6 Temmuz 2020 Pazartesi

Salgın Sonrası Emek Hareketi Üzerine Notlar

Tarih boyunca birçok ayaklanmaya yol açan salgın hastalıkların sonuncusu dünya çapında yaşanan halk ayaklanmaları dalgasının üstüne geldi. Uzak Asya’da Hong Kong’dan Latin Amerika’da Şili’ye, Endonezya’dan Cezayir’e, Lübnan’dan Irak’a süren halk isyanları, halkta can korkusu yaratan salgınla birlikte (Lübnan’da aralıklı olarak sürse de) geri çekilerek yeni dönemi anlama seyrine girdi. Türkiye’de ise zaten hareket kapasitesi oldukça sınırlanan toplumsal muhalefet, ilk kez karşılaştığı bu durum karşısında büyük ölçüde geri çekilirken esen her rüzgârı fırsata çevirmekte yetenekli olan AKP-MHP iktidarı sınıfsal tercihlerini beklendiği gibi kullandı. Koronavirüs salgınını da bir fırsat olarak görüp kendine muhalif olanları baskı altına alarak her türlü itirazın önünü kesmeye çalıştı. Burada özel olarak da salgından korunmanın bir aracı olarak toplumun ileri kesimini oluşturanların bile çeşitli koşulların sağlanarak (barınma, beslenme, fatura giderleri) sokağa çıkma yasağına razı oldukları psikolojik ortamın sağlanması ile oluşturulan “toplumsal rıza” iktidarın bu süreçte de uyguladığı anti-demokratik uygulamalara psiko-politik bir zemin oluşturdu. Sağlık Bakanı’nın akşamları kimi zaman ağlamaklı olarak açıkladığı veri tabloları hükümetin PR çalışması olarak devam ederken, sokağa çıkma yasağına rağmen zorla çalıştırılan işçiler başta olmak üzere, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin hiçe sayılması, sağlık, kargo, market, inşaat alanında çalışan işçilerin hayatlarının bir değerinin olmadığı gerçeği iktidarın, sistemin çelişkilerinin (sosyalistlerin hareket noktası açısından oldukça önemli) en görünen halini oluşturdu.
Vaka sayısına paralel biçimde pik yapan faşizmin muhaliflere yağdırdığı ölüm tehditlerine hastanelerde, inşaatlarda çalışan işçilerin ölüm haberleri eşlik etti. Bu dönemde DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin kimi ortak açıklamaları, kamuoyunun oluşturulmasına dönük imza faaliyeti, sosyal medya eylemlilikleri biçiminde yapılan çalışmalar, dönemin olağanüstülüğünü kavramaktan hayli uzaktı. Halkın can derdine düştüğü bir dönemde bile yağma ve talandan vazgeçmeyen iktidar bloğu şirketlere kurtarma paketleri hazırlarken, payına kolonya düşen emekçilerin yanında yer alan ilerici emek ve meslek örgütlerinin, salgının başlarında hükümetten yerine getirilmesini istediği 7 Acil Önlem talebini açıklaması kamuoyunda heyecan ve beklenti oluşturmuşsa da sonrasında izlenilen süreçte ikircikli yaklaşımlar, cüretk��r davranamama hali ile toplumsal inisiyatifi merkezi olma noktasında kamuoyunun beklentisini karşılamaktan oldukça uzak kaldı.
Emek hareketinin bütünlüklü bir yaklaşım ve buna bağlı bir çözüm üretmek yerine sadece günü kurtarmayla sınırlı (daha çok söylem düzeyinde kalan) bir tutum sergilemesi, içinden geçilen süreci kavrayamayarak, onun özelliklerine göre bir plan ve programla değil, hâlâ olağan dönemin (pandemi öncesinin) olağan reflekslerinin “dayanılmaz hafifliği” içinde hareket etmesinin sonucudur. Sonuç alıcı bir mücadele programı yerine geleneksel olarak daha çok protesto eden, itiraz söylemi üzerine kurulu bir çizgi üzerinden yürütülen bu tarz ile başarı elde edilememiştir. Bu dönemde kamuda bazı sektörlerin kendi özgünlüklerinden de kaynaklı ortaya koydukları ancak bir itirazı dillendirmenin ötesine geçemeyen kimi eylemlilikler ise o alanın tümünü kapsayan bir hareketi oluşturamadı.
Bunu en net şekilde sağlık örgütlerinin 15 Mart günü Ankara’da yapacağı ancak salgın nedeniyle iptal edilen Büyük Beyaz Miting sonrası yaşanan dağınıklığa bakarak anlayabiliriz. Sağlık örgütleri arasında mitingin hazırlık aşamasında yakalanan birliktelik, TTB’nin bu süreci bilim kurulu gibi yönetmesinin yanı sıra hekimlerin hakları ile sınırlı dar meslek örgütü formuna dönmesi ile dağılmış, işlevsiz hale gelmiştir. Sağlık çalışanlarının çalışma koşulları, kişisel koruyucu ekipman, döner sermaye adaletsizliği ve ayrımcı politikalara karşı SES’in yapmış olduğu eylem ve etkinlikler yerellerde Tabip Odaları ve Dev Sağlık İş’in katılımı ile yürütüldü. Merkezde güçlü bir birlik oluşturulamaması başta olmak üzere tüm olumsuzluklara rağmen SES’in farklı statülerde görev yapan sağlık çalışanlarının hakkını araması hastanelerde olumlu bir yankı yarattı. Bunun yanı sıra Haber Sen’in PTT çalışanları için (özellikle kargo servislerinde) yaptıkları eylemlilikler, BTS’nin Ankara yürüyüşü de dâhil olmak üzere sürgünlere dönük eylemleri, Eğitim Sen’in sınavların ertelenmesine karşı yürüttüğü çalışmalar bu dönem toplumsal mücadelenin geliştirilip büyütülmesi açısından önemli ipuçları barındırmaktadır. Ancak KESK’in kamu emekçilerinin hakları ile halkın haklarını birleştirebilen bir çizgi ortaya çıkardığını söylemek mümkün görünmüyor. Salgın İzleme Kurullarının hedeflendiği gibi işleyememesi de hayal kırıklıklarından biri oldu.
İktidarın Türk-İş ve Hak İş aracılığıyla işçilerin tepkilerini yatıştırmaya çalıştığı bir dönemde tarihsel misyonuna yakışır biçimde hareket eden DİSK yaratılmak istenen illüzyonu bozabilmişse de bunu daha ileri taşıyan, tüm işçileri meydanlara sürükleyen (özellikle fabrikalarda dip dibe zorla çalıştırılan işçilerin bu yönde beklentilerinin yüksek olması değerlendirilmesi gereken önemli bir olanakken) hükümete seslenmekten ibaret kalan bir süre tanımasıyla heba edilmesi DİSK’in de bu dönemin olağanüstülüğünü, olağan eylemlerle aşma çabasından öte gidememesi sonucuna yol açtı. DİSK’e bağlı Dev Sağlık İş, Enerji Sen, Birleşik Metal İş ve Dev Yapı İş’in cüretkâr çabaları da bütünlüklü işçi hareketi yaratmaya yetmedi.

1 Mayıs

Dünyada 150 yıldır alanlarda kutlanan 1 Mayıs’a, ilk defa yine dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi ülkemizde de salgın döneminin oluşturduğu statükoya (toplumda oluşmuş genel rıza gösterme haline muhalefetin de uyum sağlamasıyla) uyum sağlanan koşullar altında girildi. 1 Mayıs etkinlik programı, bir haftaya yayılan bilgilendirme, sosyal medya aracılığı ile ajitasyon-propagandanın ağırlıkta olduğu, 30 Nisan günü illerde kent meydanları ve işyerleri önünde basın açıklamaları, 1 Mayıs günü ise sanal miting, sosyal medya konseri ve akşam saat 21.00’de balkonların miting alanına çevrilmesi biçiminde planlandı. Halk sağlığı uygulamalarını uzun süre önce rafa kaldıran iktidar, 1 Mayıs kutlamaları söz konusu olduğunda kapitalizmin sıhhatini düşünerek etkinliklere illerde 5 kişilik, Taksim anmasında ise sendikalara 10’ar kişilik sınırlamalar getirdi. Etkinliklerinin organizasyonunu yürüten KESK-DİSK-TTB-TMMOB (daha sonra diğer muhalefet örgütlerini de dahil ederek) birlikte sağlık önlemlerinin baskılanması altında tercihini katılım sayısının yükseltilmesi için müzakere etmek yönünde kullanmış, istenen sonucun elde edilemediği noktada iktidarın çizdiği çemberin içinde kalmamak adına “gerekirse” Taksim anmalarında olmamayı kararlaştırmıştır. Sayı konusunda İçişleri Bakanı ve İstanbul Valiliği ile müzakere yürütülmesi süreci işletilmiş 30 Nisan günü akşam saatlerine kadar KESK-DİSK-TTB-TMMOB çalışmalarını ortak yürütürken, DİSK’in Başkanlar Kurulunda alınan “her koşulda Taksim’e çıkma” kararını diğer bileşenlere iletmesiyle tartışmalı süreç başladı. Bu andan itibaren KESK-TTB-TMMOB ise önceki kararlaşmaları doğrultusunda süreci devam ettirirken, eksik bilgilenme nedeniyle zaman zaman haksızlığa varacak eleştirilere maruz kalmıştır. DİSK’in 1 Mayıs sabahı genel merkez binası önünden kendi kararını hayata geçirme girişimi, uzunca bir süredir 1 Mayıs’ın bütün süreçlerinde yaratılan (Taksim anmaları da dâhil) toplumsal muhalefetin bütünlüklü görüntüsü yerine parçalı bir görüntünün ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ancak bütün bu gelişmeler, şu gerçeği gölgelememelidir: 1 Mayıs günü DİSK’in sokağı zorlaması ve AKP-MHP iktidarının kurduğu polis barikatı karşısında kararlı ve direngen bir tutum sergilemesi ile 1 Mayıs kitlelerin bilincinde anlamına uygun bir biçimde yer etmiştir.
Yeni dönemin gösterdikleri
Salgının birinci döneminde iktidar sağlık önlemleri bahanesiyle toplumsal hayatta ve çalışma yaşamında yeni sayılan bazı yöntemleri devreye sokmuştur. Bu değişikler emekçiler açısından yeni sorun alanları yaratırken, bunların çözümüne dönük farklı mücadele yöntem ve araçlarının gündeme alınmasını zorunlu kılmıştır. Önümüzdeki dönem emek hareketinin yeni örgütlenme, mücadele, yöntem ve araçlarının geliştirilmesine ışık tutması açısından oldukça önemlidir. Sosyal ve kültürel yaşamda önemli değişikliklere yol açan pandemi, emek hareketinin kendini yenilemesini gerektirdiğinden ilk elden söylenebilecekleri sıralayalım.
* Bu salgının, vahşi doğanın dokunulmazlığını bütünüyle ortadan kaldıran kapitalist talana ve endüstriyel hayvancılığa bağlı olduğunu görüyoruz. Çevre hakkı ve yaşam hakkının birbirinden ayrılamayacağı görüldü. Ekoloji mücadelesini yaşam hakkı ve kent hakkı mücadeleleriyle bir program etrafında kavrayan bütünlüklü bir mücadele verilmesi zorunludur. Endüstriyel tarım-hayvancılık karşısında küçük-orta ölçekli üretim çiftlikleri, kooperatifleri ve buna bağlı olarak kırı destekleme politikaları gündeme alınmalıdır.
* Salgınla birlikte kadınların işsizlik sorunu ve ücretsiz ev-içi emek yükü daha da ağırlaşmış, erkek şiddeti tırmanmış, bu krizin yükü de katmerli olarak kadınların sırtına yıkılmıştır. Salgınla birlikte kesintiye uğrayan halk isyanları dalgasının en önünde yer alan kadın hareketinin bu yeni dönemde de en önde yer alması sürpriz olmayacaktır.
* “Uzaktan eğitim”, pahalı teknolojik ürün ve hizmetleri gerektirdiğinden eğitim hakkına erişimde var olan eşitsizlikleri daha da artırmakta, çocukların asosyalleşmesine zemin hazırlamakta, ayrıca toplumsal eğitimi salt bir öğretim faaliyetine indirgemektedir. Ancak veri madenciliği gibi tuzaklar barındırarak denetim olanaklarını muazzam derecede artıran sosyal medyayı yeri geldiğinde silah olarak kullanmayı başarabilen muhalif kesimler uzaktan eğitimin yarattığı olumsuzlukları da aşabilme kapasitesine sahiptir.
* Başta ABD olmak üzere emperyalist-kapitalist ülkelerde uzaktan eğitimin, bina, çalışan vb. maliyet unsurlarını ortadan kaldırabilecek olması nedeniyle, örgün eğitimden vazgeçilmesi ve bunun yerine sermaye gruplarının elinde bulunan dijital platformlar üzerinden öğretim programlarının ikame edilmesi şimdilerde tartışılmaya başladı. Bu durumda eğitim hakkı mücadelesi kendini yeni bir boyutta dayatmakla kalmıyor, toplumsal muhalefete önemli bir dayanak noktası oluşturuyor.
* Eğitim ile halk sağlığı meselelerinin iç içe geçmesinden dolayı önümüzdeki dönem sağlık emekçileri ile eğitim ve bilim emekçilerinin daha fazla işbirliği içinde olması bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor.
* Salgın günlerinde çözüm olarak başvurulan evden çalışma yöntemi, işverenlerin öğle yemeği, servis, elektrik, su, ısınma giderleri gibi maliyetlerden kurtulmalarını sağladığından sermayenin iştahını kabartacak gibi duruyor. Emek örgütleri, istisnai çalışma biçiminin temel çalışma biçimine getirilmesi yönündeki girişimlere karşı bir öngörü çerçevesinde hazırlıklı olmalıdır.
* Sağ gösterip sol vurmayı çok iyi bilen kapitalistler işçi sağlığını koruma bahanesiyle elektronik kelepçe, izole üretim tesisleri gibi projeleri hayata geçirmeye hazırlanıyor. İşçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesinin içeriğinin zenginleştirilmesi, bu doğrultuda kapsamlı bir çalışma ve mücadele programı oluşturulması bir görev olarak önümüzde duruyor.

Esas olan mücadelenin ihtiyacıdır

Değişen koşullarda Türkiye Solu da doğal olarak tartışmalar yürütüyor. Bu tartışmalarda karşıtlıklar daha çok “eski-yeni” biçiminde tarif ediliyor. Ancak bilinmelidir ki “yeniyi” gökten zembille inecek orijinal bir şey olarak düşünenler yanılır. Toplumsal muhalefetin ilerleyebilmesi devrimci kadrolara ve kitleye bağlıdır. Esas olan mücadelenin ihtiyacıdır. Önderlik doğru zamanda doğru yerde kitleleri seferber ederek mücadeleyi yürütebilmektir. Unutulmamalıdır ki öncülük tek başına önde gitmek değil ardından gidilen olmaktır da.
Bugün dünya ve Türkiye’de sosyalistlerin yaptığı tartışmalarda neyin “eski” neyin “yeni” olduğuna ancak yaşamın içindeki deneyimlemeler sonucu varılabilir. Çünkü devrimci olan hayatın kendisidir. Toplumsal değişimde temel prensiplerinden biri; yeninin hep eskinin içinden çıkması bir süre “eski”nin izlerini bağrında taşımasıdır. Bugün olumlu bir rol oynayan dayanışma ağlarına baktığımızda işçi sınıfının sendikalardan önce yine mücadelelerle kurduğu yardım sandıklarının izlerini buluyorsak, toplumsal hareket sendikacılığını ararken yolumuz Yeraltı Maden İş’in Yeni Çeltek’te, Aşkale’de, Divriği ve Hekimhan’da yarattığı örneklere çıkıyorsa yapmamız gereken “eski”yi elimizin tersiyle itmekte değil, onu “eski”yi de içeren yaratıcı fikirlerle aşmaktır. Ayrıca yeniyi sadece örgüt modellerinde aramak derdimize çare değildir. Dilimizde, kültürümüzde, iletişim biçimimizde, yaşam tarzımızda, etik anlayışımızda tepeden tırnağa bir yenilenmeyi, giderek solun Rönesans’ını hedeflemeyen yenilik arayışları denize varmadan kuruyan çaylara benzeyecektir. Bu arayışların olumlu bir sonuç üretmesi sınıf mücadelesi zeminine basmayan “sınıfsal gerçeklikten kopuk seçkinci” eğilimlerle olacak iş değildir. Devrimci fikirlerin sınanacağı yer pratiktir. Pudingin kanıtı yenilmesindedir. Bugün hastanelerde tüm emekçileri (sendika, çalıştırma biçimi, mesleki vb. ayrımları bir kenara bırakarak) kapsayan ve talepleri etrafında örgütleyen işyeri salgın komitelerini kuran sağlık emekçileri, mahallelerde dayanışma ağlarını kuran devrimciler eskiden yeniye geçen köprüyü kurmaya çalışıyorlar. Heybelerinde devrimci hareketlerinin deneyimi, önnlerinde kendilerinin açacakları devrimci bir yol var.
                                                                                     İlhan Yiğit
                                                                                KESK Myk Üyesi

25 Şubat 2020 Salı

Sermayeye, Süreklileştirilmiş OHAL Rejimine, Saray Cuntasına Karşı Birleşik Mücadelede KESK


Savaşın, faşizmin, gerici karanlığın karşısında bugüne kadar nasıl boyun eğmediysek, KESK iş kolu sendikaları 2020 kongrelerine giderken de kamu çalışanları hareketini ileriye taşıma sorumluluğunu üstleniyoruz
Dünya nüfusunun proleterleşmenin sınırlarına dayandığı, kapitalizmin 2008’de girdiği büyük krizden bir türlü çıkamadığı koşullarda emperyalist kapitalist sistemin ürettiği toplumsal çelişki ve çatışmalar giderek şiddetleniyor. Bir yanda neoliberalizmin yarattığı toplumsal-politik kriz üzerinde sistemin bir yanıtı olarak sahne alan faşizmin yeni yüzleri, diğer yanda isyancı halk kitleleri ve direnişleri yükseliyor.
Kapitalist sistem ve sistemin koruyucusu faşist iktidarlar emeğe, doğaya, kentlere, kadınlara, LGBTİ’lere, göçmenlere saldırırken geleneksel kalıpların dışında gelişen pek çok toplumsal mücadele ayrı ayrı boy veriyor ancak kapitalizm ve faşizm karşı giderek birbirine yakınsıyor. Fransa ve Lübnan’daki gibi vergi adaletsizliğine karşı gelişen isyanlar, Irak’taki gibi kamusal hakların yetersizliğine karşı gelişen isyanlar, Brezilya ve Endonezya’daki gibi kadın ve LGBTİ düşmanlığına karşı gelişen mücadeleler, emeklilik hakkı için Fransa’da gelişen büyük grev, uluslararası ölçekte örgütlenen iklim grevleri, feminist grevler… Sermaye ile uzlaşmaz çıkarları için mücadelede kader ortaklığını keşfederek kendini oluşturmakta olan 21. yüzyıl işçi sınıfı, kendini bu adla ve proletaryanın bağımsız siyaseti ile anmasa bile büyük ölçekli, militan mücadelelerle sahne alıyor.
21. yüzyıl işçi sınıfının muazzam nicel büyüklüğü ve sokağa yansıyan militanlığı, onun bağımsız bir politik güç haline gelmesini engelleyen saldırıları ve iç zaafları aşabilmiş değil. Saldırılar sert, eski mücadele araçları yetersiz, stratejik yaklaşımların eksikliği dünya çapında bir sorun. Ancak bu, saldırılar karşısında geri adım atmayı ya da var olan teorik, pratik, örgütsel birikimi yadsımayı haklı çıkarmıyor. Tam da burada devrimcilerin sorumluluk ve inisiyatif alıp, mevcut mücadele birikimini işçi sınıfının yeni mücadele döneminin ihtiyaçları doğrultusunda bir olanak olarak seferber etmesi ihtiyacı kendini gösteriyor.

Ülkemizde durum

Dünyada bunlar olurken ülkemizde 31 Mart yerel seçimleriyle birlikte AKP’nin yenilmezlik algısı ortadan kalkmış, pek çok büyükşehirde yerel yönetimlerin AKP’nin elinden çıkması ve demokrasi güçlerinin de destek verdiği muhalefet adaylarının kazanması toplumsal muhalefet lehine yeni bir manevra aralığı yaratmıştır. Rant dağıtım mekanizmalarını kaybeden iktidarın nefes boruları tıkanmakla kalmamış, yağma ve talan teşhir olmuş, belediyelerin sunduğu kamusal hizmetlere, kent hakkına ve özel olarak da belediyelerde çalışan emekçilerin sendikal ve özlük haklarına ilişkin taleplerin cesaretle dile getirildiği bir ortam doğmuştur. Sonuç alıcı hak mücadeleleri ve örgütlenme çabalarında olumlu hareketlenmeler başlamıştır. Yerel yönetimlerde AKP’nin kamu emekçileri üzerindeki kontrol aygıtı olarak işleyen Memur Sen’e zorunlu üyelik dayatmasının kalkmasının sonuçları hemen görülmüş, AKP iktidarına paralel olarak Memur Sen’de çözülme ve bu çözülme karşısında ciddi bir örgütlenme çabasına giren Tüm Bel Sen örneğinde görüldüğü gibi, yer yer yeni bir ivme yakalanabilmiştir.
Son dönemde 1 milyon üye kaybı yaşayan iktidar, Resmi Gazete’de şeri hükümler yayımlama, Mehdi’yi beklediğini ilan etme, Diyanet’e çalıştaylar yaptırma gibi İslamizasyon uygulamalarına hız vererek tabanındaki erimeyi durdurmanın yolunu İslamcı kesimleri kemikleştirmekte aramaktadır. Siyasal İslamın yükselişe geçtiği dönemden farklı olarak, bugün başvurulan karanlığın dozunu artırma girişimi İslamcılığın iflasının belgesi niteliği taşımaktadır. Arkasında muazzam bir devlet desteğine sahip olan gericiliğin önüne set çekebilen bu toprakların ilerici-aydınlanmacı akımlarının eli, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun had safhaya ulaştığı dinsel gericiliğin karşısında daha da güçlenmektedir. Öte yandan iktidar bloğu içerisinde şiddetlenen çatışmalar tek adamlığa soyunan RTE’yi çaresiz bırakmaktadır.
Toplumu istediği gibi maniple etme yeteneğini kaybeden iktidar, halkın gerçek gündemi olan yoksulluk ve işsizliğe çözüm üretemedikçe desteğini kaybettiğini görüyor ve paniğe kapılıyor, her atağı halk tepkisi sonrasında geri adımla sonuçlanıyor. Termik santrallere filtre takılmasının ertelenmesi, güvenlik soruşturması, Simit Sarayı’nın Ziraat Bankası tarafından kurtarılması girişimleri örneklerinde olduğu gibi kendi yasa tekliflerini geri çekerek fırtınalı denizde yol alan geminin alabora olmasını engellemeye çalışıyorlar. Kendi korkularını gizlemek için halkın üstüne korku salarak ayakta kalmaya çalışan ömrü dolmuş iktidarın her saldırısının halk saflarında direnişlere yol açtığı ve iktidarın kendini vurmasıyla sonuçlandığı bereketli bir dönemdeyiz.

Dış politikadaki derin stratejik iflas

Hedefindeki Ortadoğu ve kuzey Afrika’yı yeniden şekillendirmenin programı olan Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi-BOP’nin eş-başkanlığını üstlenmeye gönüllü ve hevesli olan AKP, yeni Osmanlıcılık hayalleriyle ve siyasal İslam ajandasıyla bu yeni paylaşım savaşlarının en azimli yürütücüsü oldu. “Stratejik derinlik” üzerinden şekillendirilen bu dış politika, fetihçilik anlayışıyla “Türkiye’nin bölge liderliğini üstleneceği” stratejisine dayandırıldı. Bunun için bölgede başlatılan vekalet savaşında üstlendiği rolü “derin” bir öz güvenle yürüten AKP liderliği, projecilerin yaşadıkları iflasları kavrayamadı (kavramak istemedi), asiller kaybettikçe de vekil olarak kendini  mutlak bir başarıya inandırmaya devam etti. “Arap Baharı” denilen süreçte yukarıdan müdahalelerle Arap halklarının  kazanım ve taleplerini manipüle eden Müslüman Kardeşler-İhvan, Tunus ve Mısır’da iktidara yürüyünce, Libya’da da NATO’nun silah gücüyle iktidar yolu açılınca, derin stratejistler açısında bölgede adeta bir  “AKP Baharı” rüzgarı esmeye başlamıştı ve sırada Suriye vardı. Ancak İhvanlaştırılmak istenen Suriye, bütün müdahaleciler için adeta bir bataklığa dönüştü, keza Tunus ve Mısır’da AKP ile ideolojik kardeşlik bağı taşıyan ihvancılar da bir bir kaybettiler. Fakat AKP bunu göremedi.. Çünkü  hırslardan arınmış, rasyonel temel üzerine inşa edilmiş bir dış politika üretilemediği açıktır. Ve  neticede  ortaya çıkan iflasın tanımı: Hayaller fetihçilikti,  ama gerçekler yalnızca bataklık!.. Büyük iflas yaşamış bir dış politikanın artık strateji üretme şansının olmadığı bu denli açıkken AKP, bu yanlış politikadaki ısrarını sürdürdü. Hatta bir yerdeki iflasa, başka mecralarda savaş kışkırtıcılığı yaparak yeni iflaslar eklemeye devam ediyor. Suriye bataklığından Libya bataklığına, oradan Ukrayna’ya ve hatta Keşmir’e kadar bir kışkırtıcılık söz konusu. Amerika ile Rusya arasındaki mekik siyasetiyle bu iflasların görünmez kılınmak istenmesinin nafile bir çaba olduğu da ortadadır. Ancak AKP, çöküş içindeki bütün rejimler gibi kaybettikçe ve eridikçe “sürekli savaş” stratejisine sarılmaya devam ediyor.

Kadınlar vardır

Neoliberalizmin krizini kadın düşmanlığını içeren beden ve emek politikalarını yükselterek aşmaya çalışan faşist iktidarlar, karşısında kadın özgürlük mücadelesini buluyor. Latin Amerika’da kadınların bedenini, görünür/görünmez emeğini, yaşam alanlarını savunma mücadelelerini birbiriyle kaynaştıran 4. dalga kadın hareketi yükselirken, ‘küresel feminist grev’ gibi yeni uluslararası eylem ve dayanışma biçimleri mücadele literatürüne kazandırmaktadır. Küresel feminist grev hareketi, kadınların görünür ve görünmez emeğinin neoliberalizme karşı mücadelede kurucu rolünü açığa çıkarırken iş yerlerinden ev içine uzanarak grevin içeriğini yeni anlamlarla zenginleştirmektedir. Kadın hareketi ‘grevi’ yalnızca üretim alanıyla sınırlandırmadan kitlesel bir isyan haline getirmeyi başarmıştır. Kadınlar tüm dünyada neoliberalizme karşı yükselen halk isyanlarının öncü kuvvetleri konumunda bulunmaktadır.
Vahşi kapitalizmin ülkemizdeki temsilcisi AKP rejiminin en önemli kurucu unsurlarından biri kadın düşmanlığıdır. AKP, kadınların kazanılmış haklarını yasal olarak sınırlandırmaktan muhafazakar aile politikalarına, dinselleşmeye kadar kadınları denetleyeceği mekanizmaları hayata geçirmeye çalışmaktadır. Toplumsal yaşam, dinci gericilikle yeniden şekillendirilirken en çok da kadınlar üzerinde baskı oluşturulmaktadır. Kamu emek rejimindeki dönüşüme paralel biçimde kadın emeği de cinsiyetçilikle birlikte güvencesizleşmekte ve değersizleştirilmektedir. Asli rolü aile içinde tanımlanan kadınların toplumsal yaşama katılması ancak ev içi rollerini aksatmayacak şekilde yapılandırılmaktadır. Kamu emekçisi kadınların ücretli emeğini belirleyen de yine aile politikaları olmaktadır. Eşitsizliği derinleştiren politikalar kadına yönelik şiddeti artırmakta, kadınlar eşitsiz ve şiddet dolu bir hayata mahkum edilmektedirler. Ev içinde olduğu gibi iş yerlerinde de kadınlar cinsiyetçi şiddete maruz kalmaktadır.

Ve ekonomi: “Burası çok önemli”

IMF ile gizli görüşmenin ardından gelen Yeni Ekonomi Planı ile çalışanlarının maaşlarına göz dikerken, kıdem tazminatını kaldırmaya niyetlenen iktidar emeğe yönelik saldırılarına devam etme niyetini ortaya koymaktadır. Vakıfbank hisselerinin Hazine’ye devredilmesi, Merkez Bankası yedek akçesinin sene başında bozdurulması ekonomik kriz karşısında yeni taklalar atmak gerektirdiğini gösterirken, Diyanet’in TOKİ evleri için helal faiz fetvası vermesi dinin kapitalizmin emrine sokulduğunu en çıplak haliyle açığa vurmaktadır.
Ekonomik kriz daha ağırlaşırken, dibe doğru yarış toplu intiharları yaygınlaştırıyor. Saray’dan yandaş sendikalara kadar lüks ve şatafattan vazgeçemeyerek kendi pisliğinde çürümeye devam eden iktidar kurumları halkın gözünde inandırıcılığını kaybediyor. Dünya kentlerinde isyan dalgası yayılırken, ülkemizde tepki biriktirmenin sınırına dayanıyor, kentlerde devleşen öfkeler emek hareketinin önüne yeni bir yol açma olanağını doğuruyor.

Faşizm yeniden…

“Allah’ın bir lütfu” diye karşılanan 15 Temmuz darbe girişimi AKP’nin arayıp da bulamadığı bir fırsata dönüştü. Barış için imza atan akademisyenlerden, gerçeği yazan gazetecilere, savaşı halk sağlığı sorunu olarak gören hekimlerden deprem vergisinin hesabını soran vatandaşlara kadar bu zulüm düzenine biat etmeyen herkes iç düşman olarak hedef gösterilmekte, mahkemelerde süründürülmektedir. AKP, çok değil daha birkaç yıl önce dilinden düşürmediği “barış”, “demokrasi” hak-hukuk adalet özgürlük “çözüm”, “diyalog” gibi çağrıları ve kavramları “terör” faaliyetleri olarak görmekte, suç kapsamına almaktadır.
Kuvvetler ayrılığının yerine tek adamda toplanan kuvvetler birliği konulup her şey sarayın iki dudağı arasına sıkıştırılarak ülkenin emekçilerin geleceği ipotek altına alınmaktadır. Kürt illerinde seçilmiş belediye başkanlarına yapılan kayyum darbesi ülkenin batısına sıçramaktadır. Yakın zamana kadar meşruiyetini sandıktan sağlayan AKP halk iradesini yok sayarak cunta yönetimleriyle benzeşmektedir.
AKP-MHP faşist bloğunun kendi iktidarını sürdürmek için devleti kendine bağlı olarak yeniden yapılandırması, kendi memurunu yaratması, iktidarına sonsuz, sınırsız biat eden kadrolarla yeni bir kadro kuşağı yaratma sürecini özellikle de 15 Temmuz darbe girişimi ile daha açık ve hızlı biçimde yürütmektedir. AKP-MHP faşist bloğu kendi kadrosunu oluşturmada OHAL sürecinde KHK’larla yaptığı ihracı şimdi her bir bakanlığa kurduğu inceleme komisyonları aracılığı ile yapmaktadır. Bir güvencesizleştirme biçimi olarak yürüttüğü bu süreçle kendisine sorun olarak gördüğü kadroları tasfiye ederken diğer yandan yeni aldığı kadroları mülakat ve güvenlik soruşturmaları aşamalarından geçirerek kendi kadro kuşağını oluşturmaya çalışmaktadır. Güvencesizlik aynı zamanda rejimsel bir nitelik kazanmış, AKP’nin “kendisinden” görmediği emekçiler sınıfsal dışlamayı katmerli bir biçimde yaşamaya başlamıştır. Artık muhalif olanın çalışma hakkını bütünüyle yok sayan bir çalışma rejimi oturtulmakta bu da güvenlik soruşturmaları aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.
“Darbecilerle mücadele” adı altında emekçilere, işçilere, toplumsal muhalefete bedel ödetildiği, tam anlamıyla bir zulüm döneminden geçiyoruz. OHAL’le, KHK’lerle süren saldırı dalgasından, her dönem darbelerin-sıkıyönetimlerin, OHAL’lerin hedefi haline gelen bir mücadele ve örgüt geleneğinden gelen konfederasyonumuz KESK’de payına düşeni fazlasıyla yaşıyor. Konfederasyon ve bağlı sendikalarımızın merkez yürütmelerinden şube ve temsilcilik yürütmelerine ve üyelerine varıncaya kadar sözde “kokteyl gerekçelerin” öne çıkarıldığı, sendikal eylemlerin “suç” sayılarak KHK’lerle ihraç edildiği bir dönemden geçiyoruz.
AKP-Cemaat koalisyonunun iç çatışması olan 15 Temmuz darbe girişimi AKP-saray tarafından karşı darbeye dönüştürülürken tüm emek demokrasi güçleri gibi sivriltilmiş uç olarak gördükleri ve AKP’nin yeni rejiminde “cihan devletinin liderine sadakat gösterecek memur” tiplemesinin yaygın olacağı süreçte asla yeri olmayacağını düşündükleri  KESK ve bağlı iş kolu sendikalarımız açık bir saldırı ve baskı  altındadır. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak haksız hukuksuz ihraç edilmiş üyelerimizin hukuksal olarak haklarını aramalarını engellemek için AKP ve sarayın hem hakimi hem savcısı olduğu OHAL İNCELEME KOMİSYONU kurularak yapılan haksız hukuksuz ihraçları sözde inceleyerek çok azını (%7) işe iade etmiştir. Kendini hukukun üstünde gören OHAL İnceleme Komisyonu tek adam rejimin ülkeyi anayasasız ve evrensel hukuk kuralları dışında nasıl yönettiğinin tipik bir örneğidir. Sendikal eylemlere katıldıkları için on binlerce kamu emekçisi cezalandırılmış, yıllardır verdiğimiz kararlı mücadelemizin kazanımları bir bir ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Sendika kararıyla yaptığımız eylemler “suç” diye nitelenerek bize yönelik saldırganlığın birer gerekçesi haline dönüştürülmek istenmektedir.
AKP-MHP iktidarı örgütlülüğü kendi yandaş konfederasyonları aracılığı ile iktidarın bir rıza aygıtı haline getirerek anlamsızlaştırdığı bir süreci önümüze koymaya çalışıyor. Örgütten kaçışı özendiren kimi bireysel eylemlilikler kendi sınırlarını zorlayıp bir süre sonra hatırlanmaz hale geliyor. Çeşitli bireysel inisiyatiflerin ortaklaştırılmaya çalışıldığı platformlar anlamlı bir çaba olmakla birlikte örgütlü bir mücadeleye dönüşmediği, (ataması yapılamayan öğretmenler platformu) süreklilik taşımadığı için (şimdilerde KHK’liler platformu) bir süre sonra dağılıyor.
AKP-Saray iktidarı bir yandan sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda devleti şekillendirirken diğer yandan toplum mühendisliğine soyunmuş durumdadır. AKP ve saray oluşturmaya çalıştığı yeni rejimi için itaatkâr, dindar ve kindar insan yetiştirmenin ve toplumu dönüştürmenin eğitim kurumlarından geçtiğini bilerek bu alanda da 4+4+4 ve ardından çıkardığı yönetmeliklerle dinsel ögelerle dolu geri yönde çeşitli değişiklikler yaptı. Eğitim alanı; ihraç edilenlerin yarattığı boşluğun sözleşmeli öğretmenlerle doldurulmasından, müfredatın bilimsel-eleştirel laik içeriğinin çıkarılarak tamamen dinsel, metafizik öğelere doldurulmasına kadar şeriat devleti özlemlerine uygun halde dizayn edildi. Son yapılan müfredat değişikliği ile AKP öncesi dönemin resmi ideolojisinin taşıdığı laikliğin kimi kırıntıları bile aranır noktaya geldi.

KESK ve bağlı sendikaların kuruluşundan bugüne getirdiği yapısal sorunlar

KESK’in bugün boğuştuğu konjontürel sorunların yanı sıra doğumundan itibaren taşıdığı yapısal sorunlar da bulunmaktadır. Kuruluşundan bu yana KESK’in ve bağlı işkollarının temel yapısal problemine değinmemek sorunu belli bir zaman dilimine sıkıştırarak sağlıksız bir değerlendirme ve sonuca yol açar ki bu da KESK’in bundan sonra da sorunlarının artarak devam etmesine yol açar. Bu nedenle KESK’in geçmişten bugüne getirdiği yapısal sorunları da hesaba katarak ağırlıklı olarak son sürecine baktığımız da bazı kerteriz noktalarına değinmek icap etmektedir.
KESK 1995’de kurulurken mevcut işçi konfederasyonlarının yanına bir memur konfederasyonu olarak kurulmasının yol açtığı sonuçlar bu günkü statükocu yapısını ortaya çıkarmıştır. KESK kuruluşundan bugüne önceleri dönemin egemen sendikal yönetsel anlayışları tarafından “sahte”, daha sonra “eksik sendika yasası” denilip 2001 sonrasında tamamen özümsediği 4688 sayılı yasa (bu yasa sadece memur statüsündekilerin örgütlemeye cevaz veren bir yasa) daha sonra kamu alanında taşeron, esnek ve kuralsız çalıştırma biçimleri ortaya çıkınca yetersiz kalmıştır. AKP’nin kendisinden önceki iktidarlardan devralarak en cevval şekilde yürüttüğü neoliberal politikalar ve bunların kamuda özelleştirmelere bağlı olarak çalışma ilişkilerine yansıması, ciddi bir açmaz olarak karşısına çıkmıştır.
KESK’e hâkim olan anlayış 4688 sayılı yasaya uyum göstermeyi emekçilere yabancılaşmaya kadar vardırabilmiştir. Öyle ki yetkili sendika olmaya kilitlenmiş Eğitim Sen, aynı güdülerle hareket eden sarı sendikanın sözleşmeli öğretmenleri üye kaydetmesi hakkında suç duyurusunda bulunmasını şubelerine bildirmiştir. Hayatın garip bir cilvesi olarak eğitim alanındaki ilk güvencesiz çalışanlar devlet güdümlü sendikada örgütlenirken, Eğitim Sen istisnadan kurala dönüşecek olan istihdam biçimini görmek istememiş, onları emekçi olarak kabul etmemiştir.
İlginçtir o yıl Eğitim Sen yetkiyi kaybetmiş, Türk Eğitim Sen yaklaşık 35 bin sözleşmeli memuru üye yaparak yetkiyi almıştır. Bu dönüşümlere bağlı olarak yeni sömürgecilik döneminin yaygın çalıştırma biçimi haline getirdiği esnek, kuralsız, taşeron çalıştırmanın kamu alanındaki yansımalarını görmemesi ciddi bir açmazı oluşturmuştur. Bugün ihraç edilen arkadaşların sendikal düzlemde aktif kılınmasından tutalım da, tüzüğünde olmasına rağmen kimi iş kollarının (örneğin Eğitim Sen) dershane ve özel okul çalışanlarını, torba yasa ile Belediyelerden MEB geçen emekçileri asli üye yapmayarak, fahri üyelikte diretmesi) iş kolunda 4-A (kadrolu) dışında diğer çalıştırma biçimleriyle çalışanları üye yapmaması aynı mantığın devam ettiğinin bir göstergesidir.
KESK ve bağlı sendikalarda oluşturulan yönetimlerin sadece siyasal ihtiyaçlara bağlı olarak biçimlenmesi, siyasal yapıların arka bahçesi olarak görülmesi önemli bir sorundu. Ayrıca soldaki yasallaşma eğilimlerinin sendikal mücadele ve örgütlenme düzlemlerine yansıması, kamu emekçilerinin başlangıçta dayandığı fiili, meşru, militan kitle mücadelesinin yerine kurumsallık adı altında yasal partilere paralel olarak yasalara uyum göstererek statükocu bir anlayışa teslim olmuştur.
Bu temel sorunlar KESK’in kuruluşundan beri var olan yapısal sorunları da doğum lekesi gibi üstünden taşıyarak günümüze kadar gelmiştir. KESK’in kuruluş kongresinden bu yana sorunlara parmak basan, tartışmaya çalışan Devrimci Kamu Çalışanları (DKÇ), anarko-sendikalist, marjinal, kitleden kopuk vb karalamalara maruz kalmış, fakat kapitalizmin kendi mecrasındaki doğal akışı bu suçlamaların sahiplerini “KESK’i yeniden yapılandırmak”, “birleşik mücadele” adı altında bir zamanlar reddettikleri DKÇ tezlerine sarılmaya itmiştir.
KESK’in yapısal sorunlarının yarattığı kültür, kendi statükosuna teslim olmayı ve kimi hatalı yaklaşımları da eklediğimizde kamu çalışanları hareketinin daha ileri taşınmasında ciddi problem oluşturmaktadır. KESK’in son dönemlerine baktığımızda geçmişten getirdiği bu hatalı ve yanlış yaklaşımların, fiili, militan kitle mücadelesi yerine kurumsal ağırbaşlılık, kurumsal aidiyet adı altında sorunlara müdahale etmede ciddi eksiklikler taşıdığını söylemek gerekir.

KESK’li kadınlar

Kadınların yaşadığı eşitsizlik sendikal mücadeleye katılımlarını, sendikal mücadele içindeki konumlarını da belirlemektedir. Kadınlar sendikal mücadeleye tüm bu toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yükleri ve zorluklarıyla birlikte katılmaktadırlar. Kadınların ev, iş, aile sorumlulukları nedeniyle sendikalardaki hareket alanları da kısıtlanmaktadır. Kesk içerisindeki kadın kotasına rağmen sendikalarda yönetimlerin belirlenmesinden, hareket alanına kadar erkekler kadınlardan avantajlı konumdadırlar.
Kadın mücadelesi sokağın ablukaya alındığı bir dönemde bile toplumsal muhalefetin önünde yer almayı sürdürmektedir. Sendikaların en hareketsiz olduğu dönemlerde sendikalı kadınlar iş yerlerinin dışına uzanacak şekilde Türkiye kadın hareketinin parçası olabilmiş, ortak mücadele içinde yer alabilmiştir. Kadına yönelik saldırıların arttığı bu dönemde de kadınlar şiddete karşı yaşamlarını savunmaya, ücretli ve ücretsiz emeklerinin değersizleşmesine karşı emeklerini savunmaya, dinci gericiliğe karşı laiklik mücadelesini yükselterek eşitlik ve özgürlük mücadelelerini her alana yaymaya devam edeceğinden şüphe duyulmamalıdır.

Genel Kurul’a giderken

KHK’lerle ihraç edilme, açığa alma ve sendikal hakların kullandırılmamasına dönük AKP ve saray rejiminin anti demokratik, baskıcı tutumuna karşı yapılacaklar, ihraç edilen ve açığa alına üyelerimizle ilgili dayanışma (üye aidat ödentisinin arttırılmasından diğer dayanışma biçimlerinin de ele alındığı), kongre döneminde ihraç edilen arkadaşlarımızın seçme seçilme haklarının kullanımı, kongrelerin içinden geçtiğimiz dönemde  örgütü ve mücadeleyi ileri taşıyacak yenileyici bir dinamik olarak ele alınacağı, kongrelerin bu bakış açısıyla geniş, kapsayıcı katılımı önüne koyan tüm demokratik denetim ve katılım mekanizmalarının yaşam bulduğu bir süreç olarak işletilmelidir.

Emek hareketi ve AKP’nin rıza üretme araçları olarak sendikalar

AKP hükümetinin yeni bir rejim ihdas etmeyi planladığı ve bu ‘yeni rejiminde’ toplumsal rıza aygıtlarına da özel önem verdiği görülmektedir. Özellikle uyguladığı neoliberal politikalarının toplumsal desteğini oluşturmak ya da en azından toplumsal tepkiyi etkisizleştirmek için meşruiyet zeminlerine ihtiyaç duymaktadır. Bunun için muhtarlara varıncaya kadar toplumsal destek alanlarını oluşturma çabası içindedir. Bu nedenle yandaşlık kavramıyla kategorize edilecek bir örgütlenme AKP’nin temel politikalarından biri haline gelmiştir. Bunun için özellikle çalışan kesimler üzerinde bir manipülasyon aracı olarak kendi politikalarının onaylayacak olan sendikalar kurma ya da var olanları dönüştürme yoluna gitmiştir.
Tarihin belli dönemlerinde başvurulan bu yöntem hiç de yeni değildir. Bir çeşit korporatif örgütlenme sayılacak bu sendikalar üye yaparken iktidar olmanın çeşitli avantajlarını kullanma, ya da çeşitli baskı kurma (mobbing) yoluna gitmişlerdir. Kamu çalışanları alanında Memur Sen işçi kesiminde Hak İş bu örgütlenmenin en tipik örneklerini teşkil eder. Bu duruma emperyalist sistemin neoliberal politikalarının dayattığı çalışma koşullarının temel zeminini de eklediğimizde çalışma yaşamında emekçiler açısından ciddi sorunları karşımıza çıkarmaktadır. Bu sorunların en başında sendikal hareketin krizi gelmektedir.
Kamu istihdamında taşeron ve 4/c statüsünde çalışanlarla ilgili mevzuat değişikliğine rağmen güvencesizlik ortadan kalkmamış tam tersine daha vahşi biçimlerde hortlamıştır. İş-Kur’un Toplum Yararına Programı ile kamu kurumlarına geçici olarak yerleştirilen personel “geçici gelir desteği sağlama” adı altından ucuz ve kuralsız çalışan işgücü olarak kullanılmakta, üstelik işçi olarak kabul görmemektedir.  TYP katılımcılarının sosyal güvenlik primi ile vergi giderleri İş-Kur tarafından üstlenilmiş ise de bu programın finansmanı İşsizlik Sigortasından karşılanarak işsizler için kullanılması gereken birikim yağmalanmaktadır. İşe alım sırasında imzalanan taahhütname ile çalışanların hakları sınırlanmakta, İş-Kur ise işveren sorumluluğundan sıyrılmaktadır. Kamu personel sisteminde yeni bir statü fiili olarak uydurulmakta, taşeron işçiliği aratacak düzeyde güvencesiz bir çalışma biçimi yaratılmaktadır.
Bugün kamu çalışanları alanında ciddi alt üst oluşlar yaşanmakta, bu alt üst oluşlar nesnel olarak örgütlülüğümüzü güçlendirmemiz açısından önemli avantajlar sunmaktadır. Gerek gerici, piyasacı ve otoriter yönetim anlayışından gerekse çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşmasından kaynaklı olarak AKP’ye karşı kamu çalışanlarındaki öfke artmaktadır. Bu öfkeyi örgütlü mücadeleye seferber etmek başta var olan örgütlenmemizin yenilenerek büyütülmesi olmak üzere mücadelenin önüne yeni kanallar açacaktır.
Kamu alanında meydana gelen değişikliklere bağlı olarak yeni bir mücadele sürecinin yaratılabilmesi açısından yeterince dinamizm bulunmaktadır. Son yıllarda gerek yaşam koşullarında gerekse çalışma koşullarında yapılan sistemli saldırılarla yaşanan hak kayıpları; neoliberal politikaların yıkıcı sonuçları, kamu emekçilerini de mücadeleye yöneltmektedir.
Kamu emekçilerinin yeni istihdam politikalarıyla farklı statü ve ücret uygulamalarıyla parçalandığı, yalnızlaştırıldığı; kamu emekçileri sendikal mücadelesinin yandaş ve güdümlü konfederasyonlarla kuşatıldığı ve boğulmaya çalışıldığı bir durumda parçalanmayı ortadan kaldıracak birleşik bir mücadele zemini yaratmaktan, kamu emekçilerinin sınıfın diğer bileşenleriyle birlikte kendi gücüne dayalı etkili bir hak mücadelesi yürütmekten başka yolu görünmemektedir.

Çözüm olarak;

AKP’nin çalışma rejimini yeniden kurma programının ana yönelimi esnek ve güvencesiz çalıştırmadır. KESK güvencesizliğin farklı statülerle parçalanmış tüm emekçilerin ortak sorunu olduğu tespitinden hareketle örgütlenme perspektifiyle değerlendirmeli, güvencesiz çalıştırmanın yasaklanması talebi ile artan iş cinayetlerine karşı mücadele etme acil ve öncelikli gündem olarak mücadele programına dâhil etmelidir. Bu bağlamda KESK’e bağlı iş kollarında güvencesizlerin örgütlenmesi sendikal hareketimizin dinamizmini artıracağından hareketle, güvencesiz çalışanların üyeliklerinin hiçbir engelle karşılaşmadan yapılması için somut uygulamalara geçilmelidir.
4688 sayılı yasa ile özgür ve gerçek bir toplu sözleşme yapma imkânını ortadan kaldıran siyasi iktidar karşısında, başta kamu emekçileri olmak üzere tüm emek kesimlerinin hak ve özgürlüklerinin meşru savunması temel alınmalıdır.  Kamu emekçileri mücadelesinin 4688 sayılı yasa ile sınırlandırılmasına, yasa ile ıslah edilmeye çalışılmasına izin verilmemelidir.
KESK’in önümüzdeki dönem mücadelesi içinde kadınların kendi gündemlerini yaratmadığı, kendi ihtiyaçlarıyla örgütlenmediği bir sendikal mücadele düşünülemez. İş yerlerinde kadınların özel sorunları sendikal mücadelenin gündemi yapılmalı. Kadın meclislerinin işleyişi yeniden iş yerlerinde güçlendirilecek şekilde yapılandırılmalı, kadın meclislerinin karar mekanizmalarındaki konumu güçlendirilmeli. Kadın meclisleri aracılığı ile alınan kararlar sendikaların ikincil gündemi değil asli gündemi olmalı. Fiili olarak işleyen kadın sekreterlerinin kadın meclisi tarafından belirlenmesi süreci tüm KESK içerisinde ilkesel bir tutum olarak benimsenmeli. Kadın sekreterliği kadın meclisinin iradesi ile belirlenmeli. Kadınlar karar mekanizmalarında doğrudan yer alabilmeli.
Kadınların toplumsal cinsiyet eşitsizliğine, erkek egemenliğine karşı mücadelesi ne yalnızca iş yerleriyle sınırlandırılabilir ne de iş yerlerinden koparılmış bir mücadele düşünülebilir. Güvencesizliğe ve neoliberalizme karşı görünür ve görünmez emek mücadelesini beden ve yaşam alanlarını savunma mücadelesiyle birleştirecek bir kadın mücadelesi sınıf mücadelesi içinde yükseltilmeli.
Kamu emekçileri alanında şimdiye kadar olmayan hareketli günler yaşamaktadır. Hemen her gün kamu alanında düzenleme adı altında çeşitli hak kayıpları içerdiğinden kamu emekçilerinin itirazlarıyla karşılanmaktadır. Yaşanan bu gerilimli durum aynı zamanda bir hareketliliği ifade etmektedir. Ancak bu hareketliliği örgütlü bir itiraz, toplumun yükselen tepkileriyle buluşturabilme güçlüğü ile karşı karşıyadır. Kamu emekçileri önümüzdeki dönem bu hareketliliğin örgütlü, hedefini bilen, sonuç alan eylemlere yöneltilmesi ve toplumun diğer talepleriyle buluşturarak sınıf hareketinin tümüne yaymayı hedefleyecek bir çalışma tarzıyla hareket etmelidir. KESK’in bu doğrultuda yeniden yapılandırılmasını da içeren bir anlayışla öneriler ve pratiklerle hareket etmesi için üyesinden her türlü kademede g��rev almış yürütücülerine kadar tüm kamu emekçileri bir seferberlik ruhu ile yoluna devam etmelidir.
Bu gelişmeler ışığında içinden geçtiğimiz süreçte ortak aklın oluşturulması, taşın altına elimizi değil gövdemizi koymanın zamanı diyerek tüm demokratik katılımın önünü açan, siyasal mutabakattan ziyade mücadele, örgüt ve elbette programatik mutabakat bağlamında kongre süreci örgütlenmesi gerekmektedir. Önümüzdeki süreçte nasıl bir KESK ve elbette ki işkolu sendikaları bağlamında nasıl bir sendika sorusuna ilkesel olarak yaklaşımlarımız;
a)-KESK ve bağlı sendikaların kongreler döneminde örgütlenmenin çalışma yaşamındaki değişmeleri göz önünde bulundurarak ele alınması gerekir.
b)- Sözleşmeli, esnek çalıştırmayı göz önünde bulundurarak iş kolundaki tüm çalışanları örgütlemeyi somutlayacak süreci KESK ve bağlı sendikaların önlerine koymalı ve bu düzlemde örgütün yeniden yapılandırılması yönünde programı ortaklaştırmalıdır
c)- KESK ve bağlı sendikalarda işkolunda farklı statülerde çalışanları(kadrolu, sözleşmeli,)  öncelikle ortak örgütlenmesi için ortak iradenin oluşturulmalı.
d)- KESK ve bağlı sendikaların kongreler süreci emek ve demokrasi mücadelesinin yürütülmesinde bütünlüklü bir mücadele programı doğrultusunda ele alınıp bir yenilenme süreci olarak ele alınmalıdır.
e)-KESK, tüm toplumsal yaşamın dinsel referanslarla yeniden yapılandırılmasına karşı laik yaşamın yılmaz savunucusu olmalıdır. KESK ve bağlı işkolu sendikalarının temel mücadele başlıklarından biri “laik yaşam-laik eğitim-laik devlet”  olmalıdır. KESK laikliğin ülkesini kurmada bir emek örgütü olarak temel şiar edinmelidir.
f)-KESK, kamu hizmetlerini tasfiye etmeyi, yurttaşı müşteriye dönüştürmeye çalışanların karşısında en başından beri kesintisiz olarak sürdürdüğü parasız, ulaşılabilir ve nitelikli ana dilinde kamusal hizmet mücadelesi ile barikat olmalıdır.
g)-KESK toplumun en geniş kesimleri özelde kamu emekçileri olarak sıkıştırıldığımız bu cendereden çıkmanın tek yolu sıramızı beklemeden, haklarımızı korumak için zaman kaybetmeden bir arada birleşik mücadeleyi örmelidir.
h)-KESK sadece üç milyon kamu emekçisinin değil, emekten,  demokrasiden, barıştan yana milyonların sesi olmayı hedeflemelidir.

Önümüzdeki sürece dönük olarak KESK ve bağlı sendikalarda somut önerilerimiz:

1- KESK’e bağlı sendikalarımızın ana damarı işyerleridir. Bu dönem zayıflayan iş yerlerimiz için mutlaka işyeri meclisi(konsey) ve komiteleri kurularak işletilmelidir. İşyerlerimizde kamusal hizmet üreten kamu emekçilerini hizmetten yararlanan toplumsal kesimle buluşacak birliktelikler oluşturulmalıdır. İş meclislerinin içinde olduğu bölge meclisleri de oluşturularak hayata geçirilmeli
2- Neo liberal dönüşümlere bağlı olarak sadece 4688 kapsamında (657 sayılı kanunun tasfiye edileceği düşünüldüğünde) değil o iş kolunda çalıştırılan tüm güvencesiz çalışanları da örgütlemeli, kağıt üzerinde üye yapılacak düzenlemelerle yetinilmeyip somut mevzuata takınılmadan fiili olarak mutlaka üye yapılmalı.
3-Sendikal sürece tabanın katılımı, sözün yetkinin çalışanlarda denilen modelde üyelerin sadece seçim dönemlerinde değil tüm karar alma, denetleme ve katılım mekanizmalarında yer alacak düzlemler, organlar tarif edilmeli. Tabanın, üyenin seçimden seçime katılımını sağlamak yeterli değildir. Kuşkusuz demokratiklik açısından doğrudan seçim mevcuta göre daha ileri görünmekle birlikte bunun seçimle sınırlandırılması o sendikanın katılımının demokratik olduğunu göstermez (Meslek odaları örneği) mutlaka meclis modeli yaşama geçirilmelidir.
4-Demokratik katılımda meclisleşmeler ciddi önem taşımaktadır. Günümüzde meclislerin işletilmemesi, meclis üyelerinin buna yeterince önem vermeyişi, modelde bazı giderilebilir eksikliklerin olması meclis modelinin yanlışlamaz. İş kolundan başlayarak iş kolu ve konfederasyon genel merkezine kadar bu meclis modelinin eksikliklerini ortaya koyarak işletmek gerekir.
5-Yürütmelerin sorumluk düzeyi ile meclisin sorumluluk düzeyi arasındaki açı farkı giderilmeli. Yürütmelerin geri çağırılabildiği bir model üzerinde durulmalıdır. Bunun için Yürütmenin bir kısmı meclis içinden seçilmesi bir yol olabilir.
6-Öncelikle ihraç edilmiş veya açığa alınmış, ihraç olup emekli olmak zorunda bırakılmış hukuksal süreçleri (ihraç edilen üyelere dayanışma göstermede yaşanılacak ekonomik zorluk göz önüne alınarak  iş kolu sendika genel merkezleri tarafından emekliliğe yönlendirilmiş) üyelerimizin, seçme seçilme haklarının tüm gerekleri yerine getirilmelidir.
ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ
SÖZ YETKİ KARAR ÇALIŞANLARA
YAŞASIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELEMİZ YAŞASIN KESK

30 Kasım 2013 Cumartesi

KESK’i Sokakta Kurduk, Sokakta Yenileyelim! –

AKP Hükümeti’nin emeğe yönelik saldırı paketleri ile çalışma yaşamında esnek ve güvencesiz çalıştırmanın önündeki engellerin tamamen ortadan kaldırılacağı günlerin arifesindeyiz. İçinden geçtiğimiz bu günlerde sermaye, ucuz ve güvencesiz emek cennetine yolculuğunun son durağındadır artık.
Kuşkusuz sermayenin cenneti, tüm emekçilerin, onların eşlerinin ve çocuklarının da cehennemidir. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılına kadar çeşitli gerekçelerle gecikmiş olan, ülkemizin ucuz ve güvencesiz emek cenneti haline getirilmesi programı, bu dönemde atılacak yeni adımlarla neredeyse tamamlanmış olacak.
İktidara gelir gelmez emek alanında “katılık” olarak nitelendirdiği haklarımıza bazen sinsice ama çoğu zaman açıktan saldıran AKP Hükümeti, uygulanmakta olan grev ve toplu sözleşme düzeneğinin içini boşaltarak sendikal hareketin daha da etkisizleştirilmesine yönelik yıkıcı uygulamalara hız verdi.
2003 yılında çıkarılan 4857 Sayılı İş Yasası ile taşeron sistemi yasallaştırıldı. Ödünç işçilik, telafi çalıştırma, cumartesi gününün mesaiden sayılması gibi düzenlemelerin tamamı hayata geçirildi. Kamuda 4/B, 4/C ve ücretli öğretmenlik gibi güvencesiz çalıştırma biçimlerine yaygınlık kazandırıldı. Güvencesiz çalıştırmanın yaygınlık kazanmasıyla birlikte sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirme çabaları da sonuç vermeye başladı. Parçalı, güvencesiz ve esnek çalıştırma koşullarında işten atılma korkusu yaratılarak işçi ve emekçiler sendikalardan uzaklaştırıldı.
Bu süreçte işçi sınıfının örgütleri etkisizleştirilerek mücadele ile elde edilen tüm kazanımlar tek tek geri alındı ve alınmaya devam ediliyor. AKP döneminde hız kazanan emek düşmanı uygulamalar ile sendika ve örgütlenme hakkı,  iş güvencesi, emeklilik, işçi sağlığı ve güvenliği, kreş, yemek, servis, insanca yaşayacak ücret gibi üretim alanı konularında yaygın hak kayıpları yaşandı. Buna paralel olarak; eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi yeniden üretim alanlarına ilişkin hakları da kapitalizmin azgın sömürüsünün hizmetine sunuldu.
Emek alanını bir bütün olarak değerlendiren AKP, saldırı yasalarını kamuda ve özel sektörde paralel olarak yürürlüğe koydu. İşçiler için attığı adımın hemen ardından kamu çalışanları için benzer adımlar attı. 2008 yılında çıkarılan SS-GSS ile Sosyal Güvenlik Sistemi herkes için tekleştirildi. Emeklilik yasası tüm emekçilerin tabi olduğu halde tasarlandı. Artık tüm emek alanından Çalışma Bakanlığı sorumlu. Ve son olarak Çalışma Meclisi toplantısında Tayyip Erdoğan’ın tekrarladığı “çalışanlar” ifadesi çalışma koşullarının modern kölelikte eşitleme planını ortaya koymaktadır.
Bugün uygulanmakta olan neoliberal saldırı programları kamu çalışanları da dahil tüm emekçilerin yaşamlarını parçalarken, kaderlerini birleştirmiştir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; artık kamu çalışanlarının emek alanına yönelik saldırılar karşısında tüm işçi ve emekçilerle ortak bir mücadele hattı yaratılmadan savunmaya çekilme ve protesto etme biçiminde sürdürülen mücadele çizgisiyle sonuç alma şansı kalmamıştır.
1990’larla birlikte emek hareketine yeni bir ivme kazandırarak ortaya çıkan KESK, güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya ve kamunun piyasacı dönüşümünün ilk adımlarına karşı ciddi ve kapsamlı bir mücadele-örgütlenme programı ile yoluna devam etmiş olsaydı, bugün AKP iktidarı eliyle yürütülen sermaye kuşatmasını yarmak,  çok daha kolay olabilirdi.
Kuruluş süreci tartışmalarında, Devrimci Kamu Çalışanları tarafından önerilen “Birleşik Emek Konfederasyonu” anlayışı ne yazık ki kabul görmedi. Bu durum sendikal harekette ilk ciddi kırılma anlamını taşıyordu.
KESK, 1990’lardaki sendikal mücadelenin temel ilkesi olan ortak örgütlenme anlayışından uzaklaşarak kuruldu. Kurulan “memur” konfederasyonu işçi sınıfının sendikal mücadelesinin parçalı halinin sürdürülmesini tercih etmek anlamına geliyordu. Bu nedenle konfederasyon işçi sınıfının tüm kesimlerinin ortak örgütü hedefiyle inşa edilmedi.
Unutmamak gerekir ki; fiili ve meşru mücadele anlayışı ile “yetkili sendika” olmak için belirleyici düzlemin sokak olduğu öngörülerek, sahte toplu görüşme ve toplu sözleşme süreçleri reddedilseydi ve sadece “memurların” değil tüm emekçilerin taleplerinin militanlığına soyunulsaydı, 20 yıl sonra bugün güçlü, birleşik bir emek örgütünden bahsedebilirdik.
90 yılından itibaren grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadeleyi tercih eden kamu çalışanlarının fiili, meşru ve militan mücadeledeki ısrarının altında yoksullaştırılmaları ve işçileştirilmeleri yatmaktaydı. Mücadelenin ilk yıllarındaki bu ısrar onları kendisi gibi yaşayan milyonlarca işçi ve işsizle kader birliğine, dolayısıyla mücadele birliğine götürülebilecekken, sınırları yasalarla belirlenen alana çekilmek KESK’in etkisizleşmesinde belirleyici bir öneme sahip olmuştur.
Bugün kamu çalışanları güvencesiz çalıştırma biçimlerinin kıskacı altında, köleleştirilmekte, ücretleri eritilmekte, sürekli borçlandırılarak kredi kartlarına, tüketici kredilerine mahkum hale getirilmektedir. Bu durum, elbette sermayenin işçi sınıfına yönelik genel saldırısının sonucudur.

Bütün bu yaşananlar ışığında, hak mücadelesi ekseninde toplumsal hareket temelli bir mücadele için çok daha fazla neden bulunmaktadır. Neo liberal saldırı programının yaratmış olduğu tahribat, işçi sınıfının tüm katmanlarını aynı sorunlardan muzdarip hale getirmiştir. İnsanca yaşam ve insanca çalışma koşulları tüm emekçilerin ve halkın ortak talebi haline gelmiştir. KESK, emek hareketinin önemli bir bileşeni olarak böyle bir hareket temelinin inşasında kurucu aktörlerden biri olmaya soyunmalıdır. Bunu gerçekleştirecek potansiyele sahiptir. Kritik mesele “nasıl bir sendika” ve “nasıl bir mücadele” sorularına doğru ve devrimci yanıtlar vermektir.
Emeğe yönelik saldırılara karşı ve çeşitli hak mücadeleleri için birleştirici bir çağrı merkezi oluşturmakla işe başlanmalıdır. Haziran İsyanı’nın akşam direnişlerine katılan on binlerce işçi ve emekçiye güven veren, onlar için yeniden umut olan bir hareket tarzı geliştirilmelidir.
AKP ayrım yapmadan tüm emekçilere karşı azgın saldırılarını ve sinsi planlarını uygulamaktan geri durmuyor. Çaykur ve Darphane grevlerini bitirmek için grev kırıcılığı yapan, THY işçisinin direnişini kıramayınca Hava-İş’in Genel Kurulu’na müdahale eden, ayak oyunlarıyla HAK-İŞ’e bağlı Medya-İş’i yetkili sendika haline getirirken, Devrimci Sağlık-İş’in binlerce üyesini yok sayan, 2002 yılında 40 bin üyesi olan Memur-Sen’i %1500 büyüterek yetkili konfederasyon haline getiren, güvencesizliğe karşı yükselen işçi direnişlerine en sert biçimlerde müdahale eden, KESK’i ve bağlı sendikaları düzmece operasyonlarla itibarsızlaştırılmaya çalışan gözü dönmüş AKP iktidarının emeğe yönelik saldırılarını durdurmanın tek yolunun ortak bir direniş hattı kurmaktan geçtiği görülmelidir.
AKP hükümetinin Ulusal İstihdam Stratejisi’ne bağlı olarak gündeme getirdiği kadın istihdam paketi, kıdem tazminatı v.b. yasa tasarıları, 2014 asgari ücret tespit toplantıları ve 2014 bütçe görüşmeler süreci KESK’in böyle bir hareket temeline yüzünü dönebilmesi açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Aralık ayı hem asgari ücret zamlarının tespit edilmesi hem de bütçe görüşmelerine sahne olması açısından önemli bir süreçtir. “İnsanca yaşayacak asgari ücret”  tüm emekçilerin ortak talebi olmalıdır. Son yıllarda ciddi ekonomik kayıplara uğrayan kamu çalışanlarının 2014-2015 zamlarına razı olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla kamu çalışanlarına dayatılan ihanet sözleşmesini reddederek, bütçeden kamu çalışanlarına ayrılan payın artırılması ve insanca yaşayacak bir ücret talebiyle yürütülecek mücadele taşeron işçiler başta olmak üzere tüm emekçilerle birlikte yükseltilmelidir. Tüm emekçileri ve halkı yoksullaştıran temel kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına son verilerek eğitim, sağlık, ulaşım, su, elektrik, doğalgaz gibi temel hizmetlerin genel bütçeden karşılanması talebinin öne çıkarıldığı ve bütçeye doğrudan müdahil olan bir mücadele hattının yaratılması hedeflenmelidir.
Bu dönemde ortaya konulacak mücadele programı mümkün olduğu kadar geniş işçi ve emekçi örgütleri ile birlikte oluşturulmalı ve bu mücadele programı Gezi İsyanı ile ayağa kalkan milyonların toplumsal bir hareketi olarak AKP’nin oyununu sokakta bozma ve “masaya oturtma” iddiası taşımalıdır. KESK’in aralık ayında yapmayı planladığı Grev, AKP’nin gericileştirme, yoksullaştırma ve piyasalaştırma politikalarına karşı tüm halk kesimlerini kapsayan “Halk grevi” yaklaşımıyla ele alınmalı ve hayata geçirilmelidir. Kuşkusuz böyle bir hareket AKP’yi sandıkta da geriletebilecektir.
Tayyip Erdoğan’ı Taksim Dayanışması’yla “masa”ya oturtan şey gibi Dersim’deki enerji işçilerinin 7 maddelik “Toplu Sözleşme”sini kabul ettiren de bilindiği gibi sokaklardaki fiili, meşru ve militan direnişler olmuştur. Bu doğrultuda protestocu yaklaşımlar terk edilmeli, hak alıcı fiili meşru ve militan direnişler yaratılmalı, yandaş Memur-Sen’in ve hükümetin meşrulaşmasına hizmet eden sahte Toplu Sözleşme süreci reddedilmelidir.

Kuşkusuz yıllardır 657-4688 Sayılı yasalara sıkıştırılan hareket düzleminin kısa vadede değişeceğini, yıllardır biriken ideolojik-politik, örgütsel sorunların bir anda çözüleceğini beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bu açıdan yaklaşan KESK ve bağlı sendikaların Genel Kurul süreçleri böyle bir mücadele hattının tartışılacağı zeminlere dönüştürülmeli, örgütsel yenilenme hedeflenmelidir.
Devrimci Kamu Çalışanları, sokakta kurulan kamu çalışanları hareketinin önemli kurucu öznelerinden biridir. Bugün hayat bizlere yeniden fiili ve meşru mücadele anlayışı temelinde sokağı adres olarak gösteriyor. Yeni ve devrimci bir emek hareketinin sesleri sokakta yükseliyor. Enerji işçilerinin kazanımla sonuçlanan grevi, taşeron sağlık işçilerinin direnişleri, Kazova işçilerinin işgal ve üretim mücadelesi, İngiltere, Brezilya ve Yunanistan’daki öğretmen grev ve direnişleri, on binlerce kamu çalışanı, işçi ve işsizin Gezi Direnişi ve son olarak eğitim emekçilerinin 23 Kasım’daki direnişleri böyle bir hareket için umutlarımızı tazeliyor.
20 yıl sonra bugün Devrimci Kamu Çalışanları olarak yine, yeni bir emek hareketinin kurucu unsurlarından biri olmak için yola çıkıyoruz. Tüm grup ve dinamikleri, İşçi sınıfı hareketinin önemli bileşenlerinden olan Kamu Çalışanları Hareketi’ni ve KESK’i yeni bir temelde, Haziran İsyanı’nın yarattığı ruhla yeniden inşa etmeye ve birleşik emek hareketinin ana aktörlerinden biri haline getirmek için adım atmaya çağırıyoruz.

                                                                  Devrimci Kamu Çalışanları

18 Ekim 2013 Cuma

AKP’nin Eğitime Dinsel Simgeleri Sokması Laik-Bilimsel Eğitimi Ortadan Kaldırma Hamlesidir!

Demokratik Öğretmen Hareketi Kritik Eşikte;
AKP’nin Eğitime Dinsel Simgeleri Sokması Laik-Bilimsel Eğitimi Ortadan Kaldırma Hamlesidir!
Yurtlarda, okullarda, hayatın her alanında cins ayrımcılığı yaparak kadınlarla erkeklerin yan yana olmasının önüne duvarlar ören ve kadını sosyal yaşamdan koparan AKP’nin özgürlükçülüğüne inanmak için, ya yandaş ya da aklını yitirmiş olmak gerekir
Encümen-i Muallimin, TÖS, TÖB-DER, EĞİTİM İŞ ve EĞİT-SEN’den EĞİTİM SEN’e kadar her dönemde kararlılıkla ve taviz vermeden ortaya konulan Demokratik, Laik, Bilimsel eğitimi savunma iradesi bugünlerde AKP’nin neoliberal gerici saldırılarıyla sarsıntılar geçirmektedir.
Demokratik öğretmen hareketinin tek temsilcisi olan sendikamız EĞİTİM SEN kendisini var eden bu temel ve tarihsel ilkeleri savunmak noktasında hiçbir tereddüde ve kafa karışıklığına düşmeden tarihsel misyonunu devam ettirmelidir.
Bu kaotik durumdan bir an önce çıkmak ve sendikamızı temel ilkeleri üzerinden mücadeleye seferber etmek, başta genel merkez yürütmeleri olmak üzere tüm çevrelere ve üyelere düşen tarihsel bir görevdir. AKP’nin bugünkü saldırıları karşısında ortak duruşu sergileyemeyenler yarınlarda daha büyük çaplı saldırılar karşısında ortak bir irade ortaya koyamazlar.
Açıkça görülmelidir ki; AKP kendisinden önceki siyasal iktidarların, özellikle de 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbecilerinin yaptığı gibi, parasız, eşit ve nitelikli kamusal bir hizmet olarak laik, demokratik, bilimsel temellere dayanan bir eğitim sistemi için mücadele edenlere karşı sistematik olarak saldırmaktadır.

AKP, özellikle 4+4+4 diye bilinen yıkım programı ile güvencesiz öğretmenliği, çocuk işçiliğini, çocuk gelinleri, paralı eğitimle birlikte gericiliği bir hançer gibi eğitim sisteminin içine sokmayı stratejik hedef haline getirmiştir. Bu neoliberal gerici saldırı stratejisinin bir parçası olarak yapılan son hamle “kıyafet özgürlüğü” demagojisiyle dayatılan sözde demokratikleşme paketi oldu. Atılan bu adımın özgürlük olması bir yana özellikle okullarda ve kamuda kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve ayrımcı bir sonuç doğuracağı bilinmelidir.
Gericilik, AKP iktidarının 11 yıl boyunca hayata geçirdiği her politikanın içerisinde farklı biçimlerde ve sürekli olarak yeniden üretilen, neoliberal stratejinin ana bileşeni durumundadır. Bugüne kadar eğitimin gericileştirilmesine ilişkin pek çok düzenleme ve fiili uygulama hayata geçirildi. Müfredata yapılan müdahaleler, kesintisiz eğitime son verilmesi, okul dönüşümleri adı altında yaygın olarak imam hatip okullarının açılması, zorunlu din derslerine eklenen yeni ‘zorunlu’ seçmeli din dersleri, gerici kadrolaşma, edebi eserlerde tahribat ve sansür her gün yeni biçimlerle karşımıza çıkmaktadır.
“İnanç özgürlüğü önündeki engelleri kaldırıyoruz” propagandasıyla dinsel bir simge olan türbana kamuda serbestlik getirme hamlesi AKP’nin 4+4+4 ile birlikte eğitim alanında yaptığı en kapsamlı müdahaledir. Bu müdahale mevcut eğitim sisteminin gerici özünü güçlendirecek ve gericiliğin toplumsallaşma hızını arttıracak önemli bir alan yaratmaktadır. Laik, bilimsel eğitimi esaret altına almayı amaçlayan kamuda türban düzenlemesi, kılık kıyafet serbestliği olarak değerlendirilemez.
Zira AKP özgürlükçü değil yasakçı ve otoriter bir partidir. Bu ülkede anadilinde kamusal ve parasız eğitim talebini karşılamayan, Alevilerin eşit yurttaşlık temelindeki taleplerine sırtını dönen, sendikalara ve meslek örgütlerine karşı yasakçı ve baskıcı bir tutum alan, düşünce ve ifade özgürlüğü alanını her gün daha da daraltan, gazetecilere, yazarlara, sanatçılara, üniversite öğrencilerine düşmanca bakan ve yargı ile polis gücünü arkasına alarak onları susturmaya, biat etmeye zorlayan, doğayı, havayı ve suyu sermayenin çıkarlarına sunmak için talan eden, eğitim alanında yaşanan büyük öğretmen açığına rağmen, yüz binlerle ifade edilen ataması yapılmayan öğretmenleri işsizliğe ve güvencesizliğe mahkum eden bir iktidarın “özgürlükçülük ve demokratlık” iddiaları bir demagojiden öteye geçemez. Bunun adı faşizmdir.
Yurtlarda, okullarda (üniversite öğrencisi yurtlarını sırf aynı kapılardan ve merdivenden iniyorlar diye binaları ayrı olmasına rağmen erkek ya da kız yurduna çeviren, karma eğitimi zulüm olarak gören…) hayatın her alanında cins ayrımcılığı yaparak kadınlarla erkeklerin yan yana olmasının önüne duvarlar ören ve kadını sosyal yaşamdan koparan AKP’nin özgürlükçülüğüne inanmak için, ya yandaş ya da aklını yitirmiş olmak gerekir. Devrimci Öğretmenler olarak bu demagojilere kanmadık kanmayacağız. Dün olduğu gibi bugün de toplumun gericileştirilmesine ve dinsel kurallarla dizayn edilmesine kaşı mücadele etmekten geri durmayacağız. Parasız, eşit ve kamusal bir hak olan Laik, Demokratik, Bilimsel ve Anadilinde eğitim taleplerimizden asla taviz vermeyeceğiz. Eğitimde dinsel simgelerin kullanılması karşısında özgürleştirici bir eğitim için bilimsel ve pedagojik esaslar dışında hiçbir dayatmayı kabul etmeyeceğiz.
Sendikamız EĞİTİM SEN bir an önce AKP’nin “kamuda kıyafet serbestliği“ diyerek,  özgürlük sosuna bulayıp ortaya attığı bu gerici saldırılar karşısında net ve karalı bir duruşu sergilemelidir. Laik ve bilimsel eğitimi her koşulda temel bir ilke edinen EĞİTİM SEN; eğitimde yer alan her türlü dinsel simgenin (türban da dahil) ve gerici-ırkçı-cins ayırımcı müfredatın, laik-bilimsel eğitimin temel felsefesine aykırı olduğu gerçeğinden hareketle, başta üyeleri olmak üzere tüm eğitim emekçilerini somut programlar etrafında mücadeleye çağırmalıdır.
EĞİTİM SEN açısından, AKP’nin neoliberal gericiliğine karşı, öğretmen-öğrenci ve velilerin birlikte yürütecekleri parasız, demokratik, laik ve bilimsel ilkelerle şekillenmiş bir eğitim hakkı mücadelesini büyütmek yaşamsal ve ertelenemez bir görevdir.
EĞİTİM SEN ve bizler bunu yapacak güçteyiz! Bu gücümüzü demokratik öğretmen hareketinin tarihi mirası ve bugün yüzbinlerce eğitim emekçisinin iradesinden almaktayız! Ayağa kalkıp yürümenin zamanıdır!
                                                                                                                Devrimci Öğretmen

Paketten Eğitimde Gericiliğe Güvence Çıktı

Gericilik, AKP iktidarının 11 yıl boyunca hayata geçirdiği her politikanın içerisinde farklı biçimlerde ve sürekli olarak yeniden üretilmiş, neoliberal stratejinin ana bileşeni olmuştur. Bu ana bileşen hiç kuşkusuz gücünü, piyasa ile kol kola girerek, uyumunu bozmadan hızla yayılma yeteneğinden alıyor. Bu “yetenek” bugün AKP iktidarı ile birlikte, eğitim alanında çok daha büyük bir ustalıkla sergileniyor. Bugüne kadar eğitimin gericileştirilmesine ilişkin pek çok düzenleme ve fiili uygulama hayata geçirildi: Müfredata yapılan müdahaleler, zorunlu din derslerine eklenen yeni zorunlu seçmeli din dersleri, gerici kadrolaşma, edebi eserlerde tahribat ve sansür, ve bu günlerde Kürt sorununda yaşadığı basınç ve Haziran direnişinin yarattığı meşruluk krizinin panzehri olarak açıklanan “demokratikleşme” paketi ve paketten çıkan kamuda “türban” serbestliği.
“İnanç özgürlüğü önündeki engelleri kaldırıyoruz” propagandasıyla kamuda türbana serbestlik getirme hamlesi (yandaş sendika Memur Sen aracılığıyla zaten fiili olarak türban kamuda kullanılıyordu) AKP’nin eğitim alanında yaptığı en kapsamlı müdahale olan 4+4+4 sisteminin gerici özünü güçlendirecek ve gericiliğin toplumsallaşma hızını arttıracak önemli bir alan yaratıyor. Yani eğitimde türban düzenlemesi, AKP’nin propaganda ediş biçimiyle inanç özgürlüğü ya da kılık kıyafet serbestliği üzerinden değerlendirilemez.
Eğitimde dinsel simgeler ayrımcılık ve yok saymadır
Alevilerin kapılarının işaretlendiği, farklı inançların yok sayıldığı, okulda din dersi seçmeyenin hedef gösterildiği, başbakanın miting konuşmalarında Kuran ve peygamberin hayatı dersini seçmeyi tavsiye etmenin ötesinde şart koştuğu, AKP iktidarının bizzat tüm kurumlarıyla birlikte Hanefi-Sünni mezhebinin hegemonyasını kurumsallaştırmaya çalıştığı bir ülkede bunun karşılığı inanç özgürlüğü değil inançlar üzerinde açık baskı kurmaktır. Yani “türbana özgürlük” Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin, farklı inançların ya da inanmama hakkının garantisi değil doğrudan ayrımcılık, ötekileştirme ve yok saymadır. Ötekileştirme ve ayrımcılığın en çok hissedileceği alan ise, gericileştirme konusunda oldukça yol kat edilen, eğitim alanıdır.
Laik bilimsel eğitimde dini değil pedagojik ve bilimsel sorgulama esastır. Ve bu pedagojik bilimsel kriterler, eğitimde her türlü dinsel simgeyi, kriter dışında bırakır. İnsan bilinciyle doğrudan temas eden öğretmenlerin,  dinsel simge ile derse girmeleri öğrencilerimizin kendi seçimlerini tarafsız bir şekilde yapmalarını engeller ve baskı kurar. Eğitimde dinsel olanın kapsam dışı bırakılması, devletin dine tarafsızlığını ve çocuklarımızın farklı dünya görüşlerine en objektif şekilde ulaşabilmelerinin güvencesini ifade eder. Bu aynı zamanda eğitimde her türlü ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı güvence sağlar. Bu hizmeti alan ve veren arasındaki eşitliğin korunmasının yanında bilimsel, özgürleştirici, eleştirel eğitimin de gereğidir.
Pakette demokrasi adına atılan ve eğitimin gericileştirilmesi açısından değerlendirilebilecek bir diğer adım da nefret, ayrımcılık, ibadet ve yaşam tarzına müdahale konularında, TCK’de yapılacak değişikliklerle cezaların arttırılmasıdır. Paketteki bu düzenlemenin içinde barındırdığı gericiliği, ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde yapılan değişiklikle birlikte değerlendirdiğimizde, talep olması durumunda okullarda ibadethane (AKP mescit dışında başka bir ibadethaneyi kabul etmiyor) açılabileceğine ilişkin madde üzerinden eğitim alnına tercümesini yapmak hiç zor olmayacaktır. Okulda mescit açılmasına itiraz etmek kişinin yaşam tarzına, dini inançlarının gereğini yerine getirmesine, ibadetine engel olarak değerlendirilebilecektir. Bu tercümeyi, gerici eğitim uygulamalarının çeşitliliğini düşünürsek hem eğitim hizmetini üreten öğretmenler hem de öğrenci ve velilerimiz üzerinden çoğaltabiliriz. Dolayısıyla pakette yer alan bu düzenleme, laikliğin değil gericiliğin kurumsallaşmasını güvence altına almak için yapılmıştır.
Kamuda türban düzenlemesinin, sadece eğitim hizmetini üreten öğretmenlerle sınırlı kalmayacağı AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop’un “Okul müdürü, öğretmen başörtüsü takacak, öğrenci niye takmasın? Lise, ortaokul için olabilir, bence ilkokul için de olabilir” ifadesinden anlaşılmaktadır. Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı da “Bu işler aheste aheste olsun. Bugün memurlar, yarın hâkimler ve savcılar olur” diyerek türban düzenlemesinin kapsamını çok daha açıkça ifade etmektedir.
Eğitim hakkı mücadelesi verenler için, bu dönem gerici eğitime karşı özgürleştirici eğitimin inşası olacak. Hepimize kolay gelsin!


Betül Öztürk Korkut

* Eğitim Sen MYK üyesi

15 Mayıs 2012 Salı

Toplu sözleşme sürecinde Tek Yol Sokak

Şimdi bizzat kamu çalışanları mücadelesinin kendi fiili, meşru, militan ve kitlesel mücadelesinin, Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol ve Tahrir meydanlarına sığmayan emekçilerin öğrettiklerinin ışığında, sermayenin ve hükümetin “toplu sözleşme tezgahını” tanımama, teşhir etme ve gerçek toplu sözleşme masalarını sokağa kurma zamanıdır 

AKP hükümeti 12 Eylül Referandumu ile başlattığı “kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı” yaygarasını, yandaş konfederasyon Memur-Sen’in de katkılarıyla 4688 Sayılı Yasa’da yaptığı uyum değişiklikleri ile tamamladı. Ülkenin her köklü sorununda devreye sokulan neoliberal “kırıntı demokrasisi” kamu çalışanları için de uygulama alanı bulabildi. Kamu çalışanlarına grev hakkını yasaklayan, güdümlü Memur-Sen’i tek inisiyatif sahibi yapan, toplu görüşmeden bile geri özellikler taşıyan sahte bir toplu sözleşme sürecini ciddi bir gelişmeymiş gibi sunulabildi. 

Bugün, AKP’nin çizgisinin Kamu Çalışanları Hareketini bastırma, sisteme entegre etme ve TÜRK-İŞ benzeri bir yapıyla yedekleme stratejisinin devamı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sahte Toplu Sözleşme Yasasıyla, 1998 yılındaki ilk girişimin ardından, AKP 2001 yılında başlatılan kamu çalışanları hareketini bastırma ve sisteme yedekleme stratejisini, ustaca sonuçlandırmayı başarmıştır. Şimdi kamu çalışanları, işbirlikçi Memur-Sen’in sahte toplu sözleşme sürecindeki şovunu izlemektedir. 


AKP’nin stratejisi net 
AKP hükümetinin neoliberal politikaların aktif uygulayıcısı olarak stratejisi, başından itibaren netti ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve tüm emekçilerin güvencesizleştirilmesi amacını taşıyordu. Kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması ve sermayenin talanına açılması süreci, özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, kamu hizmetlerinin paralılaştırılması ve piyasa fiyatlarıyla eşitlenmesi, son olarak da kamu kurumlarının piyasacı bir anlayışla yapılandırılması politikalarıyla hayat buldu. Sermaye birikiminin vazgeçilmez aracı olan emeğin ucuzlatılması, güvencesizleştirme politikasına bağlıydı ve güvencesiz çalıştırmanın önündeki tüm engeller öncelikle özel sektörde sonra da kamuda teker teker ortadan kaldırıldı, kaldırılmaya devam ediyor. 

90’lı yılların başından itibaren yoğunlukla uygulanan, halkı yoksullaştıran emekçileri köleleştiren bu saldırı stratejisi ile kamu çalışanları hareketinin tarihsel paralelliği bir avantaj olarak değerlendirilememiştir. Bizzat kendisi neoliberalizmin işçileştirme ve yoksullaştırma politikalarına karşı doğan kamu çalışanları hareketi, yoksullaştırılan halk kesimleri, güvencesizleştirilen emekçilerle bir türlü buluşturulamadı. Devletin kamu çalışanlarına profesyonelce müdahalesi olan 4688 Sayılı Yasa gereğince yürütülen toplu görüşme düzeneği KESK’i, “memur sendikasına” dönüştürdü. 

Kamu çalışanları hareketi yeni bir kırılma noktasında 
Gelinen noktada 20 yıllık kamu çalışanları hareketinin yeni bir kırılma noktasında olduğu tespitini yapmak kaçınılmazdır. Kamu çalışanları hareketi bir kez daha yol ayrımında bulunmaktadır. Hareketin zirve yaptığı andan itibaren egemenlerin yukarıda belirttiğimiz stratejiye bağlı olarak çeşitli müdahalelerine maruz kalan KESK’in neden bir karşı strateji oluşturamadığı ve devlet tarafından oluşturulan düzlemlere sıkıştırıldığı tartışılmak zorundadır. Sahte Toplu Sözleşme Yasasının yürürlüğe girdiği bugünlerde hiçbir şey olmamış gibi yeni duruma eskisi gibi uyum sağlayacak adımlar atmak, grevsiz bir Toplu Sözleşme Yasasına tabi hale gelmek, KESK’i daha büyük yenilgilerle karşı karşıya bırakacaktır. Dolayısıyla tartışma “Toplu sözleşmeye katılalım mı, katılmayalım mı?” ikilemine sıkıştırılamayacak kadar önemlidir. 

KESK 4688 sayılı “Sahte Sendikalar Yasasındaki değişikliğe” karşı mücadeleyi yasanın meclis gündemine gelmesine indirgeyerek, 21 Aralık’ta sağlık örgütlerimizin yaptığı greve başka taleplerle eklemlenerek, ardından 28-29 Mart’ta Eğitim Sen’in 4+4+4 Eğitim Yasasına karşı gerçekleştirdiği grevin yanına 4688’e karşı talepleri yerleştirerek strateji yoksunu bir çizgiyle süreci yönetmeye çalıştı. Başarılı gibi görünen bu sürecin devamında Grevsiz Toplu Sözleşme Yasası TBMM’den geçerken “KESK izledi” dersek abartı olmaz kanaatindeyiz. Yaşanan, yeni bir yenilgiden başka bir şey değildi. 

20 Aralık 1994’ü hatırlamak… 
KESK açısından Aralık 1995 ve Temmuz 2001 tarihleri ne kadar önemliyse Nisan 2012 tarihi de en az o kadar önemlidir, önemli olmalıydı. Bu tarihler, Kamu Çalışanları Hareketinin yönelimini belirlemede ve devletin müdahaleleri karşısında nasıl bir strateji yaratılması gerektiği konularında önemli tarihi fırsatlar sunmuştur. Grevsiz sahte toplu sözleşmenin yürürlüğe girdiği, kamu çalışanlarının temsiliyetinin yandaş Memur-Sen’in eline geçtiği bugünlerden düne bakıldığında tarihi kırılmaları ifade eden bu tarihlerdeki kararlaşmaların ve yapılan tercihlerin yaşadığımız yenilgilerdeki payı ortadadır. Kamu çalışanları sendikal hareketinin ilk yıllarında başka tarihsel kırılma anlarına denk gelen tersi örnekler de mevcuttur. Devlet “memurun sendikası mı olur” diyerek kamu sendikalarını mühürlediğinde fiili ve kitlesel biçimlerde mühürlerin kırılarak sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinin sürdürülmesi, 20 Aralık 1994’teki geniş katılımlı bir grevle örgütlenen fiili toplusözleşme süreci farklı tarihsel kırılmalardır. Formel olarak bakıldığında kurumsallaşmanın çok daha geri olduğu o dönemlerde, en geniş kitle iradesi ekseninde yine hareketin önder kadrolarının aldığı kararlar ve yaptıkları tercihler belirleyici olmuştur. 

Aralık 1995, Kamu Çalışanları Sendikalarının Konfederasyonlaştığı ve KESK’in kurulduğu tarihtir. Ve gerek 2001 gerekse 2012 yenilgilerinin temeli bu tarihte ortaya çıkmıştır. Kabına sığmayan, devlete kafa tutan, fiili, meşru, militan ve kitlesel olarak hareket eden ve tüm ezilenlerin sempatisini kazanan hareket, KESK’in kuruluş kongresinde iş kollarına ve 657 Sayılı Yasa sınırlarına çekilmiş, neoliberalizmin yıkıma uğratmaya başladığı, yoksullaştırdığı kitlelerle bağları kesilmiştir. 



Sadece “devlet memurları”nı örgütlemek? 
Oysa tüm işçi ve emekçiler güvencesizleştirilirken, taşeron ve farklı statülerde çalışma biçimleri yaygınlaştırılırken, işyerlerine olduğu kadar emekçilerin yaşam alanlarına da saldırılar artarken; eğitim, sağlık, ulaşım hakları gasp edilirken ve hizmeti üretenlerle tüketenlerin kaderleri ortaklaşırken sadece “Devlet Memurlarını” kapsayan bir örgütlenme stratejisinin yenileceği öngörülemeyecek kadar çetrefilli bir durum arz etmiyordu. Kaldı ki başta KESK’in kuruluş kongresi olmak üzere Devrimci Kamu Çalışanlarının uyarıları hep bu doğrultuda olmuştur. 

2001 yılında çıkarılan 4688 Sayılı Yasa, özellikle 1990-1996 yılları arasında neoliberal yoksullaştırma ve işçileştirme programına karşı “Grevli ve Toplu Sözleşmeli Sendika” talebiyle örgütlenen, tüm ezilenler için umut olan ve bir “toplumsal hareket” olma özelliği taşıyan kamu çalışanları hareketinin düzeniçileştirilmesi operasyonudur. Sahte toplu sözleşme süreci ise kamu çalışanlarının temsiliyet sorunun egemenler lehine çözüldüğü ve kamu çalışanlarının büyük oranda yedeklendiği bir durum yaratmaktadır. Temmuz 2001 toplantısında yapılması gereken şey, Aralık 1995 toplantısında yapılan stratejik yanlışı düzeltmekti. Nisan 2012 toplantısında yapılması gereken de buydu. 

Reddetmek yetmez, işlevsizleştirme hedeflenmeli 
KESK bir kez daha yol ayrımında bulunmaktadır. Geçmişi aşan birleşik bir emek hareketi için KESK, toplu görüşme düzeneğinden bile geri; yandaş Memur-Sen’i tek inisiyatif sahibi yapan; imza ve itiraz yetkisini ona veren, grev hakkını yasaklayan, hükümet olarak AKP’nin siyasal sorumluluğunu ortadan kaldıran(!) (son karar verici Kamu Görevlileri Hakem Kurulu) sahte toplu sözleşme sürecini tanımadığını beyan etmeli, sahte toplu sözleşmeyi reddetmelidir. Reddetmekle kalmayıp işlevsiz hale getirmeyi hedef haline getirmeli ve bunun programını oluşturmak için adım atmalıdır. 

Ekonomik ve sosyal hakların sermaye tarafından metalaştırılmasıyla yurttaşlar müşteriye dönüşürken bu durum ücret sendikacılığının da sonuna gelindiğinin ilanı anlamına geliyor. İşçi sınıfı hareketinin yeniden kurulduğu içinden geçtiğimiz günlerde yapılması gereken, kamu çalışanları hareketini, devletin hapsettiği, gerici ve ırkçı, güdümlü sendikaların kuşattığı alandan çıkararak özgürleştirmektir. Kendi belirlediği alanda ilerleyen, kendi mecrasında akan kamu çalışanları hareketi, özgür akan derelerle; gerici eğitimin çocuk işçiliğine ve çocuk gelinliğe ittiği öğrenci ve velileriyle; artık intihar aşamasına gelen ataması yapılmayan-ücretli öğretmenlerle; iş cinayetlerine kurban giden, sefalet ücretine, köleliğe mahkum edilen güvencesiz emekçilerle; sağlık-ulaşım-barınma hakları ellerinden alınanlarla buluşmak için fazla beklemeyecektir. Çünkü neoliberalizme karşı açığa çıkan itirazlar ve kitlesel tepkiler giderek yaygınlaşmakta, mağdurlar mücadelenin öznesi haline gelmektedir. Yönünü hak mücadelelerine çeviren sendikal hareket birleşik emek hareketinin zeminini kurabilecektir. 

Topyekûn saldırı, mücadelenin zeminini de ortaklaştırıyor 
Bugün neoliberal yoksullaştırma ve güvencesizleştirme programı kamu çalışanları ile diğer emekçilerin ve yoksul halk kesimlerinin taleplerini hiç olmadığı kadar ortaklaştırmaktadır. Kamu hizmetlerini üreten kamu çalışanları ile halk birlikte yoksullaştırılırken, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması okulları, hastaneleri ticarethane haline getirmiştir. Güvence ve insanca çalışma koşulları artık tüm emekçilerin özlemini duyduğu talepler haline gelmiştir. Sağlık Hakkı Meclisi, Eğitim Hakkı Meclisi gibi halkın öz savunma örgütleriyle bütünleşen bir çizgi sendikaları kendi ayrıcalıklı kitlesinin haklarını koruyan dar çıkar örgütü görünümünden çıkarıp toplumsallaşmasını sağlayacaktır. Kamu emekçileri hareketinin militanları halkın öğretmeni, halkın doktoru kimliğini taşıdığında emekçilerin kamusal alanı inşa edilmeye başlanacak ve sistemin işleyişine ciddi darbeler vuracaktır. 

Bir kez daha greve hazırlanan KESK için bugün yapılması gereken, kontra ve işbirlikçi sendikalarla yan yana gelmek, geleneksel sendikal zemin üzerinden 4688’le uyumlulaşmak değil, halkın ve emekçilerin haklarına yönelik saldırılara “Halk Grevleri” ve “hak grevleri” ile cevap vermektir. 

Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol, Tahrir gibi… 
Şimdi hak mücadelelerini büyütme, halkın ve emekçilerin hak mücadeleleriyle bağ kurma zamanıdır. Şimdi HES karşıtı su ve çevre hakkı mücadeleleriyle; eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, enerji hakkı mücadeleleriyle, güvenceli iş mücadeleleriyle buluşma, yoksul halkla kucaklaşma zamanıdır. Şimdi bizzat kamu çalışanları mücadelesinin kendi fiili, meşru, militan ve kitlesel mücadelesinin, Oakland, Syntagma, Plaza Del Sol ve Tahrir meydanlarına sığmayan emekçilerin öğrettiklerinin ışığında, sermayenin ve hükümetin “toplu sözleşme tezgahını” tanımama, teşhir etme ve gerçek toplu sözleşme masalarını sokağa kurma zamanıdır. Bu hiç de öyle afaki, ütopik ya da soyut bir şey değildir. 

Neoliberal gericilik politikalarının her alanda yıkıcı sonuçlarının ortaya çıktığı ve başta 1 Mayıs olmak üzere emekçilerin AKP karşısında örgütlü ya da örgütsüz tepkilerinin büyüyerek kendisini ifade ettiği bugün, kamu çalışanları sendikal hareketini toplumsallaştırmak ve toplu sözleşme masalarını sokağa kurmak, bir gereklilik olmanın ötesinde olanaklıdır. Artık iki yılda bir yapılacak olan kamu çalışanlarının toplusözleşme süreci tıpkı asgari ücretin belirlenmesi gibi devletin toplumla yaptığı bir toplumsal sözleşmedir. Tıpkı asgari ücretin belirlenmesinde olduğu gibi kapalı kapılar arkasında ve bir ortaoyununa çevrilmek istenmektedir. Şimdi, hafızasında fiili mücadele tarihi çok daha taze olan kamu çalışanlarının bu oyunu bozma zamanıdır. Şimdi, tüm halkın hakları için halk grevi, hak grevi zamanıdır. 
15 Mayıs 2012