacağı gibi, psikolojik ve moral üstünlüğün işçi sınıfa geçmesine de yol açar. İşçi sınıfının çıplak gücünü, kitleselliğini ve kararlılığını, en çok görünür olabileceği ve toplumu etkileyebileceği mekânlarda açığa çıkartması her zaman sınıfın hanesine yazılır. Ve kapitalist barbarlık sisteminde emekçilerin en küçük kazanımlarını dahi ancak örgütlü mücadeleleriyle elde edip koruyabileceklerini tarih pek çok kez göstermiştir. Taksim ısrarı basit bir alan tartışması olmaktan çoktan çıkmıştır; bu ısrar, sınıf mücadelesinin tarihsel bir sembolüne, mücadele geleneğine sahip çıkmaktır.

1 Mayıs günü dörtlü yapının öncülüğünde konfederasyon, sendika, meslek odaları, sosyalist solun bazı gruplarının temsilcileri Taksim Meydanı’na çıkıp çelenk bırakma ritüelini gerçekleştirirken aynı saatlerde diğer sosyalist yapılar ve az sayıda sendika Taksim’e çıkma çabasında, polisin vahşice saldırısıyla engellenmeye çalışılıyordu. Taksim Meydanı ve çevresinde bu tezat yaşanıyordu. Ancak asıl tezat, her iki kümenin dışında Taksim etrafındaki inşaatlarda, fabrikalarda, atölyelerde kölelik koşullarında pandemiye rağmen milyonlarca işçinin, 1 Mayıs gününde alanda değil ama yığınlar halinde işyerlerine hapsolarak çalışıyor olmasıydı.

Sonuç yerine

Özcesi 2021 1 Mayıs’ından çıkarılması gereken ders; işçi sınıfının sesi olma misyonunu üstlenen sosyalistlerin sadece sınıf adına değil ama aynı zamanda sınıfı seferber ederek onunla birlikte hareket edebilen öncü olmayı önüne koyması gerektiğidir. Bunu yaparken kendiliğindencilik ya da kendinden menkul bir öncülük gibi uçlara savrulmadan sınıf mücadelesinin içinde kurulacak bir ilişkiye dayanması zorunludur. Yürünecek yol, somut ve güncel talepler etrafında bir araya gelen emekçilerin başka bir dünya kurmak üzere harekete geçtiği, bu yolculuk esnasında hareketin kadro ve öncüsünün çıkacağı devrimci bir yoldur.

Devrimci Kamu Çalışanları, bu 1 Mayıs’ta yaşanan olumsuzluklardaki sorumluluk payını kabul etmekle birlikte, KESK’in kuruluşundan bu yana taşıdığı yapısal sorunlara çözüm olabilecek örnek pratikleri yaratmayı önüne koyar. 1 Mayıs sürecinde KESK’te ortaya çıkan hatalı yaklaşımların emek hareketinin tamamını etkilediğini görülmektedir. Bu durum KESK’in emek hareketinin hala önemli bir bileşeni olmasındandır. DKÇ, kamu emekçileri başta olmak üzere tüm emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu, toplumsal eşitliğin sağlandığı, laik, özgür bir ülkeyi kurmak için mücadele edecektir. Bunun için hiç zaman kaybetmeden sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK’in, emek hareketinin diğer bileşenleri ile birlikte harekete geçmesini sağlama görevi ile karşı karşıyadır.

DKÇ, bu görevin yerine getirilmesinin; TÖS, TÖB DER, TÜM DER ve TÜS DER’den bugüne mücadele birikimi ve değerlerine de sahip çıkarak, önümüzdeki süreçte kamu çalışanları hareketinin yeniden inşa edilmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket ederek, KESK’i sınıf hareketinin önemli bir dinamiği olarak sahiplenip, birleşik bir sınıf hareketinin kurulması için mücadele edecektir. DKÇ geçmişten bugüne getirdiği mücadele deneyimi ve bilgi birikimi ile bu güce sahiptir.