12 Ekim 2009 Pazartesi

KESK “Grev”e giderken: 25 Kasım grevi nasıl ve kimlerle örgütlenmeli?- Devrimci Kamu Çalışanları

Sadece kamu çalışanlarının değil, işsizlerin, eğitim, sağlık, barınma, su, elektrik, doğalgaz hakkı gasp edilenlerin, işten atılanların taleplerinin savunuculuğunu yapmak önemli olmakla birlikte onları örgütlemek, yan yana getirmek çok daha fazla önem taşımaktadır. KESK’in bütünleşmiş bir mücadele programıyla kadrolarına yeniden coşku vererek, tüm emekçilerin taleplerini Toplumsal bir Harekete dönüştürmeyi başarmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. 


Bir yandan kapitalist sitemin yaşadığı tarihinin en büyük krizlerinden biri, onun tüm dünya halkları açısından yarattığı yıkıcı sonuçlar ve ortaya çıkardığı dinamikler, diğer yandan başta Kürt sorunu olmak üzere yaşanmakta olan kritik süreçler, toplumsal muhalefet, emek hareketi ve onun bir parçası olarak kamu çalışanları sendikal hareketi açısından yeni bir düzlemi oluşturuyor. 

80’li yıllarda ilk adımları atılan, 90’larda hızla uygulamaya konulan kamusal hizmetlerin tasfiyesi, 2000’lerin sonuna geldiğimiz bu günlerde artık yasal düzenlemelerinin de tamamlandığı bir aşamaya getirildi. Temel kamusal hizmetlerin sağlık ve eğitim başta olmak üzere bütünüyle piyasalaştırıldığı, güvencesiz çalıştırmanın, taşeron çalıştırma biçimlerinin alabildiğine yaygınlaştığı, artık okullarda eğitim ve bilim emekçilerinin, hastanelerde sağlık emekçilerinin, belediyelerde, ulaşım alanında, vergi dairelerinde ve hatta adliyelerde bile çalışanların büyük çoğunluğunun güvencesiz biçimlerde istihdam edildiği bir süreci yaşıyoruz. 

Bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkan, sınıf hareketinin bütünü açısından yeni ve yenileyici bir dinamik olan kamu çalışanları sendikal hareketi, yoksulluğun, işsizliğin arttığı, işten çıkarmaların, sendikasızlaştırmanın, kayıt dışı çalıştırmanın artık kural haline getirildiği ve neo liberalizmin her yönüyle dikişlerinin patladığı bu dönemde önemli tarihsel görevlerle karşı karşıyadır. 

Son yıllarını tümüyle devlet ve hükümet güdümlü “sendikalara”, Türk Kamu-Sen ve Memur-Sen’e karşı ‘üye yapma’ ve “yetki alma” yarışına kilitleyen, Eğitim-Sen’in ardından Tüm Bel-Sen’deki yetki kaybıyla Toplu Görüşme masasındaki sandalyelerinin tamamına yakınını kaybeden KESK açısından süreç toplugörüşme masası - maaş zammı- protesto eylemleri çerçevesiyle sınırlı görülemez. 

“Oysa Kamu emekçileri daha KESK’in nüvelerini kurarken üyelerin nasıl artırılacağını, kitleselleşmenin ancak kamu emekçilerinin tüm emekçi kesimlerle bütünleşen gerçek talepleri doğrultusunda fili-meşru ve hareketli bir zeminde olabileceğini yaşayarak öğrenmiş ve öğretmişlerdi. Bu masaların nerede kurulacağını kamu hizmetinin verildiği her okulun, hastanenin, dairenin bahçesinin - giriş kapısının buna müsait olduğunu göstermişlerdi. Buralarda toplanan gücün Kızılay meydanında neye dönüşebildiğini de!” (1) 

2009 Toplu Görüşme sürecini “ TİS yoksa Grev var” temel çerçevesiyle yürüten ve artık kamu emekçileri açısından bütünüyle anlamını yitiren Toplu Görüşme masasına oturmayan KESK’in 25 Kasım’da gerçekleştirmeyi planladığı GREV süreci, artık yıkıcı sonuçları krizle birlikte daha da derinleşen neoliberal politikaların ortaya çıkardığı yoksulluk, işsizlik, güvencesizliğin geldiği boyutlar ve ortaya çıkardığı dinamikler açısından özel bir anlam ve önem taşımaktadır. 

Kamu emekçilerinin hak alabilmesinin ve onun örgütü olarak KESK’in gerçek bir mücadele örgütü olabilmesinin yolu geleneksel sendikal zeminin tüm kuşatmalarını parçalayarak neoliberalizmin ideolojik- politik ve örgütsel, her düzeyde üstünlüğünü ve hegemonyasını ortadan kaldırabilmesiyle mümkündür. Yani, gericilikle besledikleri, her şeyin alınıp satıldığı piyasacı düzenin karşısında parasız eğitim, parasız sağlık, güvenceli iş, güvenceli gelecek, insanca yaşam kavgasını somut gerçek bir mesele haline getirebilmekle mümkündür. KESK’in örgütlendiği tüm alanlarda tıpkı hareketin ilk yıllarındaki gibi, statükoları yıkarak ayağımızı bastığımız toprağın tümünü örgütlemek ve mücadeleye katmak gereklidir. Ve gerçek bir mücadele örgütü olmanın yolu fiili- kitlesel-militan bir mücadele ile “iş bırakma-grev” gibi hak alıcı etkili eylemler yapmaktan geçiyor. Bu eylemlerin kağıt üstünde kalmayıp gerçek olabilmesi, ancak grevin yapıldığı kamu kurumunun bahçesinde, kamu çalışanı-işçi-sözleşmeli-taşeron tüm çalışanların ortak mücadele ve örgütlenme hedefleriyle yan yana gelmesi ve aynı anda bu kurumun ürettiği kamusal hizmeti talep eden halkın tepkisi ve talepleri ile bütünleştirmesiyle mümkün. 

Bizim açımızdan durum bu kadar net iken, KESK bugün itibariyle hem bu mücadele biçimine hem de Toplu Sözleşme süreci boyunca Genel Başkan aracılığıyla ifade edilen- ki yukarıda bahsettiğimiz mücadele biçimine yakın söylemlerdir- söylemine aykırı olan bir tutumu ortaya çıkarmaktadır. KESK Kasım ayında yapacağı “Grev” kararını Kamu-Sen gibi bir kontra sendikayla ortaklaştırarak hem kendiyle çelişmekte, yani mücadeleyi zam karşıtı “memur grevine” indirgemekte, hem de grevin ideolojik politik eksenini kaydırmaktadır. KESK’in, varlık nedeni sadece kamu çalışanları sendikal hareketini etkisizleştirmek olan ve kuruluş süreci de dahil olmak üzere tüm öyküsü henüz belleklerimizde taptaze duran Kamu-Sen gibi bir “sendika”yla “halk grevi” örgütleme, krizin tüm mağdurlarıyla buluşabilme, ilerici devrimci unsurlarla hakları gasp edilenleri yan yana getirebilme olanağı olmadığı çok açıktır. 

Değisik manipulasyon, baskı ya da patronaj ilişkileri ile yapılan yaygın üyelikler, tıpkı Türk-iş’in merkez yönetimi ve istisnaları dışında yaygın sendikal yapıları için olduğu gibi, Kamu- Sen ve Memur Sen için de geçerlidir. Ancak bilinmelidir ki, üyeliğin yapılış biçimi o üye kitlesinin hareket tarzını ve bilincini de etkiler. Bu nedenle basitçe konfederasyonlar arası kararlar alınması ile yapılacak yukarıdan ortaklaşmaların gerçek bir mücadele zeminine taşınmasını beklemek safdillik olur. Amaç sadece imaj dünyasında medya ortamına yansıyan demeçler ve büyük projeler oluşturmaksa söylenecek söz yok. Ama amaç KESK’in öncülük edeceği ya da en azından temel dinamiklerinden birisi olabileceği, bütünlüklü bir emek hareketi yaratmak, içinde bulunduğumuz koşullarda neoliberal gericilik politikalarının ve krizin tüm mağdurlarını ortak mücadele talepleriyle buluşturacak bir zemini inşa etmek ise bunun başlangıç şekli de, örgütsel ortaklık zemininin bileşenleri ve yapılış biçimi de çok daha farklı olmalıdır. 

Oluşturulacak geniş, etkili, ilerici ve demokratik bir düzleme belki tabanının zorlaması ya da dışında kalmanın yaratacağı tahribattan kurtulma refleksiyle katılmak zorunda bırakılacak bir Kamu Sen ile bu şekilde eşit payda olarak inisiyatif paylaşılmış bir Kamu Sen arasındaki farkın KESK yöneticilerince fark edilememiş olması kabul edilemez. 

Bizler Devrimci Kamu Çalışanları olarak, KESK’i geleceğe taşıyacak bir mücadele çizgisini, hak mücadeleleri ekseninde “Halk Grevi” örneklerini yaratmak için Kasım ayı grevinde tüm gücümüzü seferber edeceğiz. Ancak Kamu-Sen’le her yan yana gelişin, her ortak adımın tarihsel olarak önümüze çıkan fırsatları kaçırmak, KESK’i yenileme olanaklarını geri tepmek, diğer taraftan kontra sendikalara güç kazandırmak anlamına geleceğini herkesin bilmesini istiyoruz. 

Sadece kamu çalışanlarının değil, işsizlerin, eğitim, sağlık, barınma, su, elektrik, doğalgaz hakkı gasp edilenlerin, işten atılanların taleplerinin savunuculuğunu yapmak önemli olmakla birlikte onları örgütlemek, yan yana getirmek çok daha fazla önem taşımaktadır. KESK’in bütünleşmiş bir mücadele programıyla kadrolarına yeniden coşku vererek, tüm emekçilerin taleplerini Toplumsal bir Harekete dönüştürmeyi başarmasının önünde hiçbir engel bulunmamaktadır. 

Şimdi devlet ve hükümet güdümlü sendikaların hükümetle ortaoyunu oynadıkları masaları tarihin çöplüğüne atıp, başka masalar kurma zamanıdır. Kurulacak bu masaların etrafında KESK bu defa insanca yaşam talep edenleri temsil edecektir. KESK’in omuz başında hayatı üretenlerin, bu ülkenin tüm değerlerini ve güzelliklerini üretenlerin tümünün ortak bilenmişliği ve gücü, bütünleşmiş inancı ve coşkusu olacaktır. Ve ancak emekçilerin inisiyatifi ile kurulan masalardan çıkan kararlar gerçek kararlardır! Ve ancak böyle bir yol bizi üretenlerin yöneten olduğu bir dünyaya çıkarabilir. 

DEVRİMCİ KAMU ÇALIŞANLARI 12 Ekim 2009

7 Ekim 2009 Çarşamba

BES'te 'demokrasi açığı'na zorunlu yanıt

BES Merkez Temsilciler Kurulu’nda yaşananlar için zorunlu bir açıklama… 

Büro Emekçileri Sendikası 4. Dönem 2. Merkez Temsilciler Kurulunda (MTK) yaşananlar böyle bir yazıyı ihtiyaç haline getirmiştir. BES’in ve KESK’in mücadele geleneği ve yaratmış olduğu hukuk açısından MTK’da yaşananlar önemli dersler içermektedir. Herhalde kamu çalışanları hareketi tarihinde mücadele içinde yarattığımız hukukumuzun bu kadar açık bir şekilde çiğnendiği görülmemiştir. MTK’da açığa çıkan durumu ortaya koymadan önce alanlarda haykırdığımız “söz, yetki, karar çalışanlara” sloganıyla aslında ne anlatmak istediğimizi ve neyi amaçladığımızı; bunu öncelikle bizim nasıl hayata geçireceğimizin altını çizmekte fayda görüyoruz. 

Sendikalar genel anlamda emekçilerin çıkar örgütleri, öz savunma araçlarıdır. Emekçilerin ekonomik, özlük, sosyal ve demokratik hakları için yarattıkları mücadele örgütleridir. Emekçiler sendikaları aracılığıyla kendi hayatları ve gelecekleri ile ilgili kararlara, ülke sorunlarına müdahale ederler. Bir anlamda sendikalar emekçilerin siyasete müdahale araçlarıdır aynı zamanda. 

Bu açıdan bakıldığında sendika içi demokrasi hem üyelerin sendikalarını ve mücadeleyi sahiplenmesi hem de emekçilerin kendi hayatları ile ilgili kararlara müdahale edebilmesi açısından hayati öneme sahiptir. Ülke yönetimi için önerdiğimiz ideal biçim doğrudan demokrasi ise sendika içi demokrasi için de tüm kısıtlılıklara rağmen ideal olan ve hedeflenmesi gereken doğrudan demokrasi; gerçek demokrasi olmalıdır. 

Bu konuda mücadele tarihimiz önemli deneyimlerle doludur. 1980 öncesi halkın faşizme karşı mücadelede kurmuş olduğu direniş komiteleri, öğrenci hareketinin yarattığı Öğrenci Temsilci Kurulları(ÖTK), yine işçi hareketinin yarattığı iş yeri komite-konsey örgütlenmeleri demokratik işleyişleri ile mücadelemize halen ışık tutmaktadır. 

Aslına bakılırsa kamu çalışanları hareketinin de demokratik merkeziyetçilik ilkesi ile ilk yıllarda sendika içi demokrasi açısından iyi bir sınav verdiği söylenebilir. Mücadeleyi iş yeri örgütlenmeleri üzerine kuran, iş yeri temsilciler kurulunu eğilim sunan bir yapılanma değil “karar alan” bir yapılanma olarak gören, her düzeyde yönetim kurullarını “yürütme kurulu”olarak işlevlendiren, karar alma süreçlerine olabildiğince fazla üyenin katılımını sağlamaya çalışan yapısıyla demokratik bir işleyişe sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Ancak ilerleyen yıllarda demokratik merkeziyetçilik ilkesinin demokratiklik kısmı rafa kaldırılırken, hareket bir bütün halinde merkezileşmeye başlamış, kararlar tepeden inmeci bir yaklaşımla alınmaya başlanmıştır. Yönetim kurulları neredeyse karar veren tek organ haline dönüştürülmüş, bürokratikleşme eğilimindeki yöneticilerse iş yerlerinden kopma noktasına gelmiştir. Sendika içi demokrasinin organları ya tüzük ve yönetmelikler değiştirilerek eğilim organlarına dönüştürülmüş ya da içi boşaltılarak işlevsizleştirilmiştir. 

En son BES MTK’sında yaşananlar sendika içi demokrasinin en önemli organlarından birinin nasıl ortadan kaldırıldığını çok açık ortaya koymuştur. 9–10–11 Eylül 2009 tarihinde Ankara’da Eğitim-Sen Toplantı Salonunda yapılan 4.Dönem 2 MTK toplantısıyla mücadele programının oluşturulması açısından karar organı olan Merkez Temsilciler Kurulu işlevsizleştirilerek, bir eğilim organına dönüştürülmeye çalışılmıştır. Açıkça MTK yönetmeliğine aykırı davranılmıştır. 

Şöyle ki; 

1. Merkez Temsilciler Kurulu toplantılarının MTK yönetmeliğinin 5. Maddesinde en geç 6 ayda bir toplanır denmesine rağmen toplantı 12 ayın üzerine yapılabilmiştir.
2. Merkez Temsilciler Kurulunun MTK Yönetmeliğinin 4. Maddesinde yönetim kurulu ve şube temsilciler kurullarından seçimle belirlenen temsilcilerden oluşacağı belirtilmesine rağmen, MTK temsilcisi olmayan 14 üye siyasal kaygılarla toplantıya çağrılmıştır.
3. Merkez Temsilciler Kurulunun toplanma koşulu MTK Yönetmeliğinin 5. Maddesinde MTK üye tamsayısının yarısından bir fazlasının toplanmasına bağlanmışken, toplantı yeter sayısının tespiti yapılmadığı gibi çoğunluk olmamasına rağmen karar alınabilmiştir.
4. MTK yönetmeliğinde Genel Başkan ve Genel Sekreterin MTK’nın sekretaryası olduğu, ancak MTK’da, MTK Temsilcisi olarak bulunacağı belirtilmesine rağmen toplantıyı yöneten Genel Başkan ve Genel Sekreter “MYK yetkilerini” kullanarak toplantıyı yönetmişlerdir. 


Mesele, “yönetmeliklere itirazın” parçası haline getirilemeyecek kadar ciddidir. Karar organı olarak MTK’yı savunma meselesinin, “aslında yönetmeliklerin çıkarılmasına itiraz ediliyor” denilerek saptırılması, bu organa bakıştaki ciddiyetsizliği; sözün, yetkinin ve kararın tabana bırakılması konusundaki samimiyetsizliği göstermektedir. 

Mücadele içinde yarattığımız ve yazılı hale getirerek herkes için geçerli kıldığımız kuralları savunanları bürokratik davranmakla eleştiren MYK’daki anlayışlar, umarız MTK’da yeni yönetmelikler çıkarma çabası içinde olduklarının farkındadırlar! Bir şeyin daha farkında olmaları gerekiyor tabii ki. “Bir defadan bir şey olmaz” diyerek MTK yönetmeliğini ihlal edenler, başta çıkarmaya çalıştıkları yönetmelikler olmak üzere tüm yazılı hukukumuzun ihlal edilmesinin önünü açmaktadırlar. 

“Üreten biziz, yöneten de biz olacağız” ve “Söz, yetki, karar, iktidar halka” sloganlarını yaratan bir anlayışın taşıyıcısı olan DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ tarafından, Merkez Temsilciler Kurulunun içinin boşaltılmasının ve eğilim organı haline dönüştürülmesinin siyasal ve sendikal sorumlusu olunmayacağı; bu girişimin karşısında olunacağı deklare edilerek toplantı salonu terk edilmiştir. 

Gerek Şube Temsilciler Kurulu gerekse Merkez Temsilciler Kurulu sendikamız tüzük ve yönetmeliklerinde de açıkça görüleceği gibi eğilim değil karar organlarıdır. Önce kararı alıp sonra da Başkanlar Kurulunu ve Merkez Temsilciler Kurulunu toplayan, Tüzük ve Yönetmeliklerin uygulanması konusunda sorumluyken “Siyasal Sorumluluk” alarak bunları ihlal eden MYK anlayışlarını bir an önce bu yanlıştan dönmeye; MTK’yı işlevsiz hale getiren girişimlere son vermeye; Merkez Temsilciler Kurulu üyelerini söz, yetki ve karar Haklarına sahip çıkmaya davet ediyoruz. 

DKÇ-DEVRİMCİ BÜRO EMEKÇİLERİ -7 Ekim 2009

1 Haziran 2009 Pazartesi

KESK ve Eğitim-Sen baskınları neyin göstergesidir, ne yapılmalıdır? -

28 Mayıs sabahı KESK ve Eğitim-Sen’in basılmasıyla yapılan aramalar ve KESK yöneticilerinin gözaltına alınması rutin bir uygulama olarak ele alınmamalıdır. Çeşitli zamanlardaki sansasyonel gözaltı dalgaları nedeniyle bu tür operasyonlara karşı toplumsal bir kanıksama oluştuğu ortadadır. Zaten amaçlardan biri de böylesi bir kanıksama halinin yaratılmasıydı. Oysa işçi konfederasyonları son olarak 12 Eylül cuntasının geldiği günlerde basılmış ve yöneticileri gözaltına alınmışlardı. Bu çıplak gerçeğin kendisi dahi bugün nasıl bir atmosferin içine girildiğinin göstergesidir. Ekonomik krizle birlikte, AKP döneminde dönüşüme uğrayan rejimin giderek daha da otoriterleştiği, faşizmin baskı uygulamalarının inceltildiği, yoğunlaştığı ve sistematikleştiği görülmektedir. 



PKK operasyonu gerekçesiyle KESK ve Eğitim-Sen baskınlarının Bergama Jandarma İstihbaratı tarafından gerçekleştirilmiş olması kimi çevrelerin kafasını karıştırdı ve bu gelişmenin eski denklem (ulusalcılık-liberalizm çatışması) ışığında yorumlanmasına yol açtı. Oysa AKP’nin yürüttüğü ve Genelkurmay’ın da destek verdiği Ergenekon Operasyonları aracılığıyla ulusalcılığın tasfiye edilmesi süreci, aynı zamanda ülkemizde rejim içinde bir dönüşüm sürecidir. Rejimin geçirdiği/geçirmekte olduğu bu dönüşüme bağlı olarak, günümüzde egemenler arasında bir önceki döneme ait olan ulusalcılık-liberalizm gerilimi şiddetini kaybetmiş ve yerini farklı çatışma eksenleri doğuracak yeni bir zemine terk etmiş durumdadır. Dolayısıyla bu operasyonun, “ulusalcı Jandarma İstihbaratı’nın, liberal AKP’nin demokratikleşme doğrultusundaki Kürt Açılımının önünü kesmek amacıyla gerçekleştirdiği” şeklindeki düşünce büyük bir yanılgıdır. Bazı sol çevrelerin düşünüş biçimini yansıtan bu yanılgının güçlü bir liberal etkilenmeden kaynaklandığı ortadadır. 

KESK ve Eğitim-Sen baskınlarının Jandarma Genel Komutanlığı’nın, dolayısıyla Genelkurmay’ın bilgisi olmaksızın geride kalan kimi ulusalcı odaklar tarafından gerçekleştirilmiş olma ihtimali yoktur. Günümüzde (ordunun komuta kademesindeki içindeki ulusalcıların temizlenmesinin ardından) bu tür kritik hamlelerin, komuta kademesinin bilgisi dışında gerçekleştirilmesi kesinlikle olasılık dışıdır. Üstelik Kürt sorunu açısından AKP ile ordu arasında önemli bir stratejik yaklaşım farklılığından söz etmek de doğru değildir. ABD’nin yeni dönem Kürt politikaları doğrultusunda, ordu da AKP de, bu konjonktürde gündeme getirilen Kürt açılımı çerçevesinde önceliği Kürt Hareketinin tasfiyesi üzerine kurmuş durumdadır. Bu nedenle “mevcut Kürt açılımının demokratikleşmeye yönelik bir atmosfer yaratacağı” beklentisi yanlıştır. Yine bu nedenle söz konusu operasyonlar ordu ile AKP arasında bir gerilim unsuru oluşturmamaktadır. Bu operasyon tıpkı Fethullahçı AKP polisi tarafından geçen ay gerçekleştirilen DTP operasyonu gibi, mevcut “Amerikancı Kürt açılımının” önünü açmaya yöneliktir. Ayrıca operasyonlar -tıpkı Ergenekon Operasyonlarında olduğu gibi- bilinçli biçimde sorunla oldukça ‘alakasız’ unsurlara doğru yayılmakta ve bu sayede çok geniş kesimler arasında kafa karışıklığının yanı sıra korku, panik ve tedirginlik yaratılması hedeflenmektedir. 

Kürt sorununda gerici-baskıcı niteliği her geçen gün daha fazla açığa çıkan “Kürt açılımına” paralel yürütülen PKK operasyonları çerçevesindeki KESK ve Eğitim-Sen operasyonları aynı zamanda toplumsal muhalefeti sindirmeye yöneliktir. Yaşanan derin ekonomik krizin egemenleri sarstığı ve krizin faturasının her geçen gün daha fazla halka kesildiği günlerde, mevcutların içinde daha hareketli bir sendika olan KESK’e yönelik saldırılar bir yandan da emek hareketini köşeye sıkıştırarak hareketsizleştirmeyi, teslim almayı amaçlamaktadır. 

KESK içinde muhalefet yapan kimi grupların bu operasyonlardan örtük ve utangaç biçimlerde de olsa “Yurtsever Emekçileri” sorumlu tutmaya yönelik imaları son derece gerici bir kavrayışın ürünüdür. Zira bu operasyonların bir diğer boyutu da Türk ve Kürt emekçiler arasındaki bağın tamamen kopartılması ve böylelikle emekçilerin birbirine düşürülerek çok daha kolay teslim alınmasıdır. KESK, Türk ve Kürt emekçilerinin siyasi temsiliyet temelinde bir arada mücadele ettiği -neredeyse yegane- sendikal örgütlenme olması nedeniyle bu saldırıların öncelikli hedefi olmaktadır. Engellenmediği koşullarda benzeri operasyonlar dalga dalga toplumsal muhalefetin tümüne yönelecektir. Önce en sivri, en tehlike arz eden güçlerden başlayan bu operasyonlar silsilesi muhtelif gerekçelerle giderek tüm muhalif kesimlere yayılacaktır. 

*** 

Bu gerçekler ışığında, yapılması gereken derhal etkili bir refleks geliştirmektir. Nasıl ki son DTP-ÇYDD Operasyonları ters teptiyse, Emek Hareketine yönelen bu saldırılar da boşa çıkartılmalıdır. Aksi takdirde her koşulda sürecek olan bu saldırıların şiddeti, kapsamı ve boyutları çok daha genişleyecektir. 

Bu saldırılara karşı verilecek mücadelenin “demokrasi-özgürlük-yeniden kardeşleşme ve insanca yaşam” taleplerini bir arada sürdürmesi hedeflenmelidir. Böylelikle egemenler halklar arasında düşmanlığı körükleyen bir Kürt açılımı hedeflerken, toplumsal muhalefet “yeniden kardeşleşme”yi hedefleyen bir çizgi izlemelidir. Bu süreçte “Ekmek-Barış-Demokrasi ve Kardeşlik” mücadelesi iç içe geçmiş durumdadır ve hiçbirisi arka plana atılmamalıdır. Özellikle de Kürt sorununda “barış ve demokrasi” vurgusu yapılmalı, egemenlerin sendikal hareketi bu yolla sindirme çabalarına boyun eğilmemelidir. 

Bu perspektif doğrultusundaki mücadelenin ve tepkilerin kesik kesik ve parçalı değil kesintisiz ve bütünlüklü bir politika ile sürdürülmesi hedeflenmelidir. Tüm emek ve demokrasi güçlerinin de bu çizgiye etkili bir destek vermesi gerekirken, KESK ve bağlı sendikaların yönetimlerine düşen görev ise bu doğrultuda cesur ve atak bir hattın derhal örgütlendirilmesi, süreçte inisiyatif boşluğu bırakılmamasıdır. 

Kamu emekçileri mücadelesinin kuruluşunda içselleştirdiği yenileyici dinamik olma özelliği bu dönemlerde kritik bir önemdedir. Bu saldırgan yönelimi boşa çıkarmada da üzerine tarihsel bir rol düşmüş durumdadır. Demokratik ve militan karakteri de bu baskıları boşa çıkarmadaki en önemli avantajıdır. Gözaltıların yaşandığı ilk gün alanlarda kendini ifade eden kamu emekçileri hareketine, mücadeleye ve KESK’e sahip çıkan militan kitlesel tepki, reflekslerin canlılığını göstermesi açısından önemlidir. 

Devrimci Kamu Çalışanları olarak mücadelenin, dayanışmanın, direnişin örülmesi, başta kamu emekçileri olmak üzere toplumsal muhalefetin tüm bileşenlerinin bu doğrultuda seferber edilmesi için herkesi tarihsel sorumluluğa davet ediyoruz. Devrimci Kamu Çalışanlarının mücadelenin ön saflarında yer alacağını duyuruyoruz. 


1 Hairan 2009