8 Şubat 2024 Perşembe

KESK: Geçmişle gelecek arasında

 

Kamu çalışanlarının mücadele örgütü KESK bir genel kurulunu daha geride bıraktı. Enerji-Sen ile birlikte DİSK’e bağlı olmayan birçok sendikanın militan direniş örnekleriyle sınıf hareketinde yenilenme olanaklarını zorladığı bir dönemde toplanan KESK Genel Kurulu, birçok sendikal grubun yeniden inşa gibi söylemlerde bulunmuş olmasına rağmen bu ihtiyacı görmeyen tüzük değişikliklerinin dışına çıkmadan gerçekleşmiş oldu. Kamu çalışanları hareketinde bir dönemin kapandığını kabul etmek istemeyen bu anlayış, doğal olarak yeni bir dönemi açma niyetinden uzak olduğunu da göstermiş oldu.

Geçtiğimiz dönem itirazlara yol açan ve bazı grupların çekildiği Genel Meclis’in oluşum biçimiyle ilgili tüzük değişikliği kongrede öne çıkan başlıktı. Geçmişteki sorunlu yapısından arınan Genel Meclis bu kez bağlı sendikaların MYK üyelerinden oluşturularak tabandan kopuk bir organa dönüştürüldü. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında önerge hazırlanırken KESK çoğulluğunu kapsamak yerine dar alanda kısa paslaşmaların yapılması etkili oldu.

İşçi sınıfının ve sınıf hareketinin parçalılıkla malul olduğu günümüzde var olan sendikaların yetersizliği bir yandan yeniye dair arayışı ifade eden bir yandan da parçalılığı derinleştiren yeni sendikaların ortaya çıkışına yol açmaktadır. Muhalif emekçilerin farklı mecralara yöneldiği bir ortamda, 3. büyük konfederasyon olma özelliğini burun farkıyla koruyabilen KESK, atılım yapma ya da büyüme hedefinin çok uzağına sürüklenerek var olanı korumayı önüne koymuş görünmektedir. Kongrelerde grupların ayrımları keskinleştirmek için öne sürdüğü argümanların üstüne nispi temsil sistemi de eklenince KESK’in bir mutabakat örgütü olması giderek zorlaşmaktadır.

Piyasalaştırma saldırısının sonuçları ekonomik kayıpların çok ötesine varan boyutlara ulaşırken vahşi kapitalizmin hayatı alt üst ettiği günlerden geçiyoruz. Özellikle büyük şehirlerde görev yapan genç kamu çalışanları yüksek kiralar karşısında barınma sorununu apart otellerde kalarak, taşraya tayin isteyerek çözmeye çalışmaktadır. Çözümü görevinden istifa etmekte bularak özel sektörde çalışmayı göze alanların varlığı kamu çalışanlarının yoksulluk sınırı altında kaldığını acı biçimde açığa vurmaktadır. Ulaşım giderleri emekçilerin bütçesini zorlayan başka bir mesele olarak kendini göstermektedir.

Tarikatların gönderdiği listeye göre yapılan atamalar çalışma hakkı ve kariyer yapma olanaklarının önünde bariyer gibi yükselmektedir. Niteliksiz yöneticilerin, müşteriye dönüşen vatandaşların, muhbir rolünü üstlenen yandaşların mobbing, şiddet ve tacizine maruz kalan kamu emekçileri çalışma acısı içerisinde kıvranmakta, sağlığını kaybetmektedir.

Yurtdışına gitmeye zorlanan hekimlerin bir yüzünü oluşturduğu tabloya ülkemizde hayatına devam etmekte olanların intihar haberleri eklenmektedir. Hayal kırıklığı ve karamsarlık deryasına dönüşen kamu işyerlerinde zaman zaman kendisini gösteren öfke dalgası karşısında tansiyon düşürücü yöntemler lütuf gibi sunulmakta, mesleğin itibarsızlaştırılması, yoksullaşma ve güvencesizleşmeyi aynı anda yaşayan kamu emekçilerinin kayıpları taban aylığına yansımayan maaş artışlarıyla emeklilik günlerine ötelenmeye çalışılmaktadır.

90’lı yılların hak bilincine sahip kamu çalışanlarından farklı özelliklere sahip günümüz çalışanları yaşadığı yıkımın farkında olsa da örgütlü mücadeleye yabancı olduğundan bireysel yaşama tutunma stratejileri geliştirmektedir.  Yandaş sendikalara üye olmak da bu stratejinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum mücadele örgütleriyle kamu çalışanları arasındaki açının artmasıyla sonuçlanmaktadır.

Kamulaştırma, laiklik ve kadın haklarının sendikal hareketin vazgeçilmez talepleri arasına girdiği günümüzde, dönüşen çalışma ilişkilerini kavrayabilen, bu dönemin çalışanlarına ulaşabilecek dil ve araçlarını geliştirebilen, umut ve güven verebilen bir sendikal hareket yaratma görevi ortada duruyor. Bugünün devrimci görevi bir dönemin bittiğine gözlerini kapatmaktan değil, yeni bir dönemi açmak için ilk adımları atmaktan geçiyor.

17 Ocak 2024 Çarşamba

KESK Kongresi: Yarına Varmak İçin

 

Konfederasyonumuz KESK’in 11. Olağan Genel Kurulu, ülkenin dört bir yanında patlak veren militan işçi direnişleri, doğa savunusu ve üniversitelilerin barınma hakkı mücadelesinin Cumhurbaşkanı’nın devletin tüm olanaklarını kullanarak 2. turda ancak kazanabildiği seçim galibiyetinin sevincini kesintiye uğrattığı bir dönemde gerçekleştiriliyor. Bununla birlikte 20 yıllık iktidarı boyunca birçok şeri uygulamayı adım adım hayata geçiren AKP’nin, iki köklü kulüp tarafından Suudi Arabistan’da oynanacak Süper Kupa finali öncesinde çekilen restin halktan gördüğü destek karşısında bu ülkede aşamayacağı değerler olduğu gerçeğini görerek sarsıldığına da şahit olduk. Galata Köprüsü’nde hilafet yürüyüşü yaparak, Diyarbakır surlarına tevhid bayrağı asarak havayı kokuşmuş karanlığından yana çevirmeye çalışan iktidar, bu hamlesiyle aynı zamanda siyonist İsrail’le ticari ilişkilerini gizlemeyi amaçlarken, TİP milletvekili Can Atalay’ın tutukluğu etrafında dönen yüksek yargı organları arasındaki çatışma ile birlikte Cumhur İttifakı içerisindeki gerilimleri de yönetme derdine düştü. Bu meyanda kendi çıkarları doğrultusunda çeşitli defalar değiştirdiği Anayasa’yı bile çiğnemekte beis görmeyen iktidarın aslında sınırsız yetkiye sahip olarak kendi hukukunu üstün kılma niyetinde olduğu artık gizlenemeyecek boyuta ulaştı. Sınıf mücadelesinin, gençliğin isyanının, kültür savaşlarının kızışması ve faşizmin sandıkta yenilmeyeceğinin anlaşılması uzun süredir devrimci hareketlerin altını boşaltan, önderliklerin sağa savrulmasına neden olan parlamenter siyaset rüzgarının durulmasına ve gerçek çatışma alanlarının belirginleşmesini sağlayarak sosyalist hareketi doğru rotaya yönlendirmeye başlamasına yol açtı.

Yapay zeka, uzay araştırmaları, mikro çip, mRNA aşısı alanlarında dünyada atılımlar yaşanırken payına sıbyan mektepleri, irşat ekipleri, manevi rehberler, badeci şeyhler, hacamat ve sülük tedavisi düşen halkımızın karanlığın içine çekilmeye çalışılması, festival yasaklarıyla neşesi çalınmaya çalışılan gençlerin cemaat yurtlarında intihara itilmesi, karma eğitimi hedef tahtasına koyanların çocukları İslami eğitim kurumlarında istismarcıların kucağına atması cehaletten medet uman iktidarın, sermayenin saldırı programını rahatça uygulayabilmesi için dini yardıma çağırmasının sonucudur. Kapitalizm-din işbirliği sadece iş cinayetlerinde “fıtrat” söylemiyle karşımıza çıkmıyor, bakım emeğini üstünden atmaya çalışan sömürü düzeni kadınları eve kapatmak için ulemayı görevlendirirken de çirkin yüzünü gösteriyor. Elinde kılıçla hutbeye çıkan Diyanet İşleri Başkanı aslında işçi sınıfının ve feminist hareketin kazanımlarına savaş açarken uluslararası sermayenin silahşorluğuna soyunuyor.

Kutsal değerlerini paraya tahvil eden İslamcı iktidar cennet ve cehennemi yeryüzüne indirerek seküler (!) faaliyetlerde bulunmuyor değil. Yüzlerce kez yapılan vergi indirimi, ihale kanunu değişiklikleri, bedelsiz arsa tahsisi ve enerji kullanımı ile ödüllendirilen mutlu azınlığın karşısında sırtına yüklenen dolaylı vergilerin altında ezilen, astronomik boyutlara ulaşan barınma, beslenme, ulaşım giderlerini karşılayamayan, kredi kartı borcu ile icra dosyasının zebani gibi başında beklediği hayatı karartılmış bir çoğunluğun bulunması, yoksullara tevekkülü dayatıp, kendisi bu dünyanın nimetlerine göz diken dinbaz iktidarın eseridir.

Kum torbasına dönüşen kamu çalışanı

Asgari ücretlilerle arasındaki makasın giderek daralmakta olduğu kamu çalışanlarının tepkileri seyyanen zam aldatmacasıyla yatıştırılmaya çalışılmakta, öte yandan kişiye özel personel alım ilanları, eş-dost atamaları gibi klientalist uygulamalar çalışkan ve donanımlı emekçilerin önünün kesilmesine yol açarken, bu durum aynı zamanda nitelikli kamu hizmetinin verilmesini imkansız hale getirmektedir. Sahte diploma ve çalınmış sınav soruları ile yükselen yandaşların, gençlerin hayallerini çaldığı ortamda mobbing gibi çalışma acısı biçimleri çektirilen emekçiler, majör depresyon, anksiyete gibi hastalıkların pençesine düşmektedir. Özellikle sağlık ve eğitim alanındaki piyasalaştırma saldırısı kendini müşteri olarak gören kesimlere, sağlıkçılara şiddet uygulama, öğretmenlere baskı yapma hakkına sahip olduğunu düşündürmektedir. Mesleğin itibarsızlaştırılması ile hizmetin niteliğinin düşüşü bir kısır döngü içerisinde birbirlerini beslemektedir.

Ulufe dağıtan devletlu sendikalar

Yandaş konfederasyon yöneticilerinin sefalet zamlarını ayakta alkışladığı bir ortamda emekçilerin sendikalara güveni diplerde seyretmekte, çalışanlar ancak “toplu sözleşme primi” adı altında verilen rüşvetle sendikalara üye yapılabilmektedir. Bu durum sendikaları hak mücadelesi veren örgütler olmaktan çıkararak homo economicus davranışı gösteren bireylerin toplanma noktasına dönüştürmektedir. İş bırakma çağrılarının basın açıklaması ile sonuçlanması radikalizmin söylemde kaldığı bir tarzı doğurmaktadır.

Öte yandan piyasalaştırma ve güvencesizleştirme saldırılarının çapraz ateşi altında kalan kamu emekçileri için ücret mücadelesi tek başına bir anlam ifade etmemekte, temel hizmetlerin kamusallaştırması talebi yakıcı bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır.

Dünde kalmamak için  

Konfederasyonumuzun her genel kurulu öncesinde uvriyerizm- radikal demokrasi ya da kimlik eksenli mücadele-sınıf mücadelesi gibi teorik tartışmalar yürütülmesinin gelenek haline gelmekte olduğu görülmektedir. Dogmatik ya da tutucu biçimde yürütülmediğinde bu tartışmaların ilerletici katkısı olacağı yadsınamaz. Ancak asıl sorun grupların kendi tabanlarını konsolide etmek için sarıldığı argümanların aynı zamanda ayrımları keskinleştirmesi, hatta bir kısım delegelerde kırılmalara yol açmasındadır. İşyeri çalışmaları, laiklik ve insan haklarının birleştirici değerler olarak ele alınması mümkündür.

Bu tartışmalar sırasında gündeme gelen Toplumsal Hareket Sendikacılığı’nın radikal demokrasi ve kimlik siyaseti tartışmalarına kurban edilmesi sermayenin topyekün saldırısı karşısındaki direnişlerin lokalize olmasına, yeni işçi kitlesinin kapsanamamasına ve ortak mücadelenin örülememesine neden olmaktadır. Nüfusun proleterleştiği, sermayenin yaşamın tüm alanlarını metalaştırdığı, mülksüzleştirme ve güvencesizleştirme gibi vahşi saldırıların yaşandığı bir dönemde sınıf hareketi ile ezilen halk, ekoloji mücadelesi ve feminist hareketin arasına kalın duvarlar ören anlayışların günü kavrayabildiği söylenemez.

Uzun bir mücadele geleneğinin mirasına dayanarak oluşturulan konfederasyonumuzun tüzüğünde günün ihtiyaçlarına göre revizyona gidilmesi doğaldır. İşyeri meclislerimizde nasıl Türkiye işçi sınıfının komite ve konsey deneyimlerinin izleri bulunuyorsa halkın söz, yetki, karar sahibi olduğu meclis tipi organlar da KESK tüzüğünde karşılığını bulmuştur. Ancak şu andaki haliyle daha çok senatoyu andıran KESK Genel Meclisi’nin tabanın söz ve karar hakkını sağladığını söylemek mümkün görünmemektedir. KESK Genel Meclisi’nin bu perspektifle yeniden yapılandırılması gereklidir.

Başka bir tartışma konusu olan nispi temsil ise mutabakat yerine rekabeti öne çıkarması ile yıkıcı sonuçlara yol açmaktadır.

Yerellerden başlayarak emek ve demokrasi mücadelesini toplumsal muhalefetin tüm bileşenleriyle ortaklaştırabilecek yatay örgütlenmeler içerisinde bulunmak konfederasyonumuzun amaçları arasına alınmalıdır.

Kamusallaştırma, laiklik, demokrasi ve barış savunusu emek hareketinin değişmez ilkeleri olarak kalmaya devam etmelidir.

Kadın meclisleri gericiliğin önünde en güçlü kalemiz olabilir

Pandemi sırasında kullanıma sunularak sermayenin iştahını kabartan “esnek çalışma” modelleri, kamu kreşlerinin neredeyse tamamının kapatılması ya da özelleştirilmesi gibi dinci- gerici politikalar ve uygulamalarla kadınları çalışma yaşamından geriye çekilmeye zorlayan iktidar Diyanet İşleri Başkanı’nın fetvalarıyla ev içi emeği toplumsal yeniden üretimde merkezine almıştır. Çalışma yaşamındaki artan angarya ve baskı kadınları kötünün iyisini tercih etmek zorunda bırakmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi’nin iptali, 6284 sayılı yasaya yönelik saldırılar, kürtajın fiili olarak yasaklanması gibi gerici beden politikaları ile kadınların kazanımları da bir bir ellerinden alınmaktadır. İktidar kendini kadın düşmanlığı ile yeniden ve yeniden üretmektedir.

Bakım emeğiyle şekillenen güvencesiz kadın emeğinin örgütlenmesi ve gerici beden politikalarına karşı mücadele sendikal mücadelede önümüze koymamız gereken en önemli başlıklardan biridir. Bu bakımdan işyerlerinde başlayarak kadın meclislerinin güçlendirilmesi her zamankinden daha da önemlidir. Kadın hareketinin, feminist hareketin mücadele ve kazanım hafızası kadın meclislerinde kamu emekçisi kadınların örgütlenmesinde en güçlü dayanaktır.

Kamu çalışanı profilinin değişmesi, farklı istihdam biçimleri ile sınıfın parçalanması gibi nedenler 90’lı yılların ezberleriyle KESK ve bağlı sendikaların varlığını sürdürmesi giderek zorlaştırmaktadır. Bugün tüzük değişikliğinin ötesine geçen bir yenilenme ihtiyacı kendini dayatmaktadır. Parçalanan sınıfı birleştirecek ortak örgütlenme formlarını, yasal engelleri aşacak fiili mücadele biçimlerini doğuracak yaratıcılık ve cüretin önünün açılması tüzük değişikliklerinden çok daha yakıcı bir ihtiyaçtır. Sadece mücadele ve örgüt biçimlerimizde değil dilimizde, kültürümüzde dönüşümü de kapsayacak bir yenilenme KESK’le sınırlı olmayan sınıf hareketinin yeniden kuruluşu misyonuyla yaşanabilir.

Yarını bugünden kurmak için ileri!

15 Aralık 2023 Cuma

BES'in Yavaş İntiharı

 

Pandemi ile başlayıp deprem ile sona eren iki felaket arası dönemde bir 3 yıllık görev dönemini daha tamamlayan Büro Emekçileri Sendikası, KESK yönetim kurulu için tanınan kayıp zamanı da kullanarak 3,5 yıl sonra 10. Olağan Genel Kurulu’nu gerçekleştirdi. KESK’in burun farkıyla 3. büyük konfederasyon olma unvanını koruyabildiği bir döneme denk gelen kongre süreci, ne yazık ki günün ihtiyaçlarını kavramak yerine eski ezberleri, hatta kusurları devam ettirme niyetinin ortaya çıktığı bir hayal kırıklığı olarak yaşandı. Değişen kamu çalışanı profili, çalışma ilişkileri, politik atmosferi dikkate alarak yeni bir dil, kültür ve etik anlayışla biçimlenen mücadele araç ve yöntemlerini gündemine almayan genel kurulumuz eski tarzın yeni isimlerle sürdürüleceği bir formalite olarak geçiştirildi.

Tabandan gelen çığlıkların MYK katından duyulmasını engelleyen ve “grup çıkarı” adıyla bilinen hastalık, genel kurulumuzda verilen karar ve tüzük değişikliği önergelerinden, kürsüden yapılan konuşmalara kadar her fırsatta kendini göstermekten geri durmayarak sendikal hareketin ihtiyaçlarını ters yüz etti. Aidat kesinti oranının eski düzeyine indirilmemesinin gerekçesi ile profesyonel yönetici sayısının tüm MYK üyelerini kapsayacak şekilde artırılması arasındaki tutarsızlık bu önergenin ancak delegelerden kaçırılarak geçirilmesini zorunlu hale getirince bu patolojik vaka divan kuruluna da bulaşmış oldu.

Ankara şubelerinin genel kurulları sırasında yaşananlar genel merkez kongresi hakkında yeterli ipucunu vermişti. Kimi MYK üyelerinin de katıldığı görüşmelerde uzun yıllar sonra üye sayısını artıran şube yönetimlerine yönelik karalama, grupların içine oynama, taktiksel hesaplarla kavga çıkarma, gizli anlaşmalar gibi ayak oyunlarına başvuran gruplar şimdiye kadar sürdürdükleri kirli siyaset tarzında ısrarcı olacaklarının işaretini vermişti. Kendilerine “ana aktör” gibi sıfatlar yakıştıran ve KESK’in sahibi gibi hareket eden bu gruplar, şubeleri kurtaracak “Mehdi” arayışına girerken ve bu arayış sırasında ilkesizlik çölünde serap görürken içine düştükleri zavallıca durumla yüzleşecek cesarete sahip değiller. Öte yandan sendikamızın tüzüğünü çiğnemediğimiz için bizi suçlayabilen MYK üyesinin bu dönem genel başkan koltuğuna oturacak olması geleceğe dair umut kırıntılarını yok ediyor.

Sendikamızın üyeleri OHAL döneminden beri kamu görevinden ihraç edilen arkadaşlarıyla dayanışmak adına yüksek aidat ödemekle kalmamış, fiili sendikacılık yapıldığı günden bu yana sendikalarımızı yaşatmak için birçok fedakarlığı seve seve yerine getirmiştir. MYK’da olmaya kilitlenmiş grupların göremediği ise bir kuşağın emekliye ayrıldığı, o dönemden kalanların da emeklilik sınırında olduğu, yeni kuşakların farklı değer yargılarıyla hareket ettiği gerçeğidir. Bugün yüzbinlerce kamu çalışanı toplu sözleşme priminden yararlanabilmek için tam bir homo economicus davranışıyla, sadece 3 ayda bir eline geçen primin değil, farklı sendikaların aidat kesinti miktarının bile hesabını yapmaktadır. Böyle bir tablo içerisinde özellikle geçtiğimiz dönemde üye kaybının önüne geçmeye çalışan işyeri temsilcileri ve şube yöneticileri 10. Olağan Kongre’mizi iple çekmekteydi. Aidat kesintisiyle ilgili önergeyi verenlerin öne sürdüğü şube faaliyetleri için gelir sağlama gerekçesi, kesinti miktarına tepki olarak yaşanacak üye kaybıyla boşa düşeceğinden sadece kulağa hoş gelen bir seda olarak salonda yankılandı. Ancak son dakika golü olarak geçirilen profesyonel yönetici sayısının 7 kişiye çıkarılması önergesi asıl amacın üzerine örtülen perdeyi çekip aldı. Bir sendikanın rutin faaliyetleri, hatta varlık nedeni sayılabilecek işler için verilen önergelerle genel kurul toplantısının akşamın ilerleyen saatlerine kadar uzatılıp, delegelerin bezginlik ve yorgunluğun etkisiyle salon dışına çıkması kollanarak oylamaya sunulan profesyonel yönetici sayısı ile ilgili karar aynı zamanda burjuva siyaset tarzının belgesi olarak da kayıtlara geçmiş oldu. Sendikamızın üye sayısının 10 binin altında seyrettiği, mevcut üyelerimizin emeklilik sınırında olduğu koşullarda alınan bu irrasyonel kararla yaşanacak ekonomik sorunlar şube faaliyetlerini vurma potansiyelini içinde taşıyor. Yine sınıf mücadelesinin ihtiyaçları yerine kendi siyasal projelerini tartıştıran grupların varlığı, haklı ya da haksız olduğuna bakmaksızın farklı düşüncelere gösterilen tahammülsüzlük, temsiliyet sorununun öncelenmesi gibi pek çok olumsuzluğun gölgesinde geçen genel kurulumuz ilerisi için umut vaat etmeden sona ermiş oldu.

Kurmaya çalıştığımız dünyanın değerlerine yabancılaşan yapılar, kitlelerde güven ve inandırıcılık kaybına, umutsuzluğa yol açarak mücadelemizi vurmaya devam ediyor. Çok geç olmadan yüzümüzü rekabetten dayanışmaya, grup çıkarından mücadelenin ihtiyacına, burjuva siyaset tarzından devrimci ahlaka dönmemiz gerekiyor. Savunduğumuz değerlere sarılarak yeniden doğma ve mücadeleye devam etme potansiyeli sendikamızın bağrında hâlâ kendini koruyor. Her ne kadar açık, dürüst ve dostane davranmanı bedelini ödüyor olsa da Devrimci Büro Emekçileri sınıf mücadelesinin mütevazı bir neferi olmaya devam edecek. Tüm sendikal yapıları iktidar hırsını bir yana bırakıp; sermayenin piyasalaştırma ve mülksüzleştirme saldırısı ile yoksullaşan, iş yükü ve angarya altında çalışma acısına maruz bırakılan, sahte diploma ve çalınmış sınav sorularına sahip iktidar yandaşları tarafından görevde yükselmesinin önü kesilen kamu emekçilerinin haklarını kazanmak için omuz omuza vermeye çağırıyoruz!

25 Haziran 2021 Cuma

KESK Kongresi: Yeni bir yol açalım!

 Önce emekli amirallerin bildirisi ile beliren iktidar bloğu içindeki huzursuzluk, üstü çizilen bir mafya babasının ifşaatları ile derin bir krize dönüştü. Siyaset, mafya ve sermayenin kaynaştığı bir kontrgerilla ittifakı üzerine kendisini oturtmuş bu iktidar, uyuşturucu ticaretinden mülkiyete el koymaya, siyasi cinayetlerden İslamcı teröristlere silah yardımına kadar bütün kirli çamaşırların ortaya saçılmasına neden olan kontrgerilla içindeki çatışma, faşist iktidar bloğuna ölümcül darbeler indirirken burjuva muhalefete yönelik provokasyonların “bunlar daha iyi günleriniz” denilerek desteklenmesinin ardından HDP İzmir İl Binasına yönelik saldırı ve Deniz Poyraz’ın katledilmesi bize yakın tarihi hatırlatıyor.

7 Haziran 2015 seçimlerinde kaybettiği iktidarı bırakmayarak ülkeyi katliamlarla yaratılan kaos ortamına sürükleyip 1 Kasım 2015 seçimini halkın üstüne korku salarak alan Saray rejiminin gölgesindeki suç imparatorluğunu, bugün ayrı düştüğü dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu “konuşursam insan içine çıkacak halleri kalmaz” cümlesi ile ima ediyordu.

Ekonomiden dış politikadaki başarısızlıklara bağlı olarak açığa çıkan yönetememe krizi, ortalığa saçılan mafya, siyaset, medya ve sermaye arasındaki iç içe geçmiş kirli ilişkiler iktidarın halk nezdinde ömrünün tükendiğini gösterirken yine aynı kanlı senaryo uygulamaya konulmak istenmektedir.

Bir tarafta ömrünü uzatmak için kanlı kaos planları yapan iktidar, diğer tarafta ise işçi, kadın ve doğa direnişleri, esnaf ve köylüler gibi toplumun farklı kesimlerinden yükselen tepkiler, AKP’nin kalesi gibi görülen bölgelerde duyulan feryatlar, borç batağından çıkamayarak intiharı kaçış olarak gören toplumun yaşadığı çöküntü ve geleceği çalınmış gençliğin öfkesi…

İşte böyle bir siyasal iklimde ve kapitalist uygarlığın krizi olarak yaşanan COVID-19 pandemisinin etkisi altında Konfederasyonumuz KESK’in 10. Olağan Genel Kurulu 24-25 Haziran 2021 tarihlerinde Ankara’da toplanıyor.

Konfederasyonumuza bağlı sendikaların pandemi kısıtları altında yaptığı genel kurullarda ciddi eksikliklerin/sorunların yaşandığını, bu eksikliklerin/sorunların bir kısmının salgına bağlı olduğunu, diğer kısmının emek hareketinin yapısal sorunlarından kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Bu yapısal sorunların derinleşmesinde kuşkusuz ki birtakım sendikal yaklaşımların etkisinin olduğu ortadadır.

Konfederasyonumuzun 10. Olağan Genel Kuruluna giderken bu temel yapısal problemlere değinmemek, konjonktürel olduğu sanılan sorunların kronikleşmesine göz yummak olacaktır.

Tüm bu kronikleşen sorunları çözmenin ve içerisinde bulunduğumuz krizi aşmanın yolu emek hareketini yeniden kurmaktan geçmektedir. Elbette bu inşa sürecine girişirken sağlam adımlar atmak için dünün birikim ve deneyimi ile yarının dinamizmini birleştirmekten başlamalıyız.

Belki de KESK’in kuruluş tartışmalarına geri dönmek, geçmişe saplanıp kalmak için değil, bir adım öne sıçramak için gerekli olabilir.

80’li yılların sonunda neoliberal saldırıya esaslı bir yanıt olarak açığa çıkan ve yenileyici bir dinamik olarak örgütlenen kamu çalışanları sendikal hareketi, konfederasyonlaşma sürecinde başlangıç tartışmalarından uzaklaşarak işçi konfederasyonlarının yanına bir “memur konfederasyonu” olarak yukarıdan aşağıya örgütlenerek kurulmuştur.

KESK’in kurulduğu 90’lı yılların aynı zamanda sosyalist hareketin de yeniden oluştuğu ve devrimci geleneklerin sağa savrulduğu yıllara denk gelmesi, kamu emekçileri hareketinin yöneliminde belirleyici olmuş, bir ayağı işyerlerinde bir ayağı sokakta bulunan ve fiili, meşru mücadele veren militan bir hareketin “memur konfederasyonu” olarak doğması ve yasallık sınırlarına hapsolmasıyla sonuçlanmıştır.

Yapısal sorunların yarattığı kendi statükosuna teslim olmayı ve kimi hatalı yaklaşımları da eklediğimizde kamu çalışanları hareketinin daha ileri taşınmasında ciddi engeller oluşturduğu görülmektedir. KESK’in son dönemlerine baktığımızda geçmişten taşıdığı bu hatalı yaklaşımların, fiili, militan kitle mücadelesinin yerini kurumsal ağırbaşlılık, kurumsal aidiyetin aldığı, bunun da hızlı ve yerinde müdahale etmeyi sağlayacak reflekslerin kaybedildiği, ağır, hantal ve bürokratik eğilimlerin güçlendiği bir yapıyı ortaya çıkardığı görülmektedir.

Öte yandan KESK’in memur sendikası anlayışıyla kurulmuş olması, bugün kamuda yaşanan dönüşümü kavramasını güçleştirmiş, sınıfın yeni katmanlarını kapsamaktan uzak kalmasına neden olmuştur. Özellikle eğitim ve sağlık alanlarında yaşanan metalaşma, proleterleşme, yeni kontrol mekanizmalarının hayata geçirilmesi, piyasa mantığının hakimiyet sağlaması gibi dönüşümler bu alandaki kamu emekçilerinin müthiş bir itibarsızlaştırma yaşamasına neden olmuştur. Bu dönüşüm çerçevesinde ortaya çıkan yeni istihdam biçimlerinin örgütlenme girişimi sendika yönetimleri tarafından dirençle karşılaşmış, sendika tabanını kamu emekçilerinin görece rahat, güvenceli kesimlerinde oluşturmayı tercih etmiştir. Zamanın güvencesiz çalışma biçimleri lehine akması sendikalarımızın ayağını bastığı zemini daraltmıştır. Gelinen noktada KESK üye profilinin 90’lı yıllardan arta kalan kadrolardan oluşmasının şaşırtıcı bir yanı yoktur.

Neoliberal yıkım politikalarına bağlı olarak kamusallığın ortadan kaldırılmaya çalışıldığı, emek alanında ciddi altüst oluşların yaşandığı bu süreçte kamusal alanın kamu yararını gözeten bir şekilde yeniden örgütlenmesi, sendikal hareketin de ufkunda böylesi bir yeniden inşa hedefini bulundurarak kurulması önem arz etmektedir.

Gerek iktidar bloğunun gerici, ırkçı, piyasacı ve otoriter yönetim anlayışı gerekse çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması kamu çalışanlarının boş vaatlerle oyalanmasını zorlaştırmaktadır. Bu uyanışın değerlendirilebilmesi başta var olan örgütlenmemizin yenilenerek büyütülmesi mücadelenin önüne yeni kanallar açacaktır.

AKP’nin işçi sınıfı üstündeki hegemonya kaybına paralel olarak yandaş sendikaların da kamu çalışanlarını boş vaatlerle oyalamakta zorlandığı bir döneme girdiğimiz gözlenmektedir. Memur Sen’in toplu sözleşme sürecinde KESK’i yedeklemeye çalışması bu kaygının yol açtığı bir manevra olarak okunmalıdır. Ne yazık ki KESK bünyesinde yandaş sendikaları emek örgütü olarak gören anlayışlar da bulunmaktadır. ILO ve uluslararası konfederasyonlar tarafından bile hükümetten bağımsız olmadığı gerekçesiyle sendika olarak kabul edilmeyen Memur Sen’e sahip olmadığı bir vasıf atfetmek sosyalistlerin asla düşmemesi gereken bir hatadır.

Kamu yönetimi anlayışının piyasa mantığıyla değişime uğraması, emekçilerin farklı statülerle parçalanması ve güvencesizleştirilmesi sendikal hareketin yeniden inşa edilmesini dayatmaktadır. İş güvencesi ve çalışan sağlığı başlıkları ekonomik taleplerin önüne geçmektedir. Sendikalarımız işkollarında bulunan farklı statülerde çalışanları kapsayabilmelidir. Birleşik emek hareketinin yolu sınıfın parçalı yapısını ortadan kaldırabilen ortak mücadeleden geçer, yandaş sendikalarla aynı masada oturmaktan değil. Yapmamız gereken KESK’i sınıfın bugünkü ihtiyaçlarına yanıt verecek gerçek bir sendikal odak olarak yeniden kurmak ve emekçilere hak mücadelesinin gerçek adresini göstermektir.

Buraya kadar yürütmeye çalıştığımız tartışmalar bağlamında emekçilerin farklı statülerle parçalanmasının ve güvencesizleştirilmesinin KESK ve bağlı sendikaların ortak sorunu olduğu tespitinden hareketle yeniden yapılanmanın, yeniden inşa perspektifiyle değerlendirilmesi gerektiğini göstermeye çalıştık.



Güvencesiz çalıştırmanın yasaklanması talebi ile artan iş cinayetlerine karşı mücadele acil ve öncelikli gündem olarak mücadele programına dâhil edilmelidir. Bu bağlamda KESK’e bağlı sendikalarda güvencesizlerin örgütlenmesi sendikal hareketimizin dinamizmini artıracağından, güvencesiz çalışanların üyeliklerinin hiçbir engelle karşılaşmadan yapılması için somut uygulamalara geçilmelidir. KESK’in yeniden yapılanmasının sendikal hareketin yeniden yapılanmasından ayrı ele alınamayacağı gerçeğinden yola çıkarak KESK ve bağlı sendikalar için somut önerilerimizi sıralayacak olursak:

  1. Çalışanların hayatına değen, sorunlarını bilen, hızlı refleks gösterebilen işyeri örgütlenmeleri, güçlü bir sendikal hareketin ilk koşuludur. Tabanın söz, yetki ve karar sahibi olmasını sağlayan işyeri örgütlenmeleri aynı zamanda bürokratizm hastalığının panzehiri ve sendikal demokrasinin garantisidir.
  2. Sendikal demokrasiye aykırı olan başka bir durum tüm yetkilerin yürütme kurulunda toplanmasıdır. Söz ve karar hakkının tabana doğru yayılmasında meclis tipi formlar önemli bir rol oynamaktadır. KESK Genel Meclisi, Kadın Meclisi pratiğinde görülen aksaklılar bu formların reddine gerekçe yapılmamalı, demokratik işleyişin sağlanmasına çalışılmalıdır.
  3. Yürütmelerin sorumluk düzeyi ile meclisin sorumluluk düzeyi arasındaki açı giderilmelidir. Yürütmelerin geri çağırılabildiği bir model üzerinde durulmalıdır. Yürütmenin bir kısmının meclis içinden seçilmesi bir formül olabilir.
  4. Tüm iğrençliği ve pisliğiyle üstümüze çöken ama insanlığın başı derde girdiğinde Bilim Kurulundan medet umarak kendini inkâr eden, kutsal saydığı her şeyi paraya tahvil eden gerici karanlığın karşısında aklın ve bilimin silahları kuşanılmalı, laiklik ve aydınlanmanın açtığı yoldan tereddütsüz yürünmelidir. Savunulacak kutsal değerler varsa o da bilimle, sanatla ilgilenenlerin, feminist ilkeleri savunanların, doğanın ve kültürel varlıkların kıymetini bilenlerin, her şeyin parayla alınıp satıldığı bir dünyada dostluğu, dayanışmayı, vefayı, adaleti savunanların yarattığı güzelliklerdir. Cami hutbelerinden kılıç sallayanların varlığına rağmen, mağdur edebiyatının etkisi altında olduğu anlaşılan çevrelerin gündeme getirdiği “özgürlükçü laiklik” gibi çarpık kavramlarla hesaplaşılmalıdır. Hepimizin kanayan yarası olan kadının köleleştirilmesi, çocuk istismarı gibi sorunlara verecek yanıtı olmayan ideolojik bulanıklığa karşı bu toprakların ilerici-aydınlanmacı birikimi sahiplenilmelidir.
  5. Kamu hizmetlerinin metalaştığı, yurttaşın müşteriye dönüştüğü bir dünyada salt ekonomik taleplere indirgenmiş bir mücadele dertlere derman olamaz. Kamusal alanın devrimci bir biçimde yeniden inşa edilmesi görevi emek hareketinin omuzlarında durmaktadır.
  6. Kamu emekçilerinin hakları faşizme karşı mücadele etmeden savunulamaz, faşizme karşı mücadele de kamu emekçilerinin hak mücadelesi olmadan eksik kalacaktır. Faşizmin sınıf hareketi üzerindeki baskısını artırdığı koşullarda 1 Mayıs 2021 sürecinde olduğu gibi otokontrol mekanizmaları ile hareket etmek ve geri adımları akılcılaştırmak mücadele kararlılığının değil teslimiyetin en simgesel beyanıdır. Kamu emekçileri hareketinin eğer bir geleceği varsa o da faşizme karşı mücadelenin içindedir.

Sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK; kamu emekçileri başta olmak üzere emekçilerin, ekmeğini, sağlığını, geleceğini çalmaya kalkan iktidarın kokuşmuş karanlığını yırtmak, yoksulluğa mahkûm edilen emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu laik, eşit, özgür bir ülkeyi kurmak için zaman kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesinde diğer emek örgütleriyle birlikte etkin bir tutum alarak ayağa kalkıp yürüyüş kolunu oluşturmalıdır.

Devrimci Kamu Çalışanları olarak gelinen bu noktada payımıza düşeni almakla birlikte KESK’in kuruluşundan bu yana taşıdığı örgütsel ve yapısal sorunları ve bunlara dayalı olarak mücadele çizgisindeki sorunlar ve bunların çözümün önerilerinin sahada örnek teşkil edecek örnek çalışmalarla görünür kılmamızın zorunluluğu bir kez daha kendisini dayatmıştır. DKÇ Sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK’i kamu emekçileri başta olmak üzere tüm emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu laik, eşit, özgür bir ülkeyi kurmak için zaman kaybetmeden birleşik mücadelenin örülmesinde emek örgütlerinin diğer bileşenleri ile birlikte hareket etmesini sağlama görevi ile karşı karşıyadır. Bunun için Devrimci Kamu Çalışanları; TÖS, TÖB DER, TÜM DER ve TÜS DER’in mücadele mirasını devralarak 1990’ların başında kapıkulu zihniyetini kırıp, kamu emekçisi kimliği bilincini kavramış, politik olarak işveren devletten koparak sınıf hareketinde yerini alan bir anlayışının yaratıcısı ve taşıyıcısıdır.

Devrimci Kamu Çalışanları geçmişten bugüne taşıdığı mücadele birikimi ve değerlerine de sahip çıkarak önümüzdeki süreçte kamu çalışanları hareketinin yeniden inşa edilmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket edip KESK’i sınıf hareketini önemli bir dinamiği olarak kavrayarak birleşik bir sınıf hareketinin kurulması için mücadele edecektir.

10 Mayıs 2021 Pazartesi

1 Mayıs Üzerine

 Bu 1 Mayıs’ı pandeminin gölgesinde bir yandan işçilerin, emekçilerin, yoksulların aç kalmamak, yaşamını sürdürmek için hastalığa yakalanmayı hatta ölüm riskini göze alarak çalışmaya devam ettiği, öte taraftan sermaye kesiminin salgını fırsata çevirerek işçilerin çalışma ve yaşam hakkına doğrultulmuş bir silah olarak kullandığı, sınıfsal çelişkilerin tüm çıplaklığıyla öne çıktığı bir ortamda karşıladık.

Tarihsel olarak işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak bilinen 1 Mayıs, aynı zamanda sınıf mücadelesinin seyrinin, örgütlülük düzeyinin, sosyalistlerin emekçi sınıflarla kurduğu bağın meydanlardan okunabileceği bir gün olma özelliğini de taşır.

Yerküremizin her kıtasında halk isyanları yaşanırken kapitalizmin yarattığı felaketlerden biri olan COVID-19 salgını ile birlikte işçi sınıfı açlık ve hastalık arasında tercih yapmaya zorlanırken, bir bütün olarak toplumsal muhalefet de pandeminin kitlelerde tetiklediği özgürlüklerden gönüllü feragat eğilimiyle hak ve özgürlüklerin gaspına karşı mücadele gerekliliği arasına sıkışarak sermayenin yeni saldırı biçimleriyle karşı karşıya kaldı. Faşizmin salgın yönetimi kılığına girmesi geri çekilmeyi daha da kolaylaştırdı. Virüslere yaşam alanı yaratırcasına kalabalık geçen AKP kongreleri ile tarikat şeyhlerinin cenaze törenlerine, kontrolsüz açılıp-kapanma salınımına, aşı temininin önemsenmemesine bakıldığında ülkemizde bir salgın yönetiminden bahsetmenin mümkün olmadığı zaten görülmekteydi. İktidar için salgın yönetiminin anlamı hak arama mücadelesinin bastırılmasıydı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek, Boğaziçi Üniversitesi’ne kayyum atayarak, HDP’ye kapatma davası açarak, Gezi Parkı’nı olmayan bir vakfa devrederek, İkizdere’de yeni bir doğa katliamına girişerek saldırılarını yoğunlaştıran iktidar, Kod-29 bahanesiyle işten atılanların, intihar edenlerin, çöplükten ekmek arayanların feryadının duyulmasından çekiniyordu.

Salgın yönetimi maskesinin ardına gizlenen faşizmin görülememesi muhalefet içerisinde de evde kalanlar/kalmayanlar ayrışmasına yol açtı. Kendi binasına “128 milyar dolar nerede” pankartı asmasına bile izin verilmeyen ana muhalefet partisi seçim gününü beklerken, sosyalist solun bir kesiminin otokontrol mekanizmalarını oluşturarak salgın döneminin geçmesini beklemeyi tercih ettiği görüldü.

Toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapan emek ve meslek örgütleri de bu otokontrol mekanizmasının dışında kalamamıştır. Bunun başta gelen nedeni sosyalist parti ve örgütlerin güçsüzlüğü nedeniyle toplumsal muhalefet adına inisiyatif kullanma ve politik müdahalede bulunma görevinin bütün yapısal kısıt ve sorunlarının öne çıktığı bir dönemde emek ve meslek örgütlerine havale edilmesidir. Bu bağlamda 1 Mayıs’ta ortaya çıkan tablodan devrimciler de sorumludur.

Fiili, meşru, militan mücadele çizgisine uygun hareket edilmeliydi

2021 1 Mayıs’ına giderken iktidarın kendi eseri olan salgının üçüncü dalgasına karşı Mart ayının son haftasında uygulamaya koyduğu göstermelik tedbirler arasında (sendika kongreleri de dâhil) her türlü toplu eylem ve etkinlik yasağı ile birlikte hafta sonu yasakları da yer alıyordu. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, Nisan ayının başından itibaren gerçekleştirdiği toplantılar dizisi sonucunda oluşturduğu ve kamuoyuna duyurduğu program ile emek hareketi ve muhalefete bir yol haritası çizmeye çalıştı.



1 Mayıs’a henüz bir ay gibi bir süre olmasına rağmen emek örgütlerinin 1 Mayıs’ı gününde değil sokağa çıkma yasağına takılmama, kitlesel kutlamalar yapma adına 30 Nisan’a almasının yanı sıra Taksim Anıtı’na çelenk bırakma etkinliğine katılım biçimi sosyalist hareketin tepkisi ve eleştirisi ile karşılaştı. 1 Mayıs anma ve kutlamalarının sokağa çıkma yasağına rast gelmesi nedeniyle 30 Nisan tarihine alan otokontrolcü yaklaşım, iktidarın tam kapanmaya geçişi 30 Nisan’da başlatacağını ilan etmesiyle bir kez daha geri adım atarak kitlesel eylem yapma gerekçesiyle programı 29 Nisan’a çekti. Özgüven yoksunluğuna dayalı bu yaklaşım, bırakın 1 Mayıs gününde gayet haklı ve meşru olan sokağa çıkmayı, 1 Mayıs’a bir ay gibi bir süre varken iktidarın yasakçı mantığını deşifre etmeyi de içeren hukuksal girişimlerde bulunmayı dahi aklına getiremedi.

DİSK, TTB ve TMMOB ile gerçekleştirdiği 1 Mayıs gündemli toplantının hemen ardından KESK MYK’nin, bir karşı oya rağmen oy çokluğu ile kararlaştırdığı, hafta sonu yasağına rast gelmesi nedeniyle 1 Mayıs anma ve kutlama programının 30 Nisan’a alındığına ilişkin kararını içeren program yazısı konfederasyona bağlı sendika genel merkezleri aracılığı ile şubelere iletildiğinde ciddi tartışmalara yol açtı. Devrimci Kamu Çalışanları (DKÇ) bu tartışmalarda 1 Mayıs’ın tarihsel anlamının yaşatılması gerektiğini savunmuş, KESK’in kuruluşundan bugüne dek taşıdığı fiili, meşru, militan mücadele çizgisine uygun biçimde 1 Mayıs’ın gününde kutlanması gerektiği yönünde kendi içinde ve bulundukları yerlerde tartışarak bir tutum belirlemiştir. DKÇ bu tutumunu KESK MYK’de bulunan temsiliyeti üzerinden yazılı muhalefet şerhi ile kayıt altına alarak tarihe not düşmüştür. İktidarın yasakçı zihniyetine uyumlu otokontrolcü eğilim ise tam kapanma tarihinin 29 Nisan akşamı başlaması ilanıyla 30 Nisan’da yapılması kararlaştırılan eylemi bir kez daha erkene almak zorunda hissetmiş, toplumsal muhalefetin ne kadar geri adım atabileceği iktidar tarafından test edilmiştir.

Neden ortak hareket edilemedi?

2021 1 Mayıs programının oluşturulmasında DİSK, KESK, TMMOB ve TTB, muhalefeti birleştiren çağrı merkezi olma misyonunu bir kenara bırakarak, uzunca bir süredir kendisine başrol oyunculuğu, muhalefetin diğer bileşenlerine figüranlık rolü veren yaklaşımını sürdürdü ve tüm süreci kendi kontrolü altında ilerletti. Muhalefet bileşenleriyle bir araya gelme çabasını gösteren KESK’in bu konuda yalnız kaldığı dörtlü yapı içerisinde, özellikle DİSK’in otokontrolcü yaklaşımı sosyalist yapılara bariyer oluşturmaya kadar varan güven bunalımına yol açtı. Burada yazının ana konusu olmamakla birlikte DİSK’in kendi beyanlarıyla da kamuoyuna yansıyan, ciddi sonuçlara yol açan ikircikli tutumunu da not etmek gerekir. 1 Mayıs programının ilan edilmesinin ardından çalışmalara dahil olmak isteyen sosyalist örgütlerin bu girişimi 11 Nisan’da muhalefetin ortak toplantısının DİSK tarafından ertelenmesiyle havada kalmış, ortak toplantının sürüncemede bırakılması ertelemenin bir oyalama olduğunu ortaya çıkarmış, tüm bileşenlerle sürecin ortaklaşa yürütülmesi beklentisinin son haftaya kadar sürmesi sosyalist solun kendi özgün 1 Mayıs programını oluşturmasında önemli handikap ve açmaz oluşturmuştur. Dörtlü yapı ile ortak toplantı gerçekleşmeyince bazı sosyalist grupların 1 Mayıs’a günler kala yeterli çalışma yapma fırsatı bulamamalarına rağmen kendi programlarını oluşturmaları (bazı yerlerde ortaklık yakalanmaya çalışılsa da) bir başka çizgiye işaret etmesi açısından anlamlı olmakla birlikte taşıdığı iddia ile vardığı sonuç arasında açı oluşmasına engel olamadı.

TMMOB ve TTB meslek birlikleri olmaları gerekçesiyle DİSK ve KESK’e inisiyatifi bırakma eğiliminde oldular. TTB salgın dönemi boyunca hekimlerin haklarına daralmış, diğer sağlık çalışanlarını yedek unsur olarak gören bir anlayışla hareket ederken, iktidarın barolardan sonra meslek odalarının yapısını değiştireceği beklentisi de TMMOB’nin fazla sivrilmemeyi tercih etmesine yol açtı. Bu nedenle gerek TMMOB gerekse TTB 1 Mayıs sürecinde vaziyeti idare etme yolunu seçtiler.

Taksim’in anlamı

Bu dönemde bir diğer tartışma konusu İstanbul’daki 1 Mayıs anma ve Taksim Anıtı’na çelenk bırakma töreni ile törene katılım biçimi üzerine oldu. Önceki yıllarda sarı sendikalar anıta sadece çelenk bırakmayla yetinirken, DİSK sabah saatlerinde çelenk bırakıp sonra emekçilerle birlikte 1 Mayıs’ı kutlayacağı alana geçerek diğer emek ve demokrasi güçleriyle programı yürütürdü. Salgının başlarına denk gelen 2020 1 Mayıs’ının kapanma ve sokağa çıkma yasağına rastlaması ile önceleri sadece usulen işletilen Taksim Cumhuriyet Anıtı’na çelenk bırakma işi birden esas haline gelmeye başladı. Taksim Meydanı’nı 1 Mayıs alanı olarak görme ısrarı, yerini Taksim Anıtı’na çelenk koymaya evrildi. Çelenk koyma etkinliği “kitlesel-temsili”, “makul sayı” gibi tartışmaları öne çıkarmaya başladı. Oysa esas olan Taksim’in 1 Mayıs’ın tarihsel anlamına uygun olarak 1 Mayıs Alanı olarak ele alınmasıdır. Çünkü Taksim tarihsel anlamıyla işçi sınıfının yüreğinde özel bir yere sahiptir. Ayrıca tüm dünyada olduğu gibi 1 Mayıs mitinglerinin hayatı yaratan işçi sınıfının kendini olanca görkemiyle sergileyebileceği kent merkezlerinde kutlanması mitingin etkisini katlayacağı gibi, psikolojik ve moral üstünlüğün işçi sınıfa geçmesine de yol açar. İşçi sınıfının çıplak gücünü, kitleselliğini ve kararlılığını, en çok görünür olabileceği ve toplumu etkileyebileceği mekânlarda açığa çıkartması her zaman sınıfın hanesine yazılır. Ve kapitalist barbarlık sisteminde emekçilerin en küçük kazanımlarını dahi ancak örgütlü mücadeleleriyle elde edip koruyabileceklerini tarih pek çok kez göstermiştir. Taksim ısrarı basit bir alan tartışması olmaktan çoktan çıkmıştır; bu ısrar, sınıf mücadelesinin tarihsel bir sembolüne, mücadele geleneğine sahip çıkmaktır.

1 Mayıs günü dörtlü yapının öncülüğünde konfederasyon, sendika, meslek odaları, sosyalist solun bazı gruplarının temsilcileri Taksim Meydanı’na çıkıp çelenk bırakma ritüelini gerçekleştirirken aynı saatlerde diğer sosyalist yapılar ve az sayıda sendika Taksim’e çıkma çabasında, polisin vahşice saldırısıyla engellenmeye çalışılıyordu. Taksim Meydanı ve çevresinde bu tezat yaşanıyordu. Ancak asıl tezat, her iki kümenin dışında Taksim etrafındaki inşaatlarda, fabrikalarda, atölyelerde kölelik koşullarında pandemiye rağmen milyonlarca işçinin, 1 Mayıs gününde alanda değil ama yığınlar halinde işyerlerine hapsolarak çalışıyor olmasıydı.

Sonuç yerine

Özcesi 2021 1 Mayıs’ından çıkarılması gereken ders; işçi sınıfının sesi olma misyonunu üstlenen sosyalistlerin sadece sınıf adına değil ama aynı zamanda sınıfı seferber ederek onunla birlikte hareket edebilen öncü olmayı önüne koyması gerektiğidir. Bunu yaparken kendiliğindencilik ya da kendinden menkul bir öncülük gibi uçlara savrulmadan sınıf mücadelesinin içinde kurulacak bir ilişkiye dayanması zorunludur. Yürünecek yol, somut ve güncel talepler etrafında bir araya gelen emekçilerin başka bir dünya kurmak üzere harekete geçtiği, bu yolculuk esnasında hareketin kadro ve öncüsünün çıkacağı devrimci bir yoldur.

Devrimci Kamu Çalışanları, bu 1 Mayıs’ta yaşanan olumsuzluklardaki sorumluluk payını kabul etmekle birlikte, KESK’in kuruluşundan bu yana taşıdığı yapısal sorunlara çözüm olabilecek örnek pratikleri yaratmayı önüne koyar. 1 Mayıs sürecinde KESK’te ortaya çıkan hatalı yaklaşımların emek hareketinin tamamını etkilediğini görülmektedir. Bu durum KESK’in emek hareketinin hala önemli bir bileşeni olmasındandır. DKÇ, kamu emekçileri başta olmak üzere tüm emekçilerin hakkını aldığı, barışın egemen olduğu, toplumsal eşitliğin sağlandığı, laik, özgür bir ülkeyi kurmak için mücadele edecektir. Bunun için hiç zaman kaybetmeden sınıf hareketinin önemli bir bileşeni olan KESK’in, emek hareketinin diğer bileşenleri ile birlikte harekete geçmesini sağlama görevi ile karşı karşıyadır.

DKÇ, bu görevin yerine getirilmesinin; TÖS, TÖB DER, TÜM DER ve TÜS DER’den bugüne mücadele birikimi ve değerlerine de sahip çıkarak, önümüzdeki süreçte kamu çalışanları hareketinin yeniden inşa edilmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket ederek, KESK’i sınıf hareketinin önemli bir dinamiği olarak sahiplenip, birleşik bir sınıf hareketinin kurulması için mücadele edecektir. DKÇ geçmişten bugüne getirdiği mücadele deneyimi ve bilgi birikimi ile bu güce sahiptir.

1 Aralık 2020 Salı

Taht Kavgasının Gölgesinde Eğitim Sen Kongresi

 İçinden geçtiğimiz pandemi sürecinin yanı sıra iç ve dış politik gelişmelerin de etkisiyle Cumhur İttifakı’nın üstesinden gelemediği ekonomik, siyasal, sosyal krizlerin yarattığı kaotik bir geleceğe doğru dolu dizgin yol alıyoruz. İktidar bloğu pandemi sürecini neoliberal politikaların derinleştirilmesi için bir fırsat olarak değerlendirmek istemektedir. Tıpkı 15 Temmuz darbe girişimini “Allah’ın bir lütfu” olarak görüp OHAL ilanı ile kendi karşı darbesini yaptığı gibi.

Salgın yönetiminde tel tel dökülen AKP-MHP iktidarı halk sağlığı sorununu sadece emekçilerin hak mücadelesi sırasında hatırlamakta, işçi sınıfının kazanımlarını birer birer elinden almayı ise bir an bile aklından çıkarmamaktadır. Öyle ki işsizlik ve yoksullukla boğuşan emekçilerin kıdem tazminatlarına göz dikmekte, ödenmeyen temel ücretleri, tazminatları için kilometrelerce yol kat etmeyi göze alan işçilerin üstüne polisi vahşice saldırtmakta, toprağına, deresine, havasına sahip çıkmaya çalışan köylüleri, mallarına el koyarak mülksüzleştirmektedir. Pandemi döneminde sözüm ona işçi sağlığı gerekçesiyle ortaya atılan öneriler çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesi, kuralsızlaştırılması, işçilerin köleleştirilmesi için kullanılmaktadır. Devlet ve sermaye şiddeti, bir gün polis copu kılığına girmekte, başka bir gün KHK, diğer günler elektronik pranga veya patronun gecenin ilerleyen saatlerinde iş paslayan telefonu kılığına…

Saldırının farklı biçimler altında geldiği böyle bir ortamda sınıf hareketi adına hareket eden tüm örgütlü yapıların (sendikaların, meslek odalarının) kendi oturmuş düzenekleri içinde yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap veremediğini görmekteyiz. Kapitalizm yeni bir dönemi açmaya başlarken emek hareketinin eski dönemi kapatamamış olması işçi sınıfını saldırılar karşısında savunmasız bırakmaktadır. Sendikal hareketin bir mücadele hattı kurabilmesinin yolu, sınıfın bu çok katmanlı yapısını örgütlemeyi önüne koymasından, bir mücadele programı oluşturabilmek için gerekli araç, tarz ve dilin yaratılmasından geçmektedir. Bu bağlamda, içinden geçtiğimiz bu süreçte sendikaların kendini gözden geçirdiği, yenilenme ve yeniden inşa etme tartışmalarını yürüttüğü kongre süreçleri ayrı bir öneme sahiptir. Keza işçi ve kamu emekçileri sendikalarının kongreleri, içinden geçtiğimiz dönemin ihtiyaçlarını kavramamızı sağlayan konuların tartışıldığı, öne çıkan mücadele başlıklarının tespit edildiği ve buna dönük örgütlenme biçimlerinin ele alındığı ortamlar olmalıdır.



KESK ve bağlı işkolu sendikalarının kongreleri öncesinde bu yaklaşımla sendikal dinamiklerle tartışma platformları oluşturulmasını, emek hareketinin önümüzdeki dönemi projekte etmesini içeren toplantı, söyleşi, atölye vb. önerilerinin kıymetli olacağını düşündük. Ne yazık ki bu doğrultuda beyan edilen görüşlerin, temenniden öte gitmediği de zamanla görüldü. Kongrelerin pandemi gerekçesiyle ertelenmesi önerisinin de kongrenin ayrıntılarının da konuşulduğu bir ortamda, sendikalarımızın ve mücadelenin ihtiyaçlarına dönük tartışmaların ileri bir tarihte yapılacak program ve tüzük kongresine ötelenmek istenmesi sendikal grupların önceliklerinin ne olduğunu açığa vurmuş oldu.

Eğitim ve sağlık alanında görülen pandemi fırsatçılığı ile, sağlık çalışanlarının izin ve emeklilik haklarının ellerinden alınarak ölüm pahasına çalıştırıldığı, eğitim alanında eğitim hakkına erişimde zaten var olan çeşitli engellerin, ayrımcılığın üzerine pandemi sürecinde uzaktan eğitim olgusuyla birlikte eşitsizliklerin daha da derinleştiği, eğitim emekçilerinin daha da güvencesizleştirildiği, başta özel okul ve dershanede çalışanlar olmak üzere eğitim emekçilerinin iş güvencesinin neredeyse tamamen ortada kalktığı bir süreçte, kongrelerin, alanın örgütlenme-mücadele araçlarını yeniden gözden geçirerek yenileyeceği, kendini yeniden inşa edeceği bir kurguyla ele alınması gerekirdi. Yeni mücadele dinamiklerinin açığa çıkarılabilmesi için örgütteki yapısal değişikliklerin (güvencesizlerin örgütlenmesi vb.) masaya yatırılması ihtiyaç olarak ortada duruyordu.

Koltuk oyunları

Ancak KESK ve bağlı sendikaların kongrelerinde, kendi statükosunun bile gerisine düştüğü, eski kongreleri bile mumla aradığımız bir nitelik kaybını yaşadık. KESK’e bağlı sendikaların genel kurullarının (Tüm Bel Sen hariç) geride bırakıldığı bir dönemde kongrelerin örgüte yeni bir heyecan katmak yerine yapısal krizleri daha da açığa çıkardığı bir tablo önümüze serildi. Bu durumdan rahatsızlık duymayanlar; mevcut statükonun içinde kalmayı dert etmeyenler, yeni koşullara gözlerini kapatarak ezberlerini devam ettirmek isteyenler, kongreyi seçime indirgeyenler, sendikal örgütlenmeyi temsil mekanizmasından ibaret görenlerdir. Eğitim Sen kongresi tam da bu yaklaşımların tahterevalli oyununa dönüştürülmesi ile heba edilmiştir.

Eğitim Sen kongresi pandemi döneminde eğitimin, eğitim emekçilerinin sorunları, bu sorunların çözümüne dönük öneriler, mücadele biçimlerinin tartışılması yerine, dizayn etme, pozisyon tutma, koltuk kapma biçiminde yürütülmüştür. Kimilerinin seyirlik olarak görüp yorumladığı bu sürecin 100 yılı aşkın bir mücadelenin mirası üzerine yükselen Eğitim Sen’in biriktirdiği değerlerle uzaktan yakından ilgisi yoktur. “Game Of Thrones’un (Taht Oyunları)” sendikal versiyonu biçiminde sürdürülen başkanlık ve koltuk kapmaca oyununda hem hakem hem oyuncu olanlar da var tabiî.

Son haftaya kadar kongrelerin yapılmasını şiddetle savunup, koltuk kapmaca oyununda en yüksek skoru elde etmeye çalışırken Eğitim Sen Genel Başkanlığının ellerinden kaydığını görünce pandemiyi hatırlayan ve topu taca atarak kongreyi ertelemeye çalışan DSD’li (Devrimci Sendikal Dayanışma) arkadaşlarımızın örgütü manipüle etmekte gösterdiği başarıyı takdir etmiyor değiliz. Keşke aynı başarıyı Eğitim Sen MYK üyelerinin kongre salonunu terk etmek yerine yönetim, disiplin ve denetleme raporları üzerine delegelerin yaptığı konuşmaları dinleyip, cevap verme sorumluluğunda da gösterselerdi.

DSD’li arkadaşlarımızın Eğitim Sen kongresi için getirdikleri “dizayn etme” eleştirisini, KESK’e bağlı diğer sendikaların aynı anlayışla yapılan genel kurullarında gündeme getirip/getirmeyeceklerini merak etmiyor değiliz. Şubelerden başlayarak genel merkezlere kadar Demokratik Emek Platformu ile birlikte, diğer sendikal dinamikleri “örgütsel karşılığı olan-olmayan” adı altında sınıflamanın da bir çeşit “dizayn etme” olup olmadığı konusunda bir cevap isteme hakkımız var. Ancak etraflarına ördükleri kibir duvarı yüzünden kimi grupları görmezden gelip, MYK’de bir sekreterlikle desteklenmiş Genel Başkanlık pazarlığından istedikleri sonucu elde edemeyince kongreyi “dar grupçuluğa prim vermeme” gerekçesiyle terk ettikten ve gerçekleri gizlemek için yarattıkları bilgi kirliliğinden sonra verecekleri cevabı merak bile etmiyoruz. Demokrasiden anladıkları kendi temsiliyetlerinin sağlanması mı, yoksa KESK çoğulluğunun kapsanması mı? Altındaki imzanın kapatılarak okunması durumunda, yayımladıkları metindeki suçlamaların, 30 yıllık kamu emekçileri ve KESK tarihinde ilk akla getirdiği grup olduklarının ne kadar farkında bu arkadaşlarımız?

Koltuk bahşedenler

Game Of Thrones’un diğer bir aktörü hem hakem hem oyuncu olan Demokratik Emek Platformu olmuştur. Kongrelerin başlangıcından bugüne kadar oyun kurucu rolüne soyunmuş olan bu arkadaşlar ısrarla savunduğumuz tüm yapıların ortak görüşmesi önerisinin gerçekleşmemesini diğer gruplara yıkmış, ikili görüşmelerle inisiyatifi ellerinde tutmak istemiştir. Oyun kurucu grubun “Game Of Thrones”taki performansını burada da konuşturmak istememesi kendi tercihidir. Koltuk sayısı ve pozisyon tutma kaygısı bu tercihte belirleyici olmuştur. Koltuk paylaşımına dayalı ikili görüşmelerin seyrine göre oluşturdukları A, B, C planları yönetim/yürütme kurulu görevlerinin ulufe dağıtılır gibi bahşetme olanağını kendilerine vermiştir. Bugüne kadar sendikaların, konfederasyonun yürütmelerinde sorumluluk almaktan kaçmayan DKÇ/DÖ’yü (Devrimci Kamu Çalışanları/Devrimci Öğretmen) yedek kulübesinde bekleyen oyuncu olarak değerlendirmek istemişler ve bunu siyasi nezaket ve düzeyden yoksun bir biçimde kongrede de sürdürmüşlerdir. Son Eğitim Sen kongresinde bu yaklaşım bir kez daha ortaya çıkmıştır. İlkesizliğin, pragmatizmin ayyuka çıktığı kongreler sadece koltukları paylaştırıp, yürütme kurulunda yer alma biçimine dönüşmüş, kongreler seçime ve yönetim kurulu görevlerini paylaşmaya indirgenmiştir. Bu dönem kongreler sürecinin örgütlen(me)mesinde en büyük paydaşlarından olan bu arkadaşlarımıza, oluşmasında rol aldıkları bu tarzın grupların ihtiyaçlarını karşılayabileceğini ama sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini söylemeye bile gerek olmadığı kanısındayız.

Evdeki hesabı çarşıya uymayanlar

Bu tabloda sendikal mücadele tarihimizde elbirliği ile oluşturduğumuz hukukumuzu, tüzüğümüzü hiçe sayan eğilimlerin ortaya çıkmasının ve süreçte arka planda kalır gibi görünse de ilkesizliğin, pragmatizmin kol gezdiği ortamın oluşmasının temel sorumlularından biri de Emek Hareketidir. Ortak hareket etme ve birlikteliğin sağlanacağı zeminin oluşmasını engellemeyi taktiksel bir hamle olarak kullanan ve kendine manevra aralığı açarak elini güçlendirmeye çalışan bu grup başta güvensizlik olmak üzere olumsuz bir kültürün yeşermesinin vebali altındadır. Sendikal dinamikleri sadece kendilerinin de içinde olduğu kutsal ittifakla (DSD, DEMEP, Sendikal Birlik, Emek Hareketi) sınırlayan bu arkadaşların “işyerlerinden kopukluk” gerekçesiyle listelerini son dakikada geri çekmeleri evdeki hesabın çarşıya uymayabileceğini öğretmiştir umarız. Kendi geri perspektifine dayanarak, kararlaştırılan bazı eylemlere katılmayıp altını boşaltmaktan tutun, örgütün kimi organlarını tanıyıp (KESK MYK) kimilerini tanımamaya (KESK Genel Meclisi) kadar varan bu tutumları on yılların birikimiyle oluşturduğumuz hukukumuzu, tüzüğümüzü yok sayan, aslında örgütü temelden dinamitleyen bir anlayışa hizmet etmektedirler. Hele KHK ile ihraç edilmiş üyelerimize neredeyse devletin bakış açısıyla bakarak bu üyelerimizin seçme ve seçilme hakkını kabul etmemeye varan bu yaklaşımların şube kongrelerinden genel merkezlere kadar ihraç edilmiş arkadaşlarımızın olduğu listede olmaktan imtina ederek ayrı liste oluşturmaya varması kendi örgütüne yabancılaşmanın ve yozlaşmanın sonucudur.

Topyekûn yeniden inşa

Devrimci Kamu Çalışanları/Devrimci Öğretmen olarak KESK ve bağlı işkolu sendikalarının kongrelerine dönük yaklaşımımız gereği, sendikal hareketin krizinin ve çözüm önerilerinin tartışıldığı bir masa kurulması önerimize kulak tıkandığı için ilkesel olarak hiçbir ikili görüşme planlayıp toplantı örgütlemedik. Ancak bizim dışımızdaki grupların çağrısı olduğunda mevcut görüşümüzdeki ısrarımızı vurgulamak, yürütme/yönetim kurullarının oluşturulma biçimi hakkındaki görüşümüzü beyan etmek amacıyla siyasi nezaket gereği çağrılı toplantılara katılma doğrultusunda hareket ettik. Bu görüşmelerde yürütme kurulunda sorumluluk alabileceğimizi ifade etmenin dışına çıkmadık. DSD grubunun kongreden çekilme eğilimi belirmeye başladığında tarafımıza getirilen yürütme kurulunda yer alma (boşluğu doldurma) teklifini ise hiçbir ayrıntısını konuşmadan reddettik.

KESK’e bağlı sendikaların kongrelerinde yapılan tartışmaların içerik, düzey açısından içler acısı bir durumda olduğunu söylemek haksızlık olmaz. Sorun sendikal harekette bir yenilenme, yeniden inşa ve mücadele hattının açığa çıkarılmasıdır. Kamu emekçileri hareketinin sorunlarını aşması, kendini yenilemesi, baştan aşağı yeniden inşa etmesi yaslandığı tarihsel birikim itibarıyla mümkündür. Biz Devrimci Öğretmenler, bu demokratik öğretmen hareketi birikimin mirasçıları olarak önümüzdeki dönemde başta örgütümüz Eğitim Sen olmak üzere eğitim alanında örgütlü, örgütsüz tüm yapıları sürece katan, güvencesiz eğitim emekçilerini de “güvenceli iş güvenli gelecek” talebi ile sürecin kurucu unsuru olarak örgütleyen bir yaklaşımla hareket edeceğiz.

Bugün mevcut sendikaların ve sendikal yaklaşımların önümüzdeki dönemi kavramaları, buna ilişkin program oluşturmaları bu geleneksel yaklaşımlarla mümkün değildir. Önümüzdeki süreç topyekûn bir yenilenmenin ötesinde topyekûn bir yeniden inşa dönemidir. Devrimci Öğretmenler TÖS ve TÖB DER’den bu yana geçmişten bugüne mücadele birikimi ve değerlerine de sahip çıkarak önümüzdeki sürecin örgütlenmesinde, Eğitim Sen’in yeniden inşa edilmesinde kararlıdır. Bu yürüyüşümüzü tüm eğitim emekçileriyle birlikte yapacağız. Tüm eğitim emekçilerini bu mücadele için yürüyüş kolumuzu oluşturmaya ve birlikte yürümeye çağırıyoruz!

Yaşasın Eğitim Sen!

Yaşasın KESK!

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Salgın Sonrası Emek Hareketi Üzerine Notlar

Tarih boyunca birçok ayaklanmaya yol açan salgın hastalıkların sonuncusu dünya çapında yaşanan halk ayaklanmaları dalgasının üstüne geldi. Uzak Asya’da Hong Kong’dan Latin Amerika’da Şili’ye, Endonezya’dan Cezayir’e, Lübnan’dan Irak’a süren halk isyanları, halkta can korkusu yaratan salgınla birlikte (Lübnan’da aralıklı olarak sürse de) geri çekilerek yeni dönemi anlama seyrine girdi. Türkiye’de ise zaten hareket kapasitesi oldukça sınırlanan toplumsal muhalefet, ilk kez karşılaştığı bu durum karşısında büyük ölçüde geri çekilirken esen her rüzgârı fırsata çevirmekte yetenekli olan AKP-MHP iktidarı sınıfsal tercihlerini beklendiği gibi kullandı. Koronavirüs salgınını da bir fırsat olarak görüp kendine muhalif olanları baskı altına alarak her türlü itirazın önünü kesmeye çalıştı. Burada özel olarak da salgından korunmanın bir aracı olarak toplumun ileri kesimini oluşturanların bile çeşitli koşulların sağlanarak (barınma, beslenme, fatura giderleri) sokağa çıkma yasağına razı oldukları psikolojik ortamın sağlanması ile oluşturulan “toplumsal rıza” iktidarın bu süreçte de uyguladığı anti-demokratik uygulamalara psiko-politik bir zemin oluşturdu. Sağlık Bakanı’nın akşamları kimi zaman ağlamaklı olarak açıkladığı veri tabloları hükümetin PR çalışması olarak devam ederken, sokağa çıkma yasağına rağmen zorla çalıştırılan işçiler başta olmak üzere, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin hiçe sayılması, sağlık, kargo, market, inşaat alanında çalışan işçilerin hayatlarının bir değerinin olmadığı gerçeği iktidarın, sistemin çelişkilerinin (sosyalistlerin hareket noktası açısından oldukça önemli) en görünen halini oluşturdu.
Vaka sayısına paralel biçimde pik yapan faşizmin muhaliflere yağdırdığı ölüm tehditlerine hastanelerde, inşaatlarda çalışan işçilerin ölüm haberleri eşlik etti. Bu dönemde DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin kimi ortak açıklamaları, kamuoyunun oluşturulmasına dönük imza faaliyeti, sosyal medya eylemlilikleri biçiminde yapılan çalışmalar, dönemin olağanüstülüğünü kavramaktan hayli uzaktı. Halkın can derdine düştüğü bir dönemde bile yağma ve talandan vazgeçmeyen iktidar bloğu şirketlere kurtarma paketleri hazırlarken, payına kolonya düşen emekçilerin yanında yer alan ilerici emek ve meslek örgütlerinin, salgının başlarında hükümetten yerine getirilmesini istediği 7 Acil Önlem talebini açıklaması kamuoyunda heyecan ve beklenti oluşturmuşsa da sonrasında izlenilen süreçte ikircikli yaklaşımlar, cüretk��r davranamama hali ile toplumsal inisiyatifi merkezi olma noktasında kamuoyunun beklentisini karşılamaktan oldukça uzak kaldı.
Emek hareketinin bütünlüklü bir yaklaşım ve buna bağlı bir çözüm üretmek yerine sadece günü kurtarmayla sınırlı (daha çok söylem düzeyinde kalan) bir tutum sergilemesi, içinden geçilen süreci kavrayamayarak, onun özelliklerine göre bir plan ve programla değil, hâlâ olağan dönemin (pandemi öncesinin) olağan reflekslerinin “dayanılmaz hafifliği” içinde hareket etmesinin sonucudur. Sonuç alıcı bir mücadele programı yerine geleneksel olarak daha çok protesto eden, itiraz söylemi üzerine kurulu bir çizgi üzerinden yürütülen bu tarz ile başarı elde edilememiştir. Bu dönemde kamuda bazı sektörlerin kendi özgünlüklerinden de kaynaklı ortaya koydukları ancak bir itirazı dillendirmenin ötesine geçemeyen kimi eylemlilikler ise o alanın tümünü kapsayan bir hareketi oluşturamadı.
Bunu en net şekilde sağlık örgütlerinin 15 Mart günü Ankara’da yapacağı ancak salgın nedeniyle iptal edilen Büyük Beyaz Miting sonrası yaşanan dağınıklığa bakarak anlayabiliriz. Sağlık örgütleri arasında mitingin hazırlık aşamasında yakalanan birliktelik, TTB’nin bu süreci bilim kurulu gibi yönetmesinin yanı sıra hekimlerin hakları ile sınırlı dar meslek örgütü formuna dönmesi ile dağılmış, işlevsiz hale gelmiştir. Sağlık çalışanlarının çalışma koşulları, kişisel koruyucu ekipman, döner sermaye adaletsizliği ve ayrımcı politikalara karşı SES’in yapmış olduğu eylem ve etkinlikler yerellerde Tabip Odaları ve Dev Sağlık İş’in katılımı ile yürütüldü. Merkezde güçlü bir birlik oluşturulamaması başta olmak üzere tüm olumsuzluklara rağmen SES’in farklı statülerde görev yapan sağlık çalışanlarının hakkını araması hastanelerde olumlu bir yankı yarattı. Bunun yanı sıra Haber Sen’in PTT çalışanları için (özellikle kargo servislerinde) yaptıkları eylemlilikler, BTS’nin Ankara yürüyüşü de dâhil olmak üzere sürgünlere dönük eylemleri, Eğitim Sen’in sınavların ertelenmesine karşı yürüttüğü çalışmalar bu dönem toplumsal mücadelenin geliştirilip büyütülmesi açısından önemli ipuçları barındırmaktadır. Ancak KESK’in kamu emekçilerinin hakları ile halkın haklarını birleştirebilen bir çizgi ortaya çıkardığını söylemek mümkün görünmüyor. Salgın İzleme Kurullarının hedeflendiği gibi işleyememesi de hayal kırıklıklarından biri oldu.
İktidarın Türk-İş ve Hak İş aracılığıyla işçilerin tepkilerini yatıştırmaya çalıştığı bir dönemde tarihsel misyonuna yakışır biçimde hareket eden DİSK yaratılmak istenen illüzyonu bozabilmişse de bunu daha ileri taşıyan, tüm işçileri meydanlara sürükleyen (özellikle fabrikalarda dip dibe zorla çalıştırılan işçilerin bu yönde beklentilerinin yüksek olması değerlendirilmesi gereken önemli bir olanakken) hükümete seslenmekten ibaret kalan bir süre tanımasıyla heba edilmesi DİSK’in de bu dönemin olağanüstülüğünü, olağan eylemlerle aşma çabasından öte gidememesi sonucuna yol açtı. DİSK’e bağlı Dev Sağlık İş, Enerji Sen, Birleşik Metal İş ve Dev Yapı İş’in cüretkâr çabaları da bütünlüklü işçi hareketi yaratmaya yetmedi.

1 Mayıs

Dünyada 150 yıldır alanlarda kutlanan 1 Mayıs’a, ilk defa yine dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de salgın döneminin oluşturduğu statükoya (toplumda oluşmuş genel rıza gösterme haline muhalefetin de uyum sağlamasıyla) uyum sağlanan koşullar altında girildi. 1 Mayıs etkinlik programı, bir haftaya yayılan bilgilendirme, sosyal medya aracılığı ile ajitasyon-propagandanın ağırlıkta olduğu, 30 Nisan günü illerde kent meydanları ve işyerleri önünde basın açıklamaları, 1 Mayıs günü ise sanal miting, sosyal medya konseri ve akşam saat 21.00’de balkonların miting alanına çevrilmesi biçiminde planlandı. Halk sağlığı uygulamalarını uzun süre önce rafa kaldıran iktidar, 1 Mayıs kutlamaları söz konusu olduğunda kapitalizmin sıhhatini düşünerek etkinliklere illerde 5 kişilik, Taksim anmasında ise sendikalara 10’ar kişilik sınırlamalar getirdi. Etkinliklerinin organizasyonunu yürüten KESK-DİSK-TTB-TMMOB (daha sonra diğer muhalefet örgütlerini de dahil ederek) birlikte sağlık önlemlerinin baskılanması altında tercihini katılım sayısının yükseltilmesi için müzakere etmek yönünde kullanmış, istenen sonucun elde edilemediği noktada iktidarın çizdiği çemberin içinde kalmamak adına “gerekirse” Taksim anmalarında olmamayı kararlaştırmıştır. Sayı konusunda İçişleri Bakanı ve İstanbul Valiliği ile müzakere yürütülmesi süreci işletilmiş 30 Nisan günü akşam saatlerine kadar KESK-DİSK-TTB-TMMOB çalışmalarını ortak yürütürken, DİSK’in Başkanlar Kurulunda alınan “her koşulda Taksim’e çıkma” kararını diğer bileşenlere iletmesiyle tartışmalı süreç başladı. Bu andan itibaren KESK-TTB-TMMOB ise önceki kararlaşmaları doğrultusunda süreci devam ettirirken, eksik bilgilenme nedeniyle zaman zaman haksızlığa varacak eleştirilere maruz kalmıştır. DİSK’in 1 Mayıs sabahı genel merkez binası önünden kendi kararını hayata geçirme girişimi, uzunca bir süredir 1 Mayıs’ın bütün süreçlerinde yaratılan (Taksim anmaları da dâhil) toplumsal muhalefetin bütünlüklü görüntüsü yerine parçalı bir görüntünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ancak bütün bu gelişmeler, şu gerçeği gölgelememelidir: 1 Mayıs günü DİSK’in sokağı zorlaması ve AKP-MHP iktidarının kurduğu polis barikatı karşısında kararlı ve direngen bir tutum sergilemesi ile 1 Mayıs kitlelerin bilincinde anlamına uygun bir biçimde yer etmiştir.
Yeni dönemin gösterdikleri
Salgının birinci döneminde iktidar sağlık önlemleri bahanesiyle toplumsal hayatta ve çalışma yaşamında yeni sayılan bazı yöntemleri devreye sokmuştur. Bu değişikler emekçiler açısından yeni sorun alanları yaratırken, bunların çözümüne dönük farklı mücadele yöntem ve araçlarının gündeme alınmasını zorunlu kılmıştır. Önümüzdeki dönem emek hareketinin yeni örgütlenme, mücadele, yöntem ve araçlarının geliştirilmesine ışık tutması açısından oldukça önemlidir. Sosyal ve kültürel yaşamda önemli değişikliklere yol açan pandemi, emek hareketinin kendini yenilemesini gerektirdiğinden ilk elden söylenebilecekleri sıralayalım.
* Bu salgının, vahşi doğanın dokunulmazlığını bütünüyle ortadan kaldıran kapitalist talana ve endüstriyel hayvancılığa bağlı olduğunu görüyoruz. Çevre hakkı ve yaşam hakkının birbirinden ayrılamayacağı görüldü. Ekoloji mücadelesini yaşam hakkı ve kent hakkı mücadeleleriyle bir program etrafında kavrayan bütünlüklü bir mücadele verilmesi zorunludur. Endüstriyel tarım-hayvancılık karşısında küçük-orta ölçekli üretim çiftlikleri, kooperatifleri ve buna bağlı olarak kırı destekleme politikaları gündeme alınmalıdır.
* Salgınla birlikte kadınların işsizlik sorunu ve ücretsiz ev-içi emek yükü daha da ağırlaşmış, erkek şiddeti tırmanmış, bu krizin yükü de katmerli olarak kadınların sırtına yıkılmıştır. Salgınla birlikte kesintiye uğrayan halk isyanları dalgasının en önünde yer alan kadın hareketinin bu yeni dönemde de en önde yer alması sürpriz olmayacaktır.
* “Uzaktan eğitim”, pahalı teknolojik ürün ve hizmetleri gerektirdiğinden eğitim hakkına erişimde var olan eşitsizlikleri daha da artırmakta, çocukların asosyalleşmesine zemin hazırlamakta, ayrıca toplumsal eğitimi salt bir öğretim faaliyetine indirgemektedir. Ancak veri madenciliği gibi tuzaklar barındırarak denetim olanaklarını muazzam derecede artıran sosyal medyayı yeri geldiğinde silah olarak kullanmayı başarabilen muhalif kesimler uzaktan eğitimin yarattığı olumsuzlukları da aşabilme kapasitesine sahiptir.
* Başta ABD olmak üzere emperyalist-kapitalist ülkelerde uzaktan eğitimin, bina, çalışan vb. maliyet unsurlarını ortadan kaldırabilecek olması nedeniyle, örgün eğitimden vazgeçilmesi ve bunun yerine sermaye gruplarının elinde bulunan dijital platformlar üzerinden öğretim programlarının ikame edilmesi şimdilerde tartışılmaya başladı. Bu durumda eğitim hakkı mücadelesi kendini yeni bir boyutta dayatmakla kalmıyor, toplumsal muhalefete önemli bir dayanak noktası oluşturuyor.
* Eğitim ile halk sağlığı meselelerinin iç içe geçmesinden dolayı önümüzdeki dönem sağlık emekçileri ile eğitim ve bilim emekçilerinin daha fazla işbirliği içinde olması bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor.
* Salgın günlerinde çözüm olarak başvurulan evden çalışma yöntemi, işverenlerin öğle yemeği, servis, elektrik, su, ısınma giderleri gibi maliyetlerden kurtulmalarını sağladığından sermayenin iştahını kabartacak gibi duruyor. Emek örgütleri, istisnai çalışma biçiminin temel çalışma biçimine getirilmesi yönündeki girişimlere karşı bir öngörü çerçevesinde hazırlıklı olmalıdır.
* Sağ gösterip sol vurmayı çok iyi bilen kapitalistler işçi sağlığını koruma bahanesiyle elektronik kelepçe, izole üretim tesisleri gibi projeleri hayata geçirmeye hazırlanıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinin içeriğinin zenginleştirilmesi, bu doğrultuda kapsamlı bir çalışma ve mücadele programı oluşturulması bir görev olarak önümüzde duruyor.

Esas olan mücadelenin ihtiyacıdır

Değişen koşullarda Türkiye Solu da doğal olarak tartışmalar yürütüyor. Bu tartışmalarda karşıtlıklar daha çok “eski-yeni” biçiminde tarif ediliyor. Ancak bilinmelidir ki “yeniyi” gökten zembille inecek orijinal bir şey olarak düşünenler yanılır. Toplumsal muhalefetin ilerleyebilmesi devrimci kadrolara ve kitleye bağlıdır. Esas olan mücadelenin ihtiyacıdır. Önderlik doğru zamanda doğru yerde kitleleri seferber ederek mücadeleyi yürütebilmektir. Unutulmamalıdır ki öncülük tek başına önde gitmek değil ardından gidilen olmaktır da.
Bugün dünya ve Türkiye’de sosyalistlerin yaptığı tartışmalarda neyin “eski” neyin “yeni” olduğuna ancak yaşamın içindeki deneyimlemeler sonucu varılabilir. Çünkü devrimci olan hayatın kendisidir. Toplumsal değişimde temel prensiplerinden biri; yeninin hep eskinin içinden çıkması bir süre “eski”nin izlerini bağrında taşımasıdır. Bugün olumlu bir rol oynayan dayanışma ağlarına baktığımızda işçi sınıfının sendikalardan önce yine mücadelelerle kurduğu yardım sandıklarının izlerini buluyorsak, toplumsal hareket sendikacılığını ararken yolumuz Yeraltı Maden İş’in Yeni Çeltek’te, Aşkale’de, Divriği ve Hekimhan’da yarattığı örneklere çıkıyorsa yapmamız gereken “eski”yi elimizin tersiyle itmekte değil, onu “eski”yi de içeren yaratıcı fikirlerle aşmaktır. Ayrıca yeniyi sadece örgüt modellerinde aramak derdimize çare değildir. Dilimizde, kültürümüzde, iletişim biçimimizde, yaşam tarzımızda, etik anlayışımızda tepeden tırnağa bir yenilenmeyi, giderek solun Rönesans’ını hedeflemeyen yenilik arayışları denize varmadan kuruyan çaylara benzeyecektir. Bu arayışların olumlu bir sonuç üretmesi sınıf mücadelesi zeminine basmayan “sınıfsal gerçeklikten kopuk seçkinci” eğilimlerle olacak iş değildir. Devrimci fikirlerin sınanacağı yer pratiktir. Pudingin kanıtı yenilmesindedir. Bugün hastanelerde tüm emekçileri (sendika, çalıştırma biçimi, mesleki vb. ayrımları bir kenara bırakarak) kapsayan ve talepleri etrafında örgütleyen işyeri salgın komitelerini kuran sağlık emekçileri, mahallelerde dayanışma ağlarını kuran devrimciler eskiden yeniye geçen köprüyü kurmaya çalışıyorlar. Heybelerinde devrimci hareketlerinin deneyimi, önnlerinde kendilerinin açacakları devrimci bir yol var.
                                                                                     İlhan Yiğit
                                                                                KESK Myk Üyesi