30 Kasım 2013 Cumartesi

KESK’i Sokakta Kurduk, Sokakta Yenileyelim! –

AKP Hükümeti’nin emeğe yönelik saldırı paketleri ile çalışma yaşamında esnek ve güvencesiz çalıştırmanın önündeki engellerin tamamen ortadan kaldırılacağı günlerin arifesindeyiz. İçinden geçtiğimiz bu günlerde sermaye, ucuz ve güvencesiz emek cennetine yolculuğunun son durağındadır artık.
Kuşkusuz sermayenin cenneti, tüm emekçilerin, onların eşlerinin ve çocuklarının da cehennemidir. AKP’nin iktidar olduğu 2002 yılına kadar çeşitli gerekçelerle gecikmiş olan, ülkemizin ucuz ve güvencesiz emek cenneti haline getirilmesi programı, bu dönemde atılacak yeni adımlarla neredeyse tamamlanmış olacak.
İktidara gelir gelmez emek alanında “katılık” olarak nitelendirdiği haklarımıza bazen sinsice ama çoğu zaman açıktan saldıran AKP Hükümeti, uygulanmakta olan grev ve toplu sözleşme düzeneğinin içini boşaltarak sendikal hareketin daha da etkisizleştirilmesine yönelik yıkıcı uygulamalara hız verdi.
2003 yılında çıkarılan 4857 Sayılı İş Yasası ile taşeron sistemi yasallaştırıldı. Ödünç işçilik, telafi çalıştırma, cumartesi gününün mesaiden sayılması gibi düzenlemelerin tamamı hayata geçirildi. Kamuda 4/B, 4/C ve ücretli öğretmenlik gibi güvencesiz çalıştırma biçimlerine yaygınlık kazandırıldı. Güvencesiz çalıştırmanın yaygınlık kazanmasıyla birlikte sendikasızlaştırma ve örgütsüzleştirme çabaları da sonuç vermeye başladı. Parçalı, güvencesiz ve esnek çalıştırma koşullarında işten atılma korkusu yaratılarak işçi ve emekçiler sendikalardan uzaklaştırıldı.
Bu süreçte işçi sınıfının örgütleri etkisizleştirilerek mücadele ile elde edilen tüm kazanımlar tek tek geri alındı ve alınmaya devam ediliyor. AKP döneminde hız kazanan emek düşmanı uygulamalar ile sendika ve örgütlenme hakkı,  iş güvencesi, emeklilik, işçi sağlığı ve güvenliği, kreş, yemek, servis, insanca yaşayacak ücret gibi üretim alanı konularında yaygın hak kayıpları yaşandı. Buna paralel olarak; eğitim, sağlık, ulaşım, barınma gibi yeniden üretim alanlarına ilişkin hakları da kapitalizmin azgın sömürüsünün hizmetine sunuldu.
Emek alanını bir bütün olarak değerlendiren AKP, saldırı yasalarını kamuda ve özel sektörde paralel olarak yürürlüğe koydu. İşçiler için attığı adımın hemen ardından kamu çalışanları için benzer adımlar attı. 2008 yılında çıkarılan SS-GSS ile Sosyal Güvenlik Sistemi herkes için tekleştirildi. Emeklilik yasası tüm emekçilerin tabi olduğu halde tasarlandı. Artık tüm emek alanından Çalışma Bakanlığı sorumlu. Ve son olarak Çalışma Meclisi toplantısında Tayyip Erdoğan’ın tekrarladığı “çalışanlar” ifadesi çalışma koşullarının modern kölelikte eşitleme planını ortaya koymaktadır.
Bugün uygulanmakta olan neoliberal saldırı programları kamu çalışanları da dahil tüm emekçilerin yaşamlarını parçalarken, kaderlerini birleştirmiştir. Açıkça ifade etmek gerekir ki; artık kamu çalışanlarının emek alanına yönelik saldırılar karşısında tüm işçi ve emekçilerle ortak bir mücadele hattı yaratılmadan savunmaya çekilme ve protesto etme biçiminde sürdürülen mücadele çizgisiyle sonuç alma şansı kalmamıştır.
1990’larla birlikte emek hareketine yeni bir ivme kazandırarak ortaya çıkan KESK, güvencesiz çalıştırmaya, taşeronlaştırmaya ve kamunun piyasacı dönüşümünün ilk adımlarına karşı ciddi ve kapsamlı bir mücadele-örgütlenme programı ile yoluna devam etmiş olsaydı, bugün AKP iktidarı eliyle yürütülen sermaye kuşatmasını yarmak,  çok daha kolay olabilirdi.
Kuruluş süreci tartışmalarında, Devrimci Kamu Çalışanları tarafından önerilen “Birleşik Emek Konfederasyonu” anlayışı ne yazık ki kabul görmedi. Bu durum sendikal harekette ilk ciddi kırılma anlamını taşıyordu.
KESK, 1990’lardaki sendikal mücadelenin temel ilkesi olan ortak örgütlenme anlayışından uzaklaşarak kuruldu. Kurulan “memur” konfederasyonu işçi sınıfının sendikal mücadelesinin parçalı halinin sürdürülmesini tercih etmek anlamına geliyordu. Bu nedenle konfederasyon işçi sınıfının tüm kesimlerinin ortak örgütü hedefiyle inşa edilmedi.
Unutmamak gerekir ki; fiili ve meşru mücadele anlayışı ile “yetkili sendika” olmak için belirleyici düzlemin sokak olduğu öngörülerek, sahte toplu görüşme ve toplu sözleşme süreçleri reddedilseydi ve sadece “memurların” değil tüm emekçilerin taleplerinin militanlığına soyunulsaydı, 20 yıl sonra bugün güçlü, birleşik bir emek örgütünden bahsedebilirdik.
90 yılından itibaren grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı için mücadeleyi tercih eden kamu çalışanlarının fiili, meşru ve militan mücadeledeki ısrarının altında yoksullaştırılmaları ve işçileştirilmeleri yatmaktaydı. Mücadelenin ilk yıllarındaki bu ısrar onları kendisi gibi yaşayan milyonlarca işçi ve işsizle kader birliğine, dolayısıyla mücadele birliğine götürülebilecekken, sınırları yasalarla belirlenen alana çekilmek KESK’in etkisizleşmesinde belirleyici bir öneme sahip olmuştur.
Bugün kamu çalışanları güvencesiz çalıştırma biçimlerinin kıskacı altında, köleleştirilmekte, ücretleri eritilmekte, sürekli borçlandırılarak kredi kartlarına, tüketici kredilerine mahkum hale getirilmektedir. Bu durum, elbette sermayenin işçi sınıfına yönelik genel saldırısının sonucudur.

Bütün bu yaşananlar ışığında, hak mücadelesi ekseninde toplumsal hareket temelli bir mücadele için çok daha fazla neden bulunmaktadır. Neo liberal saldırı programının yaratmış olduğu tahribat, işçi sınıfının tüm katmanlarını aynı sorunlardan muzdarip hale getirmiştir. İnsanca yaşam ve insanca çalışma koşulları tüm emekçilerin ve halkın ortak talebi haline gelmiştir. KESK, emek hareketinin önemli bir bileşeni olarak böyle bir hareket temelinin inşasında kurucu aktörlerden biri olmaya soyunmalıdır. Bunu gerçekleştirecek potansiyele sahiptir. Kritik mesele “nasıl bir sendika” ve “nasıl bir mücadele” sorularına doğru ve devrimci yanıtlar vermektir.
Emeğe yönelik saldırılara karşı ve çeşitli hak mücadeleleri için birleştirici bir çağrı merkezi oluşturmakla işe başlanmalıdır. Haziran İsyanı’nın akşam direnişlerine katılan on binlerce işçi ve emekçiye güven veren, onlar için yeniden umut olan bir hareket tarzı geliştirilmelidir.
AKP ayrım yapmadan tüm emekçilere karşı azgın saldırılarını ve sinsi planlarını uygulamaktan geri durmuyor. Çaykur ve Darphane grevlerini bitirmek için grev kırıcılığı yapan, THY işçisinin direnişini kıramayınca Hava-İş’in Genel Kurulu’na müdahale eden, ayak oyunlarıyla HAK-İŞ’e bağlı Medya-İş’i yetkili sendika haline getirirken, Devrimci Sağlık-İş’in binlerce üyesini yok sayan, 2002 yılında 40 bin üyesi olan Memur-Sen’i %1500 büyüterek yetkili konfederasyon haline getiren, güvencesizliğe karşı yükselen işçi direnişlerine en sert biçimlerde müdahale eden, KESK’i ve bağlı sendikaları düzmece operasyonlarla itibarsızlaştırılmaya çalışan gözü dönmüş AKP iktidarının emeğe yönelik saldırılarını durdurmanın tek yolunun ortak bir direniş hattı kurmaktan geçtiği görülmelidir.
AKP hükümetinin Ulusal İstihdam Stratejisi’ne bağlı olarak gündeme getirdiği kadın istihdam paketi, kıdem tazminatı v.b. yasa tasarıları, 2014 asgari ücret tespit toplantıları ve 2014 bütçe görüşmeler süreci KESK’in böyle bir hareket temeline yüzünü dönebilmesi açısından önemli fırsatlar sunmaktadır. Aralık ayı hem asgari ücret zamlarının tespit edilmesi hem de bütçe görüşmelerine sahne olması açısından önemli bir süreçtir. “İnsanca yaşayacak asgari ücret”  tüm emekçilerin ortak talebi olmalıdır. Son yıllarda ciddi ekonomik kayıplara uğrayan kamu çalışanlarının 2014-2015 zamlarına razı olma ihtimali yoktur. Dolayısıyla kamu çalışanlarına dayatılan ihanet sözleşmesini reddederek, bütçeden kamu çalışanlarına ayrılan payın artırılması ve insanca yaşayacak bir ücret talebiyle yürütülecek mücadele taşeron işçiler başta olmak üzere tüm emekçilerle birlikte yükseltilmelidir. Tüm emekçileri ve halkı yoksullaştıran temel kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına son verilerek eğitim, sağlık, ulaşım, su, elektrik, doğalgaz gibi temel hizmetlerin genel bütçeden karşılanması talebinin öne çıkarıldığı ve bütçeye doğrudan müdahil olan bir mücadele hattının yaratılması hedeflenmelidir.
Bu dönemde ortaya konulacak mücadele programı mümkün olduğu kadar geniş işçi ve emekçi örgütleri ile birlikte oluşturulmalı ve bu mücadele programı Gezi İsyanı ile ayağa kalkan milyonların toplumsal bir hareketi olarak AKP’nin oyununu sokakta bozma ve “masaya oturtma” iddiası taşımalıdır. KESK’in aralık ayında yapmayı planladığı Grev, AKP’nin gericileştirme, yoksullaştırma ve piyasalaştırma politikalarına karşı tüm halk kesimlerini kapsayan “Halk grevi” yaklaşımıyla ele alınmalı ve hayata geçirilmelidir. Kuşkusuz böyle bir hareket AKP’yi sandıkta da geriletebilecektir.
Tayyip Erdoğan’ı Taksim Dayanışması’yla “masa”ya oturtan şey gibi Dersim’deki enerji işçilerinin 7 maddelik “Toplu Sözleşme”sini kabul ettiren de bilindiği gibi sokaklardaki fiili, meşru ve militan direnişler olmuştur. Bu doğrultuda protestocu yaklaşımlar terk edilmeli, hak alıcı fiili meşru ve militan direnişler yaratılmalı, yandaş Memur-Sen’in ve hükümetin meşrulaşmasına hizmet eden sahte Toplu Sözleşme süreci reddedilmelidir.

Kuşkusuz yıllardır 657-4688 Sayılı yasalara sıkıştırılan hareket düzleminin kısa vadede değişeceğini, yıllardır biriken ideolojik-politik, örgütsel sorunların bir anda çözüleceğini beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bu açıdan yaklaşan KESK ve bağlı sendikaların Genel Kurul süreçleri böyle bir mücadele hattının tartışılacağı zeminlere dönüştürülmeli, örgütsel yenilenme hedeflenmelidir.
Devrimci Kamu Çalışanları, sokakta kurulan kamu çalışanları hareketinin önemli kurucu öznelerinden biridir. Bugün hayat bizlere yeniden fiili ve meşru mücadele anlayışı temelinde sokağı adres olarak gösteriyor. Yeni ve devrimci bir emek hareketinin sesleri sokakta yükseliyor. Enerji işçilerinin kazanımla sonuçlanan grevi, taşeron sağlık işçilerinin direnişleri, Kazova işçilerinin işgal ve üretim mücadelesi, İngiltere, Brezilya ve Yunanistan’daki öğretmen grev ve direnişleri, on binlerce kamu çalışanı, işçi ve işsizin Gezi Direnişi ve son olarak eğitim emekçilerinin 23 Kasım’daki direnişleri böyle bir hareket için umutlarımızı tazeliyor.
20 yıl sonra bugün Devrimci Kamu Çalışanları olarak yine, yeni bir emek hareketinin kurucu unsurlarından biri olmak için yola çıkıyoruz. Tüm grup ve dinamikleri, İşçi sınıfı hareketinin önemli bileşenlerinden olan Kamu Çalışanları Hareketi’ni ve KESK’i yeni bir temelde, Haziran İsyanı’nın yarattığı ruhla yeniden inşa etmeye ve birleşik emek hareketinin ana aktörlerinden biri haline getirmek için adım atmaya çağırıyoruz.

                                                                  Devrimci Kamu Çalışanları

18 Ekim 2013 Cuma

AKP’nin Eğitime Dinsel Simgeleri Sokması Laik-Bilimsel Eğitimi Ortadan Kaldırma Hamlesidir!

Demokratik Öğretmen Hareketi Kritik Eşikte;
AKP’nin Eğitime Dinsel Simgeleri Sokması Laik-Bilimsel Eğitimi Ortadan Kaldırma Hamlesidir!
Yurtlarda, okullarda, hayatın her alanında cins ayrımcılığı yaparak kadınlarla erkeklerin yan yana olmasının önüne duvarlar ören ve kadını sosyal yaşamdan koparan AKP’nin özgürlükçülüğüne inanmak için, ya yandaş ya da aklını yitirmiş olmak gerekir
Encümen-i Muallimin, TÖS, TÖB-DER, EĞİTİM İŞ ve EĞİT-SEN’den EĞİTİM SEN’e kadar her dönemde kararlılıkla ve taviz vermeden ortaya konulan Demokratik, Laik, Bilimsel eğitimi savunma iradesi bugünlerde AKP’nin neoliberal gerici saldırılarıyla sarsıntılar geçirmektedir.
Demokratik öğretmen hareketinin tek temsilcisi olan sendikamız EĞİTİM SEN kendisini var eden bu temel ve tarihsel ilkeleri savunmak noktasında hiçbir tereddüde ve kafa karışıklığına düşmeden tarihsel misyonunu devam ettirmelidir.
Bu kaotik durumdan bir an önce çıkmak ve sendikamızı temel ilkeleri üzerinden mücadeleye seferber etmek, başta genel merkez yürütmeleri olmak üzere tüm çevrelere ve üyelere düşen tarihsel bir görevdir. AKP’nin bugünkü saldırıları karşısında ortak duruşu sergileyemeyenler yarınlarda daha büyük çaplı saldırılar karşısında ortak bir irade ortaya koyamazlar.
Açıkça görülmelidir ki; AKP kendisinden önceki siyasal iktidarların, özellikle de 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbecilerinin yaptığı gibi, parasız, eşit ve nitelikli kamusal bir hizmet olarak laik, demokratik, bilimsel temellere dayanan bir eğitim sistemi için mücadele edenlere karşı sistematik olarak saldırmaktadır.

AKP, özellikle 4+4+4 diye bilinen yıkım programı ile güvencesiz öğretmenliği, çocuk işçiliğini, çocuk gelinleri, paralı eğitimle birlikte gericiliği bir hançer gibi eğitim sisteminin içine sokmayı stratejik hedef haline getirmiştir. Bu neoliberal gerici saldırı stratejisinin bir parçası olarak yapılan son hamle “kıyafet özgürlüğü” demagojisiyle dayatılan sözde demokratikleşme paketi oldu. Atılan bu adımın özgürlük olması bir yana özellikle okullarda ve kamuda kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve ayrımcı bir sonuç doğuracağı bilinmelidir.
Gericilik, AKP iktidarının 11 yıl boyunca hayata geçirdiği her politikanın içerisinde farklı biçimlerde ve sürekli olarak yeniden üretilen, neoliberal stratejinin ana bileşeni durumundadır. Bugüne kadar eğitimin gericileştirilmesine ilişkin pek çok düzenleme ve fiili uygulama hayata geçirildi. Müfredata yapılan müdahaleler, kesintisiz eğitime son verilmesi, okul dönüşümleri adı altında yaygın olarak imam hatip okullarının açılması, zorunlu din derslerine eklenen yeni ‘zorunlu’ seçmeli din dersleri, gerici kadrolaşma, edebi eserlerde tahribat ve sansür her gün yeni biçimlerle karşımıza çıkmaktadır.
“İnanç özgürlüğü önündeki engelleri kaldırıyoruz” propagandasıyla dinsel bir simge olan türbana kamuda serbestlik getirme hamlesi AKP’nin 4+4+4 ile birlikte eğitim alanında yaptığı en kapsamlı müdahaledir. Bu müdahale mevcut eğitim sisteminin gerici özünü güçlendirecek ve gericiliğin toplumsallaşma hızını arttıracak önemli bir alan yaratmaktadır. Laik, bilimsel eğitimi esaret altına almayı amaçlayan kamuda türban düzenlemesi, kılık kıyafet serbestliği olarak değerlendirilemez.
Zira AKP özgürlükçü değil yasakçı ve otoriter bir partidir. Bu ülkede anadilinde kamusal ve parasız eğitim talebini karşılamayan, Alevilerin eşit yurttaşlık temelindeki taleplerine sırtını dönen, sendikalara ve meslek örgütlerine karşı yasakçı ve baskıcı bir tutum alan, düşünce ve ifade özgürlüğü alanını her gün daha da daraltan, gazetecilere, yazarlara, sanatçılara, üniversite öğrencilerine düşmanca bakan ve yargı ile polis gücünü arkasına alarak onları susturmaya, biat etmeye zorlayan, doğayı, havayı ve suyu sermayenin çıkarlarına sunmak için talan eden, eğitim alanında yaşanan büyük öğretmen açığına rağmen, yüz binlerle ifade edilen ataması yapılmayan öğretmenleri işsizliğe ve güvencesizliğe mahkum eden bir iktidarın “özgürlükçülük ve demokratlık” iddiaları bir demagojiden öteye geçemez. Bunun adı faşizmdir.
Yurtlarda, okullarda (üniversite öğrencisi yurtlarını sırf aynı kapılardan ve merdivenden iniyorlar diye binaları ayrı olmasına rağmen erkek ya da kız yurduna çeviren, karma eğitimi zulüm olarak gören…) hayatın her alanında cins ayrımcılığı yaparak kadınlarla erkeklerin yan yana olmasının önüne duvarlar ören ve kadını sosyal yaşamdan koparan AKP’nin özgürlükçülüğüne inanmak için, ya yandaş ya da aklını yitirmiş olmak gerekir. Devrimci Öğretmenler olarak bu demagojilere kanmadık kanmayacağız. Dün olduğu gibi bugün de toplumun gericileştirilmesine ve dinsel kurallarla dizayn edilmesine kaşı mücadele etmekten geri durmayacağız. Parasız, eşit ve kamusal bir hak olan Laik, Demokratik, Bilimsel ve Anadilinde eğitim taleplerimizden asla taviz vermeyeceğiz. Eğitimde dinsel simgelerin kullanılması karşısında özgürleştirici bir eğitim için bilimsel ve pedagojik esaslar dışında hiçbir dayatmayı kabul etmeyeceğiz.
Sendikamız EĞİTİM SEN bir an önce AKP’nin “kamuda kıyafet serbestliği“ diyerek,  özgürlük sosuna bulayıp ortaya attığı bu gerici saldırılar karşısında net ve karalı bir duruşu sergilemelidir. Laik ve bilimsel eğitimi her koşulda temel bir ilke edinen EĞİTİM SEN; eğitimde yer alan her türlü dinsel simgenin (türban da dahil) ve gerici-ırkçı-cins ayırımcı müfredatın, laik-bilimsel eğitimin temel felsefesine aykırı olduğu gerçeğinden hareketle, başta üyeleri olmak üzere tüm eğitim emekçilerini somut programlar etrafında mücadeleye çağırmalıdır.
EĞİTİM SEN açısından, AKP’nin neoliberal gericiliğine karşı, öğretmen-öğrenci ve velilerin birlikte yürütecekleri parasız, demokratik, laik ve bilimsel ilkelerle şekillenmiş bir eğitim hakkı mücadelesini büyütmek yaşamsal ve ertelenemez bir görevdir.
EĞİTİM SEN ve bizler bunu yapacak güçteyiz! Bu gücümüzü demokratik öğretmen hareketinin tarihi mirası ve bugün yüzbinlerce eğitim emekçisinin iradesinden almaktayız! Ayağa kalkıp yürümenin zamanıdır!
                                                                                                                Devrimci Öğretmen

Paketten Eğitimde Gericiliğe Güvence Çıktı

Gericilik, AKP iktidarının 11 yıl boyunca hayata geçirdiği her politikanın içerisinde farklı biçimlerde ve sürekli olarak yeniden üretilmiş, neoliberal stratejinin ana bileşeni olmuştur. Bu ana bileşen hiç kuşkusuz gücünü, piyasa ile kol kola girerek, uyumunu bozmadan hızla yayılma yeteneğinden alıyor. Bu “yetenek” bugün AKP iktidarı ile birlikte, eğitim alanında çok daha büyük bir ustalıkla sergileniyor. Bugüne kadar eğitimin gericileştirilmesine ilişkin pek çok düzenleme ve fiili uygulama hayata geçirildi: Müfredata yapılan müdahaleler, zorunlu din derslerine eklenen yeni zorunlu seçmeli din dersleri, gerici kadrolaşma, edebi eserlerde tahribat ve sansür, ve bu günlerde Kürt sorununda yaşadığı basınç ve Haziran direnişinin yarattığı meşruluk krizinin panzehri olarak açıklanan “demokratikleşme” paketi ve paketten çıkan kamuda “türban” serbestliği.
“İnanç özgürlüğü önündeki engelleri kaldırıyoruz” propagandasıyla kamuda türbana serbestlik getirme hamlesi (yandaş sendika Memur Sen aracılığıyla zaten fiili olarak türban kamuda kullanılıyordu) AKP’nin eğitim alanında yaptığı en kapsamlı müdahale olan 4+4+4 sisteminin gerici özünü güçlendirecek ve gericiliğin toplumsallaşma hızını arttıracak önemli bir alan yaratıyor. Yani eğitimde türban düzenlemesi, AKP’nin propaganda ediş biçimiyle inanç özgürlüğü ya da kılık kıyafet serbestliği üzerinden değerlendirilemez.
Eğitimde dinsel simgeler ayrımcılık ve yok saymadır
Alevilerin kapılarının işaretlendiği, farklı inançların yok sayıldığı, okulda din dersi seçmeyenin hedef gösterildiği, başbakanın miting konuşmalarında Kuran ve peygamberin hayatı dersini seçmeyi tavsiye etmenin ötesinde şart koştuğu, AKP iktidarının bizzat tüm kurumlarıyla birlikte Hanefi-Sünni mezhebinin hegemonyasını kurumsallaştırmaya çalıştığı bir ülkede bunun karşılığı inanç özgürlüğü değil inançlar üzerinde açık baskı kurmaktır. Yani “türbana özgürlük” Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin, farklı inançların ya da inanmama hakkının garantisi değil doğrudan ayrımcılık, ötekileştirme ve yok saymadır. Ötekileştirme ve ayrımcılığın en çok hissedileceği alan ise, gericileştirme konusunda oldukça yol kat edilen, eğitim alanıdır.
Laik bilimsel eğitimde dini değil pedagojik ve bilimsel sorgulama esastır. Ve bu pedagojik bilimsel kriterler, eğitimde her türlü dinsel simgeyi, kriter dışında bırakır. İnsan bilinciyle doğrudan temas eden öğretmenlerin,  dinsel simge ile derse girmeleri öğrencilerimizin kendi seçimlerini tarafsız bir şekilde yapmalarını engeller ve baskı kurar. Eğitimde dinsel olanın kapsam dışı bırakılması, devletin dine tarafsızlığını ve çocuklarımızın farklı dünya görüşlerine en objektif şekilde ulaşabilmelerinin güvencesini ifade eder. Bu aynı zamanda eğitimde her türlü ayrımcılığa, ötekileştirmeye ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı güvence sağlar. Bu hizmeti alan ve veren arasındaki eşitliğin korunmasının yanında bilimsel, özgürleştirici, eleştirel eğitimin de gereğidir.
Pakette demokrasi adına atılan ve eğitimin gericileştirilmesi açısından değerlendirilebilecek bir diğer adım da nefret, ayrımcılık, ibadet ve yaşam tarzına müdahale konularında, TCK’de yapılacak değişikliklerle cezaların arttırılmasıdır. Paketteki bu düzenlemenin içinde barındırdığı gericiliği, ortaöğretim kurumları yönetmeliğinde yapılan değişiklikle birlikte değerlendirdiğimizde, talep olması durumunda okullarda ibadethane (AKP mescit dışında başka bir ibadethaneyi kabul etmiyor) açılabileceğine ilişkin madde üzerinden eğitim alnına tercümesini yapmak hiç zor olmayacaktır. Okulda mescit açılmasına itiraz etmek kişinin yaşam tarzına, dini inançlarının gereğini yerine getirmesine, ibadetine engel olarak değerlendirilebilecektir. Bu tercümeyi, gerici eğitim uygulamalarının çeşitliliğini düşünürsek hem eğitim hizmetini üreten öğretmenler hem de öğrenci ve velilerimiz üzerinden çoğaltabiliriz. Dolayısıyla pakette yer alan bu düzenleme, laikliğin değil gericiliğin kurumsallaşmasını güvence altına almak için yapılmıştır.
Kamuda türban düzenlemesinin, sadece eğitim hizmetini üreten öğretmenlerle sınırlı kalmayacağı AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop’un “Okul müdürü, öğretmen başörtüsü takacak, öğrenci niye takmasın? Lise, ortaokul için olabilir, bence ilkokul için de olabilir” ifadesinden anlaşılmaktadır. Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı da “Bu işler aheste aheste olsun. Bugün memurlar, yarın hâkimler ve savcılar olur” diyerek türban düzenlemesinin kapsamını çok daha açıkça ifade etmektedir.
Eğitim hakkı mücadelesi verenler için, bu dönem gerici eğitime karşı özgürleştirici eğitimin inşası olacak. Hepimize kolay gelsin!


Betül Öztürk Korkut

* Eğitim Sen MYK üyesi