27 Aralık 2011 Salı

Geçmişi aşan bir yarın için, yeni bir strateji! -Devrimci Büro Emekçileri

AKP hükümetinin işçi ve emekçilere, Kürtlere, öğrencilere, aydınlara, gazetecilere, Halkın Hakları Mücadelesi yürütenlere karşı faşist baskı politikalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte, BES kongre süreçlerinin bu saldırılara karşı birlikte göğüs germe zeminlerinin artırılmasına hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz 

Büro emekçileri, geçmiş sürecin değerlendirileceği, önümüzdeki iki yıllık mücadele programının tartışılacağı yeni bir kongre sürecinin öngününde bulunuyor. Yaşam alanlarımıza, işyerlerimize ve demokratik haklarımıza saldırıların yoğunlaştığı bir dönemde yapılacak olması, Genel Kurul süreçlerini daha da anlamlı hale getirmektedir. 

AKP hükümeti, kamunun neoliberal dönüşüm sürecini hız kesmeden devam ettirmektedir. Genel seçim öncesinde başlatılan KHK furyası, devletin yapılandırılmasında çığır açmış bulunmaktadır! Yarım kalan tüm işler hızla bitirilmektedir. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması son sürat devam etmektedir. Elektrik ve doğalgaza ait tüm özelleştirmeleri tamamlayan, ulaşımda belediye ile özel araç fiyatını eşitleyen AKP, yaptığı zamlarla halkı soymaktadır. Suyun piyasalaştırılması adına sıra derelerin satışına gelmiştir. Eğitimde ve sağlıkta katkı payı ile başlatılan süreç 2012 yılı sonunda hastane satışlarıyla, bir süre sonra da okul satışlarıyla devam ettirilecektir. İnsanca yaşamın vazgeçilmez unsurları olan temel kamu hizmetleri ve doğa, sermayenin azgın talanına açılmakta; halkın hakları açıkça gasp edilmektedir. 

Ulusal İstihdam Stratejisi doğrultusunda “işgücü piyasasının” “katılıklarından” arındırılarak, güvencesiz çalıştırmanın tam olarak hayat bulması için adımlar da atılmaya devam ediyor. Torba Yasanın güvencesizleştirmeye dönük bazı “açılımlarını” bölgesel asgari ücret, özel istihdam büroları ve kıdem tazminatının kaldırılması gibi adımlar izleyecek. 

666 Sayılı KHK ile “eşit işe eşit ücret” yalanıyla başlayan sürecin performans ücreti ve 657 Sayılı Yasa değişikliği ile sonlandırılacağı; öngörülen esnekleştirmenin kamuda da genelleştirileceği gün gibi ortadadır. 4688 Sayılı Yasa değişikliği ile gündeme getirilen “Sahte Toplu Sözleşme” yasasıyla kamu çalışanlarına grev yasaklanmaya, kamu çalışanları hareketi daha da etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. 

Demokratik hak kullanımlarına AKP’nin faşist uygulamaları da hız kesmeden devam ediyor. Hopa’da, Gerze’de, Çaykara’da derelerine ve doğaya sahip çıkanlara, öğrencilere, depremzedeye, direnişteki sağlık işçisine, barınma hakkına sahip çıkanlara, halkın hakları mücadelesinin öncülerine saldırıyor. Düzmece operasyonlarla, gözaltı ve tutuklamalarla gözdağı vermeye çalışıyor. Kürt sorununda demokratik çözümü, barışı savunanlar; gazeteciler, aydınlar, kamu çalışanları tutuklanarak sindirilmeye çalışılıyor. 

Kabaca özetlemeye çalıştığımız bu süreç, kongre süreçlerini “her zamanki gibi” ele alamayacağımızı yeterince ortaya koymaktadır. Büro Emekçileri Sendikası’nın kongre sürecinin, ciddi altüst oluşların yaşandığı bu günlerde, tüm aşamaları, büro emekçileri hareketine yeniden ivme kazandıracak tüm bu politikalara yanıt üretecek yeni, devrimci bir strateji yaratma fırsatı olarak değerlendirilmelidir. 

Büro emekçileri hareketinin ciddi anlamda daraldığı, büro işkolunda bulunan yaklaşık kırk kurumun neredeyse hepsinde yetkinin kaybedildiği, hareketin işbirlikçi ve güdümlü sendikalar tarafından kuşatıldığı, her geçen gün yeni hak kayıpları yaşanmasına rağmen hak alıcı, etkili mücadele süreçlerinin örgütlenemediği koşullarda böyle bir stratejinin aciliyeti mutlaka görülmelidir. Büro iş kolundaki değişim sürecinin geldiği son nokta, artık kaybedilecek her anın hak elde etmeyi, hareketin yeniden ivme kazanmasını daha da zorlaştıracağını göstermektedir. 

Yeni bir strateji ihtiyacı, büro emekçilerine yönelik saldırılara hâlihazırda verilen yanıtların yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Büro emekçileri her geçen gün daha fazla “eskiyi” arar hale gelmektedir. 

Daralma, tıkanma, kriz, iş yerlerinde hegemonyanın kaybedilmesi adına ne dersek diyelim bugün büro emekçileri hareketi açısından yaşanan durum, hiç kuşku yok ki bir sonuçtur. Bu sonucun ortaya çıkmasında genelde kamu emekçileri özelde ise büro emekçileri hareketine özellikle 95’ten itibaren önderlik yapan siyasal yapıların gündelik, savunmacı ve belli bir stratejiden yoksun yönetim anlayışlarının payı yadsınmamalıdır. 

90’dan itibaren yoksullaştırılan kamu emekçilerinin “grevli ve toplu sözleşmeli sendika hakkı” talebi üzerine inşa edilen kamu çalışanları hareketinin Konfederasyonlaşma süreci ile birlikte “fiili, meşru, militan ve kitlesel” özelliklerinin zamanla silikleşmesi, politik bir hareket olarak toplumun tüm kesimleri tarafından sempati toplayan hareketin “memur sendikasına” dönüştürülmesi, “gerçek bir eksen kayması” olarak bugün yaşanan sorunlarda önemli paya sahiptir. Buradan bakıldığında kısa bir süre önce yürütülen “eksen” tartışmalarının ne kadar suni olduğu da görülmektedir. 

Neoliberal saldırı programına karşı özgün hareketlerden biri olarak doğan kamu çalışanları hareketi yönetimlerdeki anlayışların, emperyalizmin yeni stratejisi olan neoliberalizme karşı bütünlüklü bir emek stratejisi geliştiremeyişi, neoliberal stratejinin gereği olarak güvencesizleştirilen emekçilerle ve yoksullaştırılan, hakları gasp edilen yoksul halk kesimleriyle araya mesafe koyması, kamu çalışanları hareketinin önce 657 ve 4688 Sayılı Yasaların sonra da devlet ve hükümet güdümlü sendikaların düzlemine yaklaşmasıyla sonuçlanmıştır. “Birleşik Emek Konfederasyonu” “ortak örgütlenme” “ortak mücadele” “mahalle örgütlenmesi” gibi önerilerse “ütopik ve anarko sendikalist yaklaşımlar” olarak nitelendirilmiş, dikkate alınmamıştır. Tren kaçtıktan sonra yapılan tüzük değişiklikleri ise anlamlı olmakla birlikte giden 16 yılı geri getirmeye yetmiyor! 

Neoliberal saldırıya karşı strateji yoksunluğuna zaman içerisinde ortaya çıkan düzen içi hareket etme, bürokratikleşme, benmerkezcilik, tabanın karar süreçlerinden koparılması ve merkezileşme, mücadeleyi “yetki” üzerinden 4688 Sayılı Yasa düzleminde Devlet ve Hükümet güdümlü sendikalarla rekabete indirgeme, dar grupçuluk ve tasfiyecilik, toplumsal sorunları dışsal olgular olarak değerlendirme gibi yaklaşımlar hareketin bu noktaya gelmesinde önemli paya sahiptir. 

Birtakım istisnaları saymazsak tüm bu süreçte KESK Yönetimini oluşturan siyasal yapılar bağlı tüm sendikalara damgasını vurmuş, belirleyen olmuştur. Kamu Çalışanları Hareketinin bir bileşeni olarak büro emekçileri hareketi de bu süreçte stratejik yönelim açısından hareketin genel karakteriyle uyumlu bir seyir izlemiştir. Yönetimlerin aynı anlayışlardan oluşması büro emekçileri hareketinin farklı bir strateji geliştirmesi önündeki en büyük engel olmuştur. (Kaldı ki farklı bir strateji yaratma çabasına giren, 657’nin dışına çıkarak yüzlerce taşeron işçiyi örgütleyen Enerji Yapı-Yol-Sen’e yönelik KESK’in “kötü çocuk” muamelesi ise “yörüngeden” çıkanların işinin ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir deneyimdir.) 

Genel olarak Kamu Çalışanları Hareketinin gelişim seyriyle paralellik taşıyan büro emekçileri hareketinin kendi özgünlükleri açısından bazı önemli kırılma noktalarının ve hatalı yaklaşımlarının da vurgulanmasında yarar görüyoruz. 

Bunlardan ilki 1998 yılında KESK’in kararı ve 2001 yılında ise 4688 Sayılı Yasa gereğince gündeme getirilen sendika birleşmeleridir. Büro iş kolunda birliği esas alan her iki birleşmede de ciddi zafiyetler ortaya çıkmış, tepeden inmeci bir yaklaşımla yeterince tartışılmadan bir oldubittiyle sendikaların birleşmesi sağlanmıştır. 

Yaklaşık 40 kurumu kapsayan büro işkolunda birliğin bu kadar kolay olamayacağı ta o günden belliydi. Bugün halen kurumlar üzerinden politika üretilmesi, üyelerin eski sendikalarına özlem duyması, büro emekçisi kavramının ve BES’in içselleştirilememiş olması ve çok sayıda sendika birleşmiş olmasına rağmen tek başına Tüm Maliye-Sen’in bile üye sayısına ulaşılamamış olması durumu çok açık ortaya koymaktadır. 

Oysa çeşitli mücadele geleneklerine ve dinamizmine sahip sendikaların birleşmesinden daha büyük bir dinamizm, daha güçlü bir mücadele çıkarılabilirdi. İşyerlerinden başlayacak ve sindirilerek yapılacak bir tartışma büro emekçileri hareketini farklı bir düzleme sıçratabilirdi. 

İkincisi, 90’lı yılların ortalarından itibaren yoğunlaşan kamu hizmetlerinin taşeronlaştırılması politikası büro iş kolunda diğer iş kollarına nazaran geç uygulanmaya başlamasına ve taşeron sisteminin kamu hizmetlerini parçalama, emekçileri güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve ücretleri baskı altına alma aracı olarak kullanıldığı bilinmesine rağmen ilk uygulanmaya başladığı andan itibaren karşı çıkılmayışı, mücadele konusu yapılmayışı işkolumuzdaki güvencesizleştirme adımlarını kolaylaştırmış, güvencesiz çalıştırmayı yaygınlaştırmıştır. Bugünse taşeron sisteminin engellenmesinde sergilenmeyen ısrar, taşeron işçilerin BES’te örgütlenmesine karşı rahatlıkla sergilenebilmektedir. 

Üçüncüsü, performans değerlendirmesi ve uzmanlaştırma gibi ücret farklılıkları ve rekabet yaratan uygulamaların engellenememesidir. Bugün özellikle Sosyal Güvenlik Kurumunda uygulanan ama bir süre sonra tüm kamuya yaygınlaşacak olan performans ücreti daha şimdiden büro emekçilerinde ciddi şikayet konusu haline gelmiş durumdadır. Ücret kısmı bir yana performans hedeflerinin belirlenmesi, çalışanları bu hedefe kilitleyerek birimler, müdürlükler, iller arası yarıştıran; ayın-yılın memurunu belirleyerek ödüllendiren sistemin altyapısı Toplam Kalite Yönetimi anlayışlıyla yerleştirilmeye başlanmıştır. Sermayenin neoliberal stratejisinin işçi sınıfına ideolojik saldırısının aracı olarak TKY’ye karşı da net ve engelleyici bir mücadele ortaya koyulamamıştır. 

Eşit işe eşit ücret ilkesinin pervasızca çiğnendiği ve büro emekçilerinin ücret farkı yaratılarak parçalandığı Maliye Bakanlığı ve Gelir İdaresi Başkanlığında -ki BES’in omurgasını oluşturmaktadır- “eşitlik” mücadelesi, uzmanlaştırma politikasının yarattığı eşitsizliği ortadan kaldıracak, bu eşitsizliğe son verecek tarzda yürütülememiştir. Geldiğimiz noktada yapılan işin niteliği üzerinden değil ünvanlar üzerinden de eşitliği savunma yönelimi ise bu konudaki kafa karışıklığını gözler önüne sermektedir. 

Dördüncüsü, devletin neoliberal dönüşümünün en açık görüldüğü işkolumuzda toplumun tamamını ilgilendiren vergi, yargı, sosyal güvenlik, nüfus, istatistik gibi kamu hizmetlerinin piyasacı örgütlenmesinde son noktaya gelinmiş olmasına rağmen bu hizmetlerin piyasalaştırılması süreçlerine müdahale edilemeyişidir. Dolaylı vergilerin bütçe gelirleri içindeki payı yüzde 70’lerin üzerine çıkarken, vergi yükü küçük esnafın ve emekçilerin üzerine yıkılırken, mahkeme harçlarına yapılan zamlarla halkın ve emekçilerin dava açma hakkı elinden alınırken, sağlık ve sosyal güvenlik hak olmaktan çıkarılırken, istatistik hizmetleri hükümetin enflasyon oyunlarının parçası, İş ve İşçi Bulma Kurumu “özel istihdam bürosu” haline getirilirken, işsizlik fonu sermayeye peşkeş çekilirken, bu hizmetleri üreten kurumlarda örgütlü olan BES, susmuştur, susmaktadır. 

Gelinen son aşamada politika üretme konusundaki yetersizliklere paralel olarak mücadele içinde yarattığımız ilkelerimizin tartışılır hale getirilmesi de hangi noktada olduğumuzu ortaya koymaktadır. Tabanın karar süreçlerine katılımının organları olan MTK ve Başkanlar Kurulunun işlevsizleştirilmesi, görevlerinin MYK tarafından fiilen devralınması, MTK’ya sorulmadan, 8 yıldır görev yapan sendika çalışanı avukatın işten çıkarılması, kürsülerden “fazla mesai hakkımızdır” diyerek 10 yıldır alınmayan fazla mesainin alınmaya başlanması, şube başkanlarına ve il temsilcilerine “telefon ücreti” adı altında para ödenmeye başlanması vb. gibi yaklaşımlar üzerine gidilmesi gereken zafiyetli yaklaşımlardır. 

Geçmişten bugüne sergilenen bu hatalı yaklaşımların Büro Emekçileri Hareketi açısından bedeli oldukça ağır olmuştur. Büro emekçileri hareketinin kendine özgü dinamizmi, coşkusu, militanlığı sönümlenmektedir. İşin acı yanı bu bedel ortadayken sanki bir şey yokmuş gibi davranılmaktadır. Hiçbir anlayış çıkıp “biz bu işten şu kadar sorumluyuz” diyerek “özeleştirel” tutum sergileyememektedir. 

Devrimci Büro Emekçileri olarak AKP hükümetinin işçi ve emekçilere, Kürtlere, öğrencilere, aydınlara, gazetecilere, Halkın Hakları Mücadelesi yürütenlere karşı faşist baskı politikalarını yoğunlaştırdığı bir süreçte, BES kongre süreçlerinin bu saldırılara karşı birlikte göğüs germe zeminlerinin artırılmasına hizmet etmesi gerektiğini düşünüyoruz. 

Ancak böyle bir hareket noktası yaratmak, Büro Emekçileri Sendikasını geleceğe taşımak; büro emekçilerine güven verecek, onları yeniden mücadelenin öznesi haline getirecek yeniden güçlü bir mücadele için, yaşanan tüm bu süreci samimiyetle değerlendirmek, özeleştirel bir tutum sergilemek yeni adımları birlikte atabilmek açısından önem taşımaktadır. 

Diğer taraftan neoliberal gerici dönüşüm sürecinin sonuçlarına göre acilen yeni, devrimci bir strateji oluşturulmalıdır. Böyle bir strateji açısından eğitim, sağlık, ulaşım, su gibi temel kamu hizmetlerinin hak olmaktan çıkarılmasına; büro iş kolundaki vergi, yargı, sosyal güvenlik, istatistik, iş ve işçi bulma gibi kurumların halkın değil, sermayenin çıkarına hizmet eder hale getirilmesine; büro iş kolunda güvencesiz çalıştırmanın yaygınlaştırılmasına ve büro emekçilerinin güvencesiz çalıştırılmasına; Toplam Kalite Yönetimi, performans ücreti, uzman-memur ayrımının büro emekçileri arasında yarattığı eşitsizliğe; devlet güdümlü sendikaların da çabasıyla işyerlerinin kardeşçe yaşam düşüncesinden uzaklaştırılmasına karşı mücadele önem arz etmektedir. Kuşkusuz böyle bir strateji açısından yeni bir örgütlenme perspektifine olan ihtiyaç da ortadadır. 

BES 6. Olağan Genel Kurul sürecinin sunduğu fırsat, geçmişi aşan bir yarını nasıl kuracağımızı ortaya koyduğumuz bir zemin olarak değerlendirilmelidir.
27 Aralık 2011

29 Temmuz 2011 Cuma

Büro emekçileri hareketi nereye gidiyor?

Geçtiğimiz günlerde, sekiz yıldır görev yapan sendika avukatımızın işine son verilmesiyle birlikte yaşanan tartışmalar, farklı bir düzlemde devam ettirilmeli, güçlenen bürokratik, liberal ve pasifist eğilimleri geriletecek ve yok edecek bir tarzın egemen hale getirilmesi hedeflenmelidir. Çünkü işten atma kararı, güçlenen bürokratik ve liberal anlayışın su yüzüne vurmuş halidir. Daha derinlere inildiğinde birçok konuda büro emekçileri hareketinin devrimci ilkeleriyle kurulan bağın ne kadar zayıfladığı görülecektir. Bugün, büro emekçileri hareketinin yaratılmasında ve bugünlere taşınmasında katkısı olan tüm üye, temsilci ve yöneticilerin önyargısız böyle bir tartışmaya müdahil olması; ciddi bir tıkanma ve daralma yaşayan mücadelemizin yeniden ivme kazanabilmesi açısından anlamlı olacaktır. Böyle bir tartışmanın şakülü şüphesiz hareketin başlarken oluşturduğu ilkeler olacaktır. 

BES MYK’sının işten atma kararı sonrasında Ankara 2 No’lu Şube Temsilciler Kurulunun, Şube Yönetimine rağmen karara itiraz etmesi; kısa bir süre içerisinde ulaşılan 250’ye yakın büro emekçisinin yayımladığı deklarasyon birlikte yarattığımız değerleri ve hukuku ne olursa olsun savunacak bir duyarlılığın mevcut olduğunu da göstermektedir. Şimdi büro emekçilerinin; özellikle yetkili organ üyelerinin (ŞTK, MTK, Genel Kurul) bürokratik, liberal yaklaşımlara karşı örgütümüzü sahiplenme; söz, yetki ve karar haklarını sahip çıkma zamanıdır. 

Öncelikle belirtmek isteriz ki; Devrimci Büro Emekçileri olarak avukatımızın işten atılması kararını öğrendiğimiz andan itibaren sorunun “kullanılması” değil, çözülmesi adına çaba sarf etmeyi görev edindik. Türkiye yürütme kurullarından da birer temsilcinin katılmasını istediğimiz ilk görüşme, DSD Grubu ile gerçekleştirildi. Yapılan görüşmede “işten atma kararının yanlış olduğu, bir emek örgütünde haklı ve meşru bir gerekçe olmaksızın işten atma olgusunun gündeme getirilemeyeceği ve kararın gözden geçirilerek iptal edilmesi gerektiği” ifade edilmiş, DSD Grubu temsilcileri ise iki gün içerisinde değerlendirerek cevap vereceklerini ifade etmişlerdir. Nihayetinde iki gün sonra MYK’da bulunan diğer gruplarla görüştüklerini, hiçbirinin karardan dönmek istemediklerini, karardan dönülse bile bu saatten sonra avukatla birlikte çalışmanın zor olacağını dolayısıyla kararı uygulayacaklarını ifade etmişlerdir. Yine Emek Hareketi Grubuyla görüşülerek aynı şekilde aktarımlarda bulunulmuş; Emek Hareketi Grubu temsilcileri ise DSD Grubunun söylediğiyle çelişik bir şekilde “konunun tarafı olmadıklarını, işten atma önerisini getirenlerin tekrar gündeme getirmeleri durumunda üzerlerine düşeni yapacaklarını” ifade ederek “sorumsuzluğunu” ortaya koymuştur. HÖC Grubu ise temsilcilerinin il dışında olduğunu bildirmiş ancak bir hafta sonra arayarak görüşebileceklerini ifade etmiş fakat DSD Grubunun cevabı doğrultusunda görüşmenin anlamsız olacağı düşünülerek bu grupla görüşülmemiştir. Her haliyle çelişkili açıklamalar samimiyetsizliğin ve ciddiyetsizliğin boyutlarını ortaya koymakla birlikte, tüm çabalarımıza rağmen kararı “oy birliği” ile alan DSD, Emek Hareketi ve HÖC, “birliklerindeki” ısrarı ortaya koyarak kararı uygulamışlardır. Görüşmeler sonrasında yaklaşık 250 BES üye, temsilci ve yöneticisinin imza koyduğu deklarasyonu, dikkate alma erdemini göstermeyecekleri ise zaten anlaşılmıştı! 

Sorun münferit olmuş olsaydı, tahribat, bir emekçinin (üstelik hiç hak etmemişken yetersizliklerinden dem vurularak) işinden olmasının yaratacağı tahribatla sınırlı kalabilirdi! Ama sorun münferit değil! Oy birliği ile bir emekçinin işine son veren anlayışların süreç içinde oluşan çarpık yaklaşımları, üzerine gidilmediği takdirde normalleşme ve içselleştirilme riski taşımaktadır. 

Devrimci büro emekçileri genel olarak kamu çalışanları ve büro emekçileri hareketindeki tıkanma ve daralmayı neoliberal politikaların kamuyu alt üst edişi karşısında sendikal hareketin politikasız kalışına bağlamaktadır. Yani büro emekçilerinin güvencesizleştirilmesi, farklı ücret politikaları ile parçalanması, kurumların piyasa merkezli yeniden yapılandırılması ve tasfiyesi gibi yapısal sorunlara devrimci çözümler üretememek temel neden olarak ele alınmaktadır.[1] Tabii ki bu yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişinde sendikal önderliğin devrimci mücadeleyle, devrimci ilkelerle kurduğu bağın önemi de ortadadır. Yapısal sorunlar karşısındaki tutum alıştan ziyade burada daha çok bürokratik, liberal ve pasifist yaklaşımların sonucu olarak ortaya çıkan çarpıklıklar ele alınacaktır. 

Devrimci söylemlerin havada uçuştuğu bir süreçte pratik mücadelenin ve davranışların önemi üzerinde durulmalıdır. Hareketin gerilediği, denetimin, sorgulamanın ve eleştirinin en aza indiği bir ortamda ileri laflar insanı vezir yapmaktadır. Bilinmektedir ki devrimci anlayış söylemin değil mücadele içindeki pratik davranışların üzerine inşa edilmektedir. Hal böyleyken devrimci olmayan bir dizi yaklaşımın görünmez hale getirilebilmesi, üstünün örtülebilmesi başarı olarak değerlendirilmelidir(!) 

Örneğin “söz yetki karar çalışanlara” sloganını kürsülerde şiar edinen BES MYK’sının pratikte ortaya koyduğu tutum aslında gerçeği ilan etmektedir. Genel Kuruldan sonra mücadele programı konusunda karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu (MTK) (Şube Yönetim Kurullarından seçimle gelen 1 ve Şube Temsilciler Kurullarından seçimle gelen her 1000 üyeye bir temsilciyle oluşur) iki yılda bir yapılan iki genel kurul arasında en az 4 defa olağan toplanması gerekirken bir önceki dönemde 2, içinde bulunduğumuz dönemde ise 16 ay geçmesine rağmen 1 kez toplanabilmiştir. Yine danışma kurulu organı olan Başkanlar Kurulu 16 ayda bir kez toplanmıştır. 

Karar organı olan MTK’nın, içi Merkez Yürütme Kurulu tarafından boşaltılmaya çalışılmakta; işlevsiz hale getirilmektedir. Çünkü temsilcileri seçimle 2 yıllığına belirlenmesine rağmen kurul toplantısına gelemeyen temsilcisinin yerine başka “taraftarlar” yazılmakta, tıpkı toplanma zamanında olduğu gibi birçok konuda MTK yönetmeliği ihlal edilmektedir. Bir dizi eylem ve etkinlik kararlarının zaten yeteri kadar yapılmayan organ toplantılarının hemen öncesinde alınmış olması bu organları yok saymak anlamına gelmektedir. Yine en yetkili organımız olan Genel Kurulumuzda alınan birçok kararın uygulanmayışı da bu organa verilen önemi ortaya koymaktadır. 

Şimdi şu soruları sormak gerekiyor. Çalışanların merkezi anlamda söz yetki ve karar sahibi olduğu iki organdan biri olan MTK’ya, Merkez Yürütme Kurulunun yaklaşımı “söz yetki karar çalışanlara” sloganıyla ne kadar bağdaşmaktadır? MYK’nın karar organı MTK’yı yok sayarak geliştirdiği merkezi anlayış eleştirdiğimiz TÜRK-İŞ’teki bürokratik merkeziyetçi anlayışa doğru giden bir yol değil midir? 

4688 Sayılı sahte sendika yasası Merkez Yönetim Kurulunu karar organı olarak tarif etmiş olabilir. Ancak dişimizle tırnağımızla bedel ödeyerek yarattığımız mücadele hukukumuz MYK’yı, “merkez yürütme kurulu” olarak görevlendirmiştir. Tabanın sesi olan MTK’nın görev ve yetkileri MYK tarafından fiilen devralınmaktadır. Örneğin Hukuk ve TİS Sekreterliğinin liberal ağızla (MYK böyle tariflemiştir) “yeniden yapılandırılmasında” ya da işten atma gibi kritik konularda yetkili organ çok açık ki Merkez Temsilciler Kuruludur. 

Mali konularda kolaycı, idameci ve grup çıkarları doğrultusunda olukça rahat davranan “yürütme kurulumuz” mali işlerle ilgili MTK’nın yetki ve görevlerini de uhdesinde toplamaktadır. 

10 yıldır hak ediş olarak tarif edilmeyen fazla mesailer bu MYK tarafından hak olarak görülmüş ve sendikada geçirdikleri “fazla zamanlar” ücretlendirme yoluna gidilmiştir. Oysa MYK’ya seçildiklerinde fazla mesai almayacakları gün gibi ortadaydı. Eğer MYK üyelerinin 10 yıl sonra fazla mesai ücretlerini hak ediş olarak değerlendirme kararı doğruysa neden internet sitesinden de bunu yayınlama gereği duymadıkları da ayrı bir sorun olarak durmaktadır! 

Diğer taraftan sendikal hareketimizde bir ilke de imza atan MYK’mız il temsilcilerine ve şube başkanlarına telefon ücreti adı altında para ödemeyi karar altına alarak sadece kendine bonkör olmadığını da göstermiştir. Bizce bu tür ödemeler doğru olmamakla birlikte bu kararların alınacağı yer ya genel kurul ya da MTK’dır. 

Büro emekçilerinin eşit işe eşit ücret ilkesi ihlal edilerek parçalanmasına karşı ciddi mücadeleler sergileyen BES’te, MYK’nın sendika çalışanlarına yönelik benzer bir politikayı hayata geçirmesi çarpıklığın daniskasıdır. İki kişinin işini yapıyor diye bir sendika çalışanına fazla mesai adı altında “performans ücreti” ödenmesi hangi “iyi niyet”le açıklanabilir? Asıl olarak bu duruma itiraz eden sendika çalışanlarının toplu sözleşme sürecinde grev noktasına gelmelerini anlayamamak ve siyasi olarak gerekçelendirmek; emekçilerin grev haklarına saldırmak, en az sayıda emekçinin greve çıkmasını sağlamak için Çalışma Bakanlığı nezdinde girişimlerde bulunmak, toplu sözleşme sürecinde hakkını aradığı için bir emekçiyi işten atmak ne kadar da tanıdık geliyor! Bu durum ideolojik çarpıklığın nelere kadir olduğunun açık göstergesidir. 

İşyerlerinde sıkça karşılaşmaya başladığımız ve karşı mücadele ettiğimiz mobbingin BES’te de hayat buluyor olması enteresandır. Sorarsanız asla ve kat’a böyle bir şey yoktur. Ancak sizinle dünyaya aynı gözle bakan emekçilere aynı ortamı paylaşmanıza rağmen selam verilmeyişi, savunma dahi alınmadan sürekli sözlü ve yazılı uyarı verilmesi psikolojik taciz değil de nedir? 

Mücadeleyi basın açıklamaları, uygulanmayacağı belli saatlik iş bırakma eylemleri, dilekçe kampanyaları ve kurum yetkilileriyle görüşmeler kıskacında ele alan MYK’mız literatürümüze “molalı ve taşımalı eylem” kavramlarını sokmayı da başarmıştır. Öngörüsü yüksek MYK’mız, polis barikatına yüklenmeksizin barikatın aşılamayacağını görebilmiş, mola vererek, Maliye Bakanlığı önüne ayrı ayrı gitme ve orada toplanma kararı verebilmiştir. Yine MTK üyeleriyle 7 Ekim 2011 de yapılacak eylem YKM önünden başlayacakken her nedense yürüyüş iptal edilerek yine GİB önüne otobüslerle gitme kararı alınabilmiştir. Meclis koridorlarında yana yakıla milletvekili peşinde koşarak soru önergesi verdirme çabaları da taktirle karşılanması gereken yeni bir mücadele biçimi olsa gerek! 

Büro emekçileri hareketinin tarihinde önemli direnişler vardır halbuki. Kamu çalışanları hareketinin Kızılay’a girme ve Kızılay’ı zaptetme teşebbüslerinde büro emekçilerinin payı reddedilemez. Fiili meşru ve militan bir çizgiden kopuştur hak etmediğimiz halde bizleri yeni kavramlarla buluşturan. Birlikte yarattığımız bu tarih bu kadar kolay unutulmamalıdır. Bizlerin görevi yarattığımız tarihi ve mücadele birikimini korumak, geliştirmek, yarına aktarmak ve tabi ki yeni tarihler yazmaktır. 

Çünkü önemli bedeller ödemiştir devrimci emek hareketimiz. Sürgünler, soruşturmalar, işten atılmalar bile şehitlerimizin ödediği bedel yanında hafif kalmaktadır. Unutmak felakettir bizim için. Devraldığımız devrimci mirası tüketmektir hoyratça. Bu ortak mirası, kültürü hiçbirimizin hoyratça kullanma; tüketme hakkı yoktur. 

Bu durum herkesçe veri olarak kabul ediliyorsa, BES Genel Başkanın “kafasına almış olduğu darp” üzerinden kendi reklamını yapması nasıl ele alınmalıdır. Bu olayın gerçekten vuku bulduğunu kabul etsek bile mücadele içindeki bir insanın hele de bu Genel Başkansa, sayfalar dolusu yazı yazarak kendini övmesi, kendi adına ve BES adına ayrı ayrı sms ve e-mail yağdırması en azından Hopa’da öldürülen Metin Lokumcu’ya ve günlerce tutuklu kalarak işkence gören BES üyelerine karşı ayıptır. Tarihi kahramanların değil, örgütlü halkın ve emekçilerin yazdığı gerçeğinin Marksizmi okumaya yeni başlayanların ilk öğrendiği şeylerden biri olduğunu Genel Başkanın da bilmesinde fayda olduğunu düşünmekteyiz. Aksi halde peşinden gideceğimiz kahraman kendisi olmazdı zaten! Ancak açıklanması gereken diğer mesele ise MYK’nın diğer üyelerinin buna nasıl göz yumduğudur. 

Devrimci büro emekçileri olarak büro emekçileri hareketinin gerileme, daralma ve etkisizleşmesinin birçok nedeni olmakla birlikte temel nedenin yukarıda değindiğimiz yapısal sorunlara devrimci çözümler üretilemeyişi olduğunu belirtmiştik. Bilinmelidir ki hayata, işyerlerindeki ve yaşam alanlarındaki çatışmalara her zaman devrimci bakabilmek ancak yapısal sorunlara devrimci çözümler ürettirebilecektir. Sendikal bürokrasinin, gerici ve ırkçı sendikaların, liberalizmin, AKP’nin kuşatması altındayken bu kuşatmayı yarabilmenin yolu devrimci ilkelerimize daha sıkı sarılmaktan geçmektedir. Tüm büro emekçilerini son yıllarda silikleşen bu ilkelerimizin üzerindeki tozu silmeye, davet ediyoruz. 

Başta Şube Temsilciler Kurulu ve Merkez Temsilciler Kurulu üyelerimiz olmak üzere tüm büro emekçilerini birlikte yarattığımız hukuk ve değerler adına kurulları işleterek ilerleten tartışmalar yapmaya; MYK’yı acilen Merkez Temsilciler Kurulunu toplamaya davet ediyoruz. 
29 Temmuz 2011